​ Gözlerdeki esaret; Diyarbakır'da çocuk olmak... / Ben Bildiriyorum / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Haziran '07

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
 

Gözlerdeki esaret; Diyarbakır'da çocuk olmak...

Gözlerdeki esaret; Diyarbakır'da çocuk olmak...
 

Doymaz gönüllerin asi çocuklarıydık bizler Diyarbakır’da,
daha çocuktuk; ezildiğimizi bellettiler bize,
onumuzda ülkeyi sevmemeyi
kendimiz öğrendik.
Denizi, Mahiri, Nazımı...
Kim olduğunu bilmediğimiz insanların adını ezberledik;
Che, Lenin, Karl Marx..
Ve dünyanın en batısı,
ülkenin en batısından daha yakındı bize on beşimizde..
Savaşın tam yüreğinde büyüdük,
yüreğimizdeki savaş korkusu ondandır
ve yirmimizde aşık olduk,
aşkın esaret olduğunu ilk orda anladık
bile bile esaret...
Savaşan iki halk arasındaki bile bile esaret..
Esir olmak için yalvarmak Allah'a
ve vatanı belki ilk orda sevdik,
sevdiğimizin gözlerinde...

Yukarıdaki resim Artuklu Hükümdarı Melik Sahil adına 1208 yılında Mimar İbrahim oğlu Yahya tarafından Diyarbakır'da yapılmış, Selçukluların sembolü çift başlı Kartal, Aslan kabartmaları ve meşhur kitabeleri ustaca işlenmiş ve sanat değeri bir hayli büyük olan Yedi kardeş burcudur...

Önünde gözleri umut bakan çocuklar ise Diyarbakır çocuklarıdır…

Bütün memleketlerde çocuk olmak güzeldir belki ama Diyarbakır’da çocuk olmak güzelliğini acılarından, çelişkilerinden alır, sevdasını da öyle…

Diyarbakır’da çocuk olmak erken büyümektir, çocuk yaşta hayatı anlamaya çalışman, tedbir alman, birinin yanındaysan yanında olduğunu, karşısındaysan karşısında olduğunu ispat etmen gerekir, çünkü Diyarbakır’da çocuk olduğunu ispat etmen gerekir…

Diyarbakır’da çocuk olmak, çocuk olmamaktır… Hasta olmamaktır, gidecek hastane sığınacak doktor bulamamaktır, Diyarbakır’da hasta olmak, annenin alnına bir bez bağlamasıdır, Diyarbakır’da tedavi annenin gözyaşları, ilaç annenin bitmek bilmeyen sütüdür…

Diyarbakır’da okumak şaşkınlıktır… Babanın niye öldüğünü bilmeden Türk’lerin Orta Asya’dan göç sebeplerini öğrenmektir, Mem u Zin’i bilmeden Kutadgu Bilig’i bilmektir, Demirci Kawa’yı bilmeden Ergenekon’u öğrenmektir, Mezopotamya’nın bereketini bilmeden Çin’in entrikalarıyla cebelleşmektir…

Diyarbakır’da konuşmak dilin dolanması, dönmemesidir… Anadil ile resmi dil arasında kalmaktır. Meramını komşu teyzeye başka, öğretmene başka dilde anlatmaktır…

Diyarbakır’da çocuk olmak anlatamamaktır… Hastalığını doktora, ödevini öğretmenine, sevdanı sürgünle gelmiş öretmenin kızına anlatamamaktır, "nasıl anlatsam" diye düşünürken anlatamamak, hayatı ıskalamak, toplumsal yalnızlığın bireysel yalnızlığa dönüşmesidir çocuk olmak…

Diyarbakır’da çocuk olmak sürgün edilmektir… Senin dostlarınla, yemeğiyle, halayıyla, türküleriyle büyüdüğün hayata tutunduğun şehrin bir sürgün kenti olmasıdır. Sana ödül olduğunu düşündüğün kentin ceza olarak verilmesidir başkalarına. Hırsızın, dolandırıcının rüşvetçinin, tecavüzcünün, katilin cezasıdır Diyarbakır. Ceza onlara verilir, sen çekersin. Diyarbakır’da çocuk olmak ceza çekmektir suç işlemeden…

Diyarbakır'da çocuk olmak olağan değildir, "olağanüstü hal"dir. İçine bomba konacak korkusuyla çöp atacak çöp kutusu bulamamaktır, aranmaktır her yüz metrede bir. Oyun oynarken mayına basmaktır ve ilk isyandır; Bombalar üzerlerimizde değil yerin altında! Sonradan öğrenirsin asıl bombanın yerin altında da olmadığını zihinlerde olduğunu!

Hele bir de Diyarbakır’daki çocukluktan sonra yetişkinliğini batıda bir şehirde yaşamak zorundaysan vay vay…

Yalnızlık içini kemirir, yaşadığın hayat ile yaşanılan hayatlar arasındaki uçurum budala eder seni çünkü dünyanın en batısı, ülkenin en batısından daha yakındır Diyarbakır’a, daha yakın…

 
Toplam blog
: 73
: 2878
Kayıt tarihi
: 17.02.07
 
 

1985 yılının bir Nisan sabahında (ki kendisi 15'i olur) sabah ezanından sonra (saat daha bizim kö..