Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Temmuz '11

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
2543
 

Hadi biraz zihin jimnastiği yapalım...

Hadi biraz zihin jimnastiği yapalım...
 

Doğru düşünmek lazım…
Onun için demiş zaten Konfüçyus da, “Kuru bilgi verirsek yoruluruz boş yere, düşünce sanatını öğretelim gençlere…”

Hayat da malum, tıpkı matematikteki gibi çok bilinmeyenli denklemlerle dolu. “Sorun” diye nitelediğimiz şeyler de yine bu denklemler oluyor zaten.

O nedenle zaten, hep “bilmeye” çalışıyoruz; o denklemlerdeki bilinmeyenleri “bilinen”lere dönüştürmeye çabalıyoruz.
Bilinenlerin de, gerçek olmasını, doğru olmasını istiyoruz.
Gerçek değilse sahte olur, doğru değilse yanlış olur çünkü.
Yanılmak, kanmak, aldanmak, aldatılmak, kandırılmak istemiyoruz.

Onun için zaten mükerrer kimliklere de karşı çıkıyoruz.
Hatta müstearlara bile aklımız takılabiliyor.
Bilmiyoruz çünkü, acaba niye böyle yapıyor, ne niyetle böyle yapıyor, bunun ardında acaba bir art niyet, kötü niyet mi var ki?
Yoksa bilsek ki yapılanlar iyi niyetli, emin olsak bundan, zaten bir sorun yok.

Yönetim de yine sırf o yüzden zaten mükerrer kimliklerde bir sakınca görmüyor.
Yine ayrıca sırf o nedenledir ki, “burası bir yazı yeri, biz yazılara bakarız, kimliklerle kişilerle uğraşmayız” da diyor. Yayın ve uygulama kurallarını ve ilkelerini tesis ederken, “iyi niyet”i baz aldıkları için.

Keza şu mükerrer kimliklerde de belki de şöyle düşünüyorlardır:
Mesela diyelim ki bir şahıs, MB de çok çeşitli ve çok sayıda kategori olmasına rağmen, kendince yazdıklarını yine tümüyle kendi kendine ve özgür iradesiyle kendisi kategorilendirip, olağan olarak yazdıklarını, diğer yazdıklarından tümüyle apayrı ve bağımsız değerlendirmek isteyebilir.

Bunları kendisi konu konu ayırıp veya bambaşka bir konuda yazdıklarını diğerlerinden ayrı tutarak, bütün o yazdıklarını da kendi içinde bir bütünlük de oluştursun amacıyla, MB kuralları da buna cevaz verdiğine göre farklı mükerrer kimliklerle, farklı konularda pek ala yazabilir.

Çünkü, bunun doğruluğu veya yanlışlığındaki asıl kıstas ve gösterge, bu kişilerin hangi kimlikleriyle değil, o “yazdıklarının” yayın kurallarına uygun olup, kimseye bir zarar verip vermediği olacağı için, ille de bu kişilerin böyle yapışındaki asıl neden, bir kötü niyet veya art niyet olmayabilecektir. Bu tip iki ayrı veya çoğul kimlikle yazan birileri pek ala iyi niyetli olabilip, böyle yazmakta ille de birilerini kandırmak gibi, haksızlık etmek gibi bir amacı olmayabilir de… Aynen müstearla yazı yazanlar gibi, tümüyle kendine özel ve kimseye bir zarar vermeyecek bir gerekçeyle, yani tümüyle bu ortamın dışında bir nedenden dolayı sadece kendini korumak adına öyle yazıyor olması da son derece mümkündür. Asla bu ihtimali de gözardı etmemek gerekir.

Çıkış noktası olarak, böyle bir düşünce şekli pek yanlış da değildir esasen. Kaldı ki ben de “bilinmeyen” durumlarda olumlu ihtimali tercih ederek hareket ederim. Ama kural koymak çok daha başka bir durumdur tabii, zira tam aksine “asıl” olumsuz ihtimalleri hesaba katmayı gerektirir zaten kural, hukuk, yasa, yasak gibi şeyler ve uygulamaları.

Yönetim de, kendi iyi niyetli olduğu için, her yazarın ve okuyucunun da “iyi niyetli” olduğunu farzederek, böyle bir uygulama prensibinin daha demoktarik ve özgürlükçü olduğunu düşünüyor belki de.

Ama biz bilmiyoruz işte, bilemiyoruz, insanlar gerçekten iyi niyetli mi, kötü veya art niyetli mi, “gerçek” asıl ne? Gerçek niyet hangisi?

Çünkü her birimiz, görüyoruz, izliyoruz, gözlemliyoruz, okuyoruz yazıları, yazılanları ve soru işaretleri oluşuyor zihnimizde, bunları da kendi aramızda tartışıyoruz da haliyle… bütün bunların “biz” daha da bir, ayrıntılarıyla da içindeyiz çünkü. (Zaten blog kategorisi de tam da bu nedenle işte vardır, yararlıdır ve elzemdir hem bizim için, hem yönetim için, hem de MB için. İçeriye bakışı sağlar çünkü, aksaklıkları gösterir ve hem de MB nin dışarıya da açılan bir penceresidir de aynı zamanda… Bu da demektir ki aksaklıkların giderilmesi de MB yi dışarıya karşı daha iyi ve nitelikli gösterir. Bu da haliyle yetkililerin işidir, zira biz sıradan üyelerin zaten böyle bir yetkisi yoktur.)

Ve şunu da biliyoruz ki, iyi niyet, akılla, bilinçle, bilgiyle, gerçeklerle bütünleşiyorsa ancak iyi niyettir, yoksa biz de pek tabii ki kötü niyetli değiliz. Sadece iyi niyetimiz bildiklerimizle ve gerçeklerle beslendiği için biz de böyleyiz.

Bütünleştiriyoruz o yazıları yazanlarıyla da, çünkü yine biliyoruz ki her yazı, her yapılan, her denilen şey, yazanı da yansıtıyor zaten aslında.
Gerçeği bilmek, doğruyu bilmek, gerçeklik ve doğruluk görmek istiyoruz.
Evet işte, kimse bize yanlış yapmasın istiyoruz çünkü.
Herkes iyi niyetli, dürüst, mert, doğru yazılar yazsın, öyle de olsunlar istiyoruz.
Yani??
Yanılmak kandırılmak istemiyoruz.
Bize yanlış yapılsın istemiyoruz.

BÜTÜN MESELE DE BU ZATEN!!

Onun için tepki gösteriyoruz, onun için eleştiriyoruz bazı yazıları ya da kişileri, onun için zaten kızıyoruz bazı durumlara… Yine o nedenle dozu, gerilimi de artıp bunların, haksızlıklar da ediliyor, iftiralar, imalar, hakaretler dahi ortalıkta kol gezebiliyor. Bütün hak hukuk ihlalleri ve kişiliğe saldırılar da bu yüzden.

Biz biliyoruz çünkü, insanlar arasında iyi niyetliler de olabileceği gibi, art veya kötü niyetliler de olabileceğini; dürüst, mert, doğru ve iyi insanlar olabileceği gibi, sahtekar, namert, kötü, hatta riyakar ve ahlaksız insanlar da olabileceğini. Ve insanın bulunduğu heryerde, her ortamda pekala öyle insanlar da bulunabileceğini. Gerçekçiyiz biz, gerçekle biz içiçeyiz, gerçeği istiyoruz, yani hak olanı istiyoruz haliyle.

Kısaca; hiçbirimiz sahtekarlık istemiyoruz.
Kimse de kimseyi kandırmasın, haksızlık etmesin, zarar vermesin, veremez diyoruz.

Ama gerçekten bunu diyebiliyor muyuz acaba??

Çünkü sahtekarlık çok kendine has, kendi doğası gereği özellikli bir durumdur.
Zira, "tam olarak" gerçeği yansıtmayacak şekilde hareket edene “sahtekar” denir.
Yani rol yapar zaten öyle kişiler.
Hatta riyakar da denir öylelerine. Her ne kadar riyakarlığa esasen “iki yüzlülük” dense de, aslında temeli yine sahtekarlık olup, ama sahtekarlığın daha da ötesinde bir durumu anlatır riyakarlık. Egosal açlıklar da girer devreye. Maske takar ve oynar bu tür insanlar biliyoruz ki.

Ve riyakar ya da sahtekarlar yok mudur insanlar arasında, tabii ki vardır, hem de belki de fazlasıyla.

Örneğin pekala şöyle yapabilir birileri burada da:
Mükerrer kimlikle falan da değil, tek bir kimlikle dahi, bizzat “kişiliğini” maskeleyerek, mesela atıyorum, kendi çıkarları için veya ego açlıklarını belki ödünlemek için, kendince şahsi amaçlarına ulaşmak adına, böyle demokratik bir ortamda zaten kendini destekleyenlere de ihtiyacı olduğundan, kendine yandaşlar edinmek için zaman içinde ufak ufak hiç çaktırmadan kendini mert, dürüst, kültürlü, medeni, olgun, güvenilir, iyi niyetli ve dost gibi gösterip, insanları kendi hakkında iyi şeyler düşünmeye sevkedecek şekilde yazılar yazıp, hatta davranarak, hem bir taraftan ve “öncelikle”, kendini makbul göstermek adına kendi kişiliği hakkında insanları kandırıp uyutarak, hem de diğer taraftan kandıramadıklarını ya da işine gelmeyenleri de hedefine alıp, bu defa da onlar hakkında insanları yanıltan ve aleyhlerine manipüle eden yazılar yazarak kandırmaya çalışıyorsa birileri bizi…
Hadi kanmayalım da görelim, çıkalım bakalım böyle bir işin içinden… çünkü emin olun, çoğumuzun ruhu bile duymaz böylesi bir riyakarlığı.

Çünkü bir kez güvendiysek, inandıysak bir insana ve o da bu inancı zaten yapmakta olduğu rollerle sürekli beslemekteyse, ki öyle yapacaktır da zaten, asla sorgulamayız da o insanın gerçekten öyle mi olup olmadığını... hatta kondurmayız bile. Zira kendi çıkarı zaten o yönde olduğu için, sizin dostluğunuzu ve desteğinizi asla kaybetmemek için, ne mümkünse yapacak o da her halükarda sizi destekleyecektir doğal olarak.

Ondan sonra da pek tabii ki buna bağlı olarak, ortamda da gelişen, yayılan yanılgılar!! Ve de işin en kötü yanı işte… Çünkü bir yanılan, bir diğerini de yanıltacaktır.

Zaten sorun da orada başlar… “yanılgı” safhasında.
Yani bu bile hem başlangıç itibariyle, hem de sonuç olarak yine gelir dayanır, uzmanlık alanım olan “yanılgı” konusuna.

Çünkü böylece de şunlar yaygınlaşmaya başlar ortamda: Haksızlıklar, itirazlar, öfke, hırs, kin, hoşgörüsüzlükler, anlayışsızlıklar, kuşkular, ikilemler, çifte standartlar, samimiyetsizlik, içten pazarlılıklar, art /kötü niyetli tutumlar, bölünmeler, ayrışmalar, tarafgirlikler, tarafsız olamamalar, bunun sonucunda da şikayetler, isteksizlikler, güvensizlik! Seviyesizlikler ve kalitesizlik!!

E her insan da, huzurlu, güvende ve güvenilir olmak ister, kalitenin bir parçası olmak ister, kalitesizliğin bir parçası veya uzantısı olmak istemez tabii ki!

Böyle olunca da kâh gitmeler, kopmalar, ortamı terketmeler başlar, kâh kimileri ciyaklar, kimileri eser gürler, kimileri işkembe-i kübradan atar tutar, bol keseden savurur, artık herkes kendi çapına da göre, kâh hakaret eder, kâh iftira eder, kâh tehdit eder, kişiliğe saldırılar, rencide edici haller, kimileri hepten absürd saçmalar, kimilerinde kibirin dik alası ortalara dökülür, ahkamların bini bir para olur, hatta öyle ki bak şöhret benden geçer ona göre bile der bazıları, kimileri kimileriyle dalga geçer, kafa bulur, alay eder, kimileri iyi niyetle birşeyler önermeye çabalar, çözüm üretmek ister, kimileri de fırsattan istifade kendini ön plana çıkarmaya çalışıp birtakım yetkilere talip olur, kimileri zaten sorunun bir parçasıdır ama, sorunun parçası olacağıma çözümün bir parçası olayım bari dercesine kendini bir takım yetki ve görevlere layık görür, çoğu da yine pek tabii ki yine ancak kendince tavsiyelerde bulunur, kâh doğru kâh yanlış, kâh tutarlı kâh tutarsız veya yine çıkarcı ve yandaşça… Ve herkese göre de hep başka birileri suçludur zaten. Yani yine ve sürekli hep aynı nakarat. Çünkü “yanılgı” ve nerede, nasıl ve niye yanılındığı doğru anlaşılmadıkça bu ne ilktir ve ne de son olacaktır.

O yüzden işte ben de yanlış bilgiler veren, insanları yanıltan yazıları sevmiyorum. Hele de birilerini hedef alan yazıları, bir “gerçeği” delilleriyle vurgulayan, açıklayan ya da kanıtlayan veya iyi niyetle soran, danışan bir niteliği olmadıkça, her ne niyetle yazılmış olursa olsun hiç sevmiyorum.

Benim için de bir yazıyı değerli ya da değersiz kılan en önemli kıstas budur.
Hiçbir insanın da kendine yanlış bilgiler veren ve onu yanıltan yazıları seveceğine, isteyeceğine inanmıyorum. Sever misiniz?

Hele bir de sizin hakkınızda yanlış bilgiler veren, insanların sizinle ilgili yanlış zanlar edinmesine sebep olabilecek türden yanıltıcı yazıları, yorumları, cevapları hiç mi hiç sevmeyeceğinizden eminim.

Peki böyle yazılar yazan insanlar hakkında ne düşünürsünüz?
Zira ben, haliyle pek de iyi ve makbul şeyler düşünmüyorum öyleleri hakkında açıkçası.

Onun için, bir yazıyı, yorumu, cevabı ve insanı da okurken, özellikle satır aralarına çok dikkat ederim ben. Okurken hiç dikkat çekmeyen, çoğu insanın hiç önemsemeyeceği öyle ufacıcık hatta yersiz ve gereksiz gibi duran minicik ayrıntılar vardır ki, bize asıl gerçeği onlar anlatır zaten.

Bu konu “bence” çok önemli, çünkü MB’de de asıl sorunların, direk bu yanlış ve yanıltıcı yazılardan kaynaklandığından eminim ben.

Zira o tür yazılarda, o yazıların gerçekten yanlış ve yanıltıcı olup olmadığına kim ve nasıl karar verebilecektir, bunun ayrımı nasıl yapılabilir? İşte problemin kilitlendiği nokta da burasıdır zaten.

Çünkü kişi, bir şekilde yanılmışsa eğer, zaten hiçbir yanılan kişi, genellikle kendi yanıldığını farketmediği için yanıldığını kabul etmeyeceğinden veya tüm varlığıyla ve içtenlikle kendisinin de yanılabileceğini kabullenmedikçe –ki yeri gelir an gelir bütün insanlar yanılır, istisnası yoktur bunun- yani, kendi iyiliği için tüm iyi niyetiyle böyle bir arayışa girmedikçe, hiçbir insan yanılıp yanılmadığının ayrımını “kendi kendine” asla doğru yapamayacaktır. Kendi gibi yanılanlarla birlikte hele, hiç yapamayacaktır.

Üstelik yanılgı, çok kolayca, çok çeşitli hallerde ve çeşitli sebeplerle oluşabilir insanda.

Tam bu duruma bire bir değil ama, kısmen de olsa belki uygun düşebilecek küçük bir örnek geldi şu an aklıma, ya da şu yaz günü tatil rehavetinde zihin açıcı bir bilmece, bir soru, bir düşünme egzersizi gibi kabul edebilirsiniz de bunu dilerseniz:
Diyelim ki mesela,
Birinin bir yazısına yorum yolluyorsunuz. Yorumunuzu yayınlamıyor. Ama yayınlamadığı halde, sayfasında yoruma cevap yazıyor. Önce ilk soru, sayfada olmayan, görünmeyen bir yoruma cevap ne kadar etiktir? Doğru mudur?

Çünkü, velevki hiç yorum yollanmadığı halde, sanki birileri yorum yollamış gibi, onlara hayali cevaplar veriyorsa eğer biri mesela, bunu kim nasıl anlayacak, kim neye inanacak ve nasıl kanıtlanacaktır? Okuyanlar, sadece cevabı okuyacakları için, cevapta her ne yazılıysa ona inanıp, yorum yollanmış olduğunu zannetmeyecekler midir? Yani kandırılmış olmayacak mıyızdır böyle bir durumda? Kandırıldığımızı da kimi zaman hiç anlamayacağızdır bence, ne dersiniz?

Buna bağlı olarak ikinci soru:
Üstelik diyelim ki, cevap da size saldırı/hakaret mahiyetindeyse… Yorumu görmediğimize göre, cevapta o kişi her ne demekteyse, biz de gerçeğin, gerçekten öyle olduğunu “zannedip”, o cevap bizi sizin aleyhinize şeyler düşünmeye yönlendirmiş olmayacak mıdır?

Bir de düşünün ki, yorumunuz veya gerçekler aslında hiç de o kişinin cevabında olduğu gibi değilse, aksine kişi “gerçeği saptırarak” o cevabı yazmışsa, yorum yayınlanmadığına göre, peki gerçeğin ne olduğunu, gerçekten onun dediği gibi olup olmadığını insanlar nasıl ve nereden bilecek..?? Kişi hakkını nasıl savunacak?

Ve ne düşünmeliyiz böyle kişiler hakkında?
Asıl soru da zaten bu.Yorumun görünmediği bir yerde cevabın işi ne?? Niyet ne?
Hadi yorumu yayınlamıyorsa yayınlamadı diyelim, yorum hoşuna gitmemiştir, belki işine gelmemiştir, canı istememiştir vs. zaten yorumu yayınlamamakla, yazarın hak sınırı orda bitmez mi? Buna rağmen, cevap vermek niye, asıl amaç ne?? Nasıl biri olabilir ki böyle biri, hem yorumu yayınlama, hem de cevap ver, tuhaf değil midir sizce de??

Mesela yani, hani çıkarsa veya varsa böyle birileri diye…
Maksat, bir yazı ortamında, yöneticisinden yazarına okuruna kadar herkesin istisnasız nasıl kolay yanılabileceğini veya yanıltılabileceğini anlatmaktı.
Herkese güzel bir yaz sezonu ve iyi tatiller dilerim.



Filiz Alev
10.07.2011 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İyi niyetle de kötü şeyler yapılabilir.

Kerim Korkut 
 13.08.2011 20:50
Cevap :
İşte ben de tam da o yüzden yazımda “özellikle” belirtmiştim ki, “İyi niyet, akılla, bilinçle, bilgiyle, gerçeklerle bütünleşiyorsa ancak iyi niyettir” diye, yoksa aksi takdirde onun adına saflık/aptallık ve de cehalet denir. İyi niyet, ancak bilgiyle ve gerçeklerle beslenirse zaten asıl ve gerçek anlamına kavuşur. Zira ancak o zaman “hep” doğru, yararlı ve hakça düşünce, duygu, karar ve eylemler üretir olur. Teşekkürler, bana bu hususu tekrar vurgulama fırsatı veren değerli yorumunuz için. Sevgiler, saygılar…  14.08.2011 3:37
 

Az önce "blog aristokratları" yazınızı okudum ve son günlerde blog geçmişine dönük bir arşiv taraması yaptığınızı da, eski yazılarıma yolladığınız yorumlardan farkettiğim için, yorumunuza verdiğim az önceki cevabımdaki son cümleyi geri alıyorum... özellikle de blog aristokratları yazınızda yazdıklarınızdan, görmeniz gerekeni zaten görmekte olduğunuzu gördüm çünkü:) Yanlış anlama yani ok? Tekrar sevgiler...

Filiz Alev 
 14.07.2011 20:46
 

Biraz fazla uzun ve ayrıntılı da olsa, kendi duruşunuzu ve olması gerekeni anlattığınız faydalı bir paylaşım olmuş Filiz hanım. Cemce sevgilerimle...

Cem Beraat Çamsarı 
 14.07.2011 13:04
Cevap :
Evet yazım faydalı tabii, sorunun asıl kaynağını gösteriyor, açıklıyor, dellileriyle ispatlıyor daha ne? Ama asıl yazı içeriğine değinilip, özellikle de yazı sonunda verdiğim örneğe dair görüş bildirilse çok daha faydalı olacağı aşikardır.Üstelik bir yazıya yorum o demektir zaten.Asıl, içeriktir yorum, şekil değil! Ancak burada çoğunluğun fayda ile bir meşguliyeti yok demek ki. Yazı neden uzunca? Malum şu ana kadarki şu son iki ayı şöyle bir toparlayıp, olan bitenlerin ışığında, tümüne birden olmasa bile en azından “özetle” bazılarına değinerek “asıl meseleyi” öyle açıklamam gerekliydi.Yani aslında değinmem gerekenlerin tamamına değinebilmiş de değilim henüz. Bu bir. İkincisi, üstelik bu ne ki, daha bundan ne uzun yazılar var ama yazılarımda ne dediğimi görmezden gelerek içeriği geri plana itip, ille de yazı uzunluğunu ön plana çıkarmayı marifet sayanlar nedense o diğer uzun yazanlara hiçbir şey demiyor.Yani mesele başka. Sizin de bunları görebilmenizi dilerim Cem.. Sevgiler…  14.07.2011 17:07
 

Benim demek istediğim: "Yazı hem KISA olacak, hem de EKSİKSİZ" olacak!(Maharet budur) Sizin bu yazınız aslında "YARIM SAYFACIK" bir yazı!(Aslında o kadar bile değil) Siz yazıya istediğiniz kadar sözcük ekleyin; eksiği kapatamazsınız! Sadece kafa karıştırırsınız. Yazınızda "gereksiz" ve "aşırı" tekrarlar var! Size 4 satırlık bir yorum geliyor, siz 100 satır yanıt yazıyorsunuz ama ortada anlaşılır hiçbir şey yok! Siz "kısa ve öz yazmayı" "basitlik" olarak nitelerseniz; birisi de çıkar, "gereksiz uzunlukta" yazanları "......." olarak niteler! Kafama takılan yazılarınızın "gereksiz uzunluğu" değil, sizin meseleyi ısrarla ve de ısrarla kavrayamamanız! Hüzünlü olan bu ne yazık ki, saygılarımla.

Ümit Culduz  
 12.07.2011 22:13
Cevap :
Oysa ben sizin zeki olduğunuzu düşünüyorum. Ben yorumunuza cevabımda bakın bakalım ne demişim! Ben anya dediğim halde, siz hala konya dediğimi savunduğunuza göre:) cevabımı bi daha bi okuyun isterseniz:)))... derdim ama, o eskidendi:) Şimdi ise ben sizin sadece anlamamış numarası yapmak hoşunuza gittiği için böyle dediğinizi epey bir süredir biliyorum artık:) Ben de zaten bu hallerinize bayılıyorum. Koptum gene gülmekten:)) Saygılar benden efenim, reca ederim.  12.07.2011 23:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 157
Toplam yorum
: 1846
Toplam mesaj
: 186
Ort. okunma sayısı
: 3127
Kayıt tarihi
: 03.03.11
 
 

Ekonomistim, emekliyim. İki evlat annesiyim. Müzikle ilgilenirim, bestelerim vardır. Düşünürüm, a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster