- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Halk güvenmediğine destek vermez

Geçtiğimiz yıllarda 2001 yılı krizinde, bir ilimizin ticaret odası, ulusal yayın yapan günlük gazetelere tam sayfa ilanlar vermişti;
Bu krizi aşacağız,
*Omuzlarında mermi taşıyarak,
*Postalsız ayaklarına bez sararak,
*Her türlü yokluğa göğüs gererek,
"Onlar başardı".
Genç nüfusumuzla, ekonomik potansiyelimizle, güçlü özel sektörümüzle, "Biz de başaracağız, " diye.
Gönlümüz tabii ki bu kriz(lerin) aşılmasından yanadır. Ancak kriz (leri) aşmak için önce inanmak gerekir. Başta devleti yönetenler; seçilmiş ve atanmış olan tüm kamu yöneticileri, iş adamları ve sanayicilerimiz, bankacılar, medya, ticari kuruluşlarımızın yöneticileri, emek platformunu oluşturan işçimiz, memurumuz onların sendikacıları, tarım kesimi, kısacası herkes. Tüm bu saydığım kesimler kendileri için değil, devleti, toplumu, kurumu, şirketi, İşyeri için nasıl verimli olurum diye kafa yormalı ve ona göre davranış sergilemelidirler.
"Davranışlarımızda nasıl verimli oluruz? Davranışlarımızda verimliliği nasıl geliştirmeliyiz?" diye.
Yukarıda saydığım, toplumu oluşturan tüm kesimler ve o kesimlerin temsilcileri birey olarak öncelikle herkes kendi üzerine düşeni yapmalıdır. İşçi aldığı maaşı hak etmek için çalışmalı, memur halka hizmeti kendi özel egolarının üstünde tutmalı, yönetici, adil, dürüst, çağdaş olmalı, bilgili ve bilgiye ulaşmayı/kullanmayı bilmeli, çalışanları yönetime nasıl ortak etmeliyim diye kafa yormalı bu konuda projeler geliştirmeli ve uygulamaya sokmalı; işveren işçi sağlığı ve İşyeri güvenliğinin altyapısını sağlamalı, çevreci olmalı, aşırı kar marjıyla spekülatif, tekelci, monopol, kartelci anlayıştan uzak durmalı.
Birlikte üretelim birlikte paylaşalım kültürünü geliştirmeliyiz. Kaliteli ve maliyeti az üretim seçenekleri yaratmalıyız. Üreticilerimiz, ürettikleri kaliteli ve az maliyetli olacak ürünü, maliyeti üzerine aşırı kâr koyarak halka satmamalıdır. Devleti yönetenler de üretim maliyetlerine ek katkı yapmayacak politikalar geliştirmeli ve uygulamalıdırlar.
Kamu çalışanlarının ve işçi sendikacıları varlık nedeninin çalışanlar olduğunu unutmamalıdırlar. Çalışanları, işçiyi, memuru bilinçlendirmeli, çalışanları sınıf bilinciyle donatmalıdırlar. Daha verimli, sağlıklı işçi ve memur yetiştirmeleri gerekir, çalışanların çıkarlarını (Ekonomik, sosyal ve mesleki vd. gibi haklarını) korumaları gerekir, kendi çıkarları için çalışmamalıdırlar.
Bankalarımız halkı soymaktan, banka batırmaktan (hortumlamaktan)vazgeçmeliler. Yasa koyucular, yasa çıkarırken kamu yararlarını kollamalılar, belirli bir grubun çıkarlarını değil, tüm toplumun çıkarları için yasa yapmaları gerekliliğine artık kendileri de inanmaları gerekir.
Medyamız bu konuda halkı bilinçlendirecek yayımlar yapmalı, medya patronları, tcaret, bankacılık vs. yapmamalı.
Kısacası, topyekûn egolarımızdan kendimizi arındırmalıyız. Temiz toplum, şeffaf devlet, temiz, iyi yürekli, gönlü güzel bireylerden oluşur. Toplumun büyük çoğunluğu, temiz, iyi yürekli, gönlü güzel bireylerden oluşursa elbette toplumda temiz olur. Yok, tersi olursa, temiz toplumu ve şeffaf dDevleti oluşturmamız zor olur.
Evet onlar başardı; 1919-1920’lerin zor şartlarında, Mustafa Kemal ve Arkadaşları; başarılarının altında yatan ana sebep;
1-Başarmayı çok istemeleri,
2- Çok iyi konsantre olmaları,
3-Kendilerine güvenmeleridir.
Başarmayı istediler çünkü; esaret altında yaşamaktansa ölmeyi yeğlediler,
"Ya istiklal ya ölüm, " derken, önlerine "Tam bağımsızlık" ana hedefini koymuşlardı. Çok kıt kaynaklara rağmen iyi hazırlandılar, her türlü konsantrasyonu sağlayarak Anadolu halkının tümünün desteğini almayı başardılar. Başarmaya inanmaları, başta kendilerine güvenmeyi sağladı sonrasında tüm Türkiye halkı kendilerine güvendi ve bu özgüven sonucu da başarı geldi.
O günün şartlarında onlar başardı da bugün bizler başarabilir miyiz?
Genç nüfusumuzla, ekoonomik potansiyelimizle ve güçlü özel sektörümüzle bu gün başarabilir miyiz? Bu sorulara özel sektör temsilcilerimizin tepkisi(olumlu-olumsuz) ne olur bilemem. Her alanda "Tam Bağımsızlık"biçin başta Türkiye’yi yöneten kadrolar ve yukarıda saydığım tüm kesimlerin şunları iyi bilmeleri gerekir diye düşünüyorum.
Hangi cephede duracağına bağlıdır. Tam bağımsızlığı sağlayacak-koruyacak cephede mi yoksa tam bağımsızlığı yıkacak, bağımlı hale getirmek için çalışılan cephede mi yer alacağız ona bakmamız lazım. Yani işbirlikçimi olacağız yoksa dik duruş mu sergileyeceğiz.
Cumhuriyeti, demokrasiyi ve laik düzeni savunabilmek için en başta, "Ben emperyalizme –sömürüye karşıyım; ben ABD ve AB'nin Türkiye ve bölge politikasının tamamen karşısında mücadele edeceğim, " diyebilmek ve bunu da uygulamak gerekir.
"Ben Cumhuriyetin, demokrasinin ve laikliğin savunucusuyum, " diyebilmek için Ulusalcı ve antiemperyalist bir duruş sergilemek gerekir.
Siyasi partiler, işçi ve memur sendikaları, işbirlikçi olmayan iş çevreleri, barolar, meslek odaları, üniversiteler, demokrasinin ve laikliğin yanında olduğunu söyleyen sivil toplum örgütleri ile demokratik kitle örgütleri ve tüm halkımız başta "ulusalcı ve antiemperyalist kimlikle" öne çıkmak zorundadırlar.
Eğer bunu yapamıyorlarsa ya meselenin farkında değiller ya da bizleri yani halkı aldatıyorlar. Çünkü bugün Türkiye ve bölgemiz ABD ve AB'nin ciddi tehdidi altındadır.
Halkını aldatan yönetimler, kendilerine olan güveni sağlayamadıkları için halktan tam anlamda destek alamayacakları için de başarılı olmak şansları olamaz, destek almaları için mutlak güven vermeleri gerekir.