Hastalığı yenmede anı yaşamak ve mutlu bir geleceğe odaklanmak / Kişisel Gelişim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Temmuz '07

 
Kategori
Kişisel Gelişim
 

Hastalığı yenmede anı yaşamak ve mutlu bir geleceğe odaklanmak

Hastalığı yenmede anı yaşamak ve mutlu bir geleceğe odaklanmak
 

Mehmet Bey kızının düğününden sonra nasıl olduysa bir ay içerisinde 20 kiloya yakın kilo kaybetmişti. Hastalığı onu günden güne bitirse de 55 yılın ağırlığı da olsa gerek doktorla, hastane ile ve hastalığın kendisi ile yüzleşmekten de korkuyordu... Ancak bu gidişe bir dur demek için sonunda hastaneye vardığında olan olmuş, gitmeler gelmeler, tahliller derken acilen yatırılmış çoktan serum bağlanmış ve ilaç takviyelerine başlanmıştı.

Bütün akrabalarının, sevdiklerinin önünde otorite olmuş etrafında korkuya yakın bir sevgi ile tanınan Soma'nın (Manisa İlçesi) tanınan eşrafından o meşhur insan o dağ gibi insan şimdi kurumuş iki büklüm ve nazdar, niyazdar bir halde doktorların vereceği neticeyi bekliyor ama daha önemlisi kafasında çözemediği sorunlarla hala var gücüyle savaşıyordu...

O günlerde yanımızda değerli dostum Alişan Kapaklıkaya da bulunuyordu ve hastaneye uğradığımız bir gün onu da götürmüştük. Alişan Bey'i Mehmet Bey'e uzaktan gelen bir beyin uzmanı olarak tanıttık. Ümidim vardı çünkü. Alişan Beyin söyleyeceği bir cümle bile birçok şeyi değiştirebilirdi... O gün öyle bir ortam yakalayamadık. Gidip gelen ziyaretçiler sürekli aynı şeylerden bahsediyor ve hastalığa düşme sebebini yeniden anlatmasını istiyorlardı. Zaten gelenlerin yüzündeki ifade birazdan ölecek olan bir insana bakar gibi korku, acı ve tedirginlik dolu olduğu için ve Mehmet Bey'de aynı şeyleri (associated olarak) sürekli anlattığı için bir bakıma gelenin tesellisini beklerken her gidenin ardından yeniden kahroluyor ve anlattıkları ile yeniden yüz yüze geliyordu...

İşte o konuşmaları yapan yaşlı teyzelerimden biri: "Yaa guzum bizim de bir Ali İksan vardı aynı böylee gurudu da sonra bir ay sürmediydi rametli ölüveedi..."

Bi başkası: Hatcenin oğlu da öyle deel miydi? genser didiydi dokturlaa...

Nihayet Herkesin boşaldığı bir an Alişan Beyler de henüz çıkmıştı ki eşim bana üzgün bir şekilde bakarak bir şeyler yapmamı ya da söylememi istedi... Hasta odası boşalırken Mehmet Bey'in eşine içeriye kimseyi almamasını ve ben çıktıktan sonra da hastalıktan bahsedecek kimseyi sokmamasını, girecek kişilerin ona mutlu günlerini, çocukluk anılarını ve gelecekte bu hastalığı yenmiş olarak bulunacağı günleri anlatmasını sıkı sıkı tenbih etitim. Ve o güne kadar kendisinden çok çekindiğim ama şimdi adeta bir çocuk gibi kırılgan ve gözü yaşlı Mehmet Bey'in yanına geldim. Ellerini tam olarak avucumun içine aldım...

-"Baba sana bir şey söyleceğim." -"Buyur" diye yanıt verirken oldukça nezaketli davranmıştı.

-Biraz önce gelen Alişan Bey var ya? -"Evet" -"O bir Beyin Uzmanı ve senin bu hastalığının sebebinin tamamen kafanda (zihninde diyemedim) ve bir sıkıntı ile ilgili olduğunu söyledi. Bu ilaçlardan iğnelerden serumlardan ve tahlillerden önce onu düzeltmen gerekiyormuş..."

Biraz sinirli biraz da anlaşıldığını hissetmiş bir tavırla -"Oğlum ben diyorum zaten bu dert beni öldürecek diye anlamıyorlar ki" Bu derdini çok iyi biliyordum Mehmet Bey'in. Babası ile ilgili bir sorun yaşamıştı. Bu sorun gittikçe de büyüyordu. Babasının 76 yaşında yaptığı bir hatayı çok büyütmüş şeref ve haysiyet meselesi haline getirmişti. (O problemi şu anda bile yazmam doğru değil belki daha sonra...) Mehmet Bey'in ellerini biraz sıktım ve dedim ki

"Baba bak insan evladının yaptıklarından sorumludur. O da on beş yaşına gelinceye kadar... Babasının yaptıklarından sorumlu değildir. Hele 76 yaşına gelmişse bu senin derdin ve senin sorumluluğun değildir...

-"İyi de oğlum el âlem öyle demez ki bak şu Mehmet Bey'in babasının yaptığına derler" Tam damarı yakalamıştım. -"Bak baba öyle diyen adamlar zaten senin dostun değildir.(Onun ağzı ile bir kaç kötü kelime kullandım) ... sizin tekidirler. Seni seven saygı duyan insanlar babanız için sadece şöyle söylerler. Etrafına bak bakalım kaç kişi bu olayın suçunu senin üzerine atıyor ve senin suçun gözüyle bakıyor.

-"Ya Emrah Kahve de bir iki kendini bilmez var..."

-"Hah bak kendin de söyledin baba O bir iki kendini bilmez yüzünden kendine bu acıyı çektirmen doğru mu? -"Değil oğlum." -"Af buyur baba itin birisi gelip seni ağaç zannetse üzerine bevletse sen de aynısını yapmazsın değilmi" İttir der geçersin... -"Bu olayı normal ve sıradan bir olay olarak gören bir sürü insan var bir iki kendini bilmezin lafına bakmana gerek yok"

-"Evet Oğlum" dedi nefesi hızlanmış ve biraz hırslanmış gördüm. Ağlamaya çok yakındı, ben de devam ettim... -"Hem baba bak oğlun asker ve her geçen gün kıdemi yükseliyor, Güzel bir evliliği var ve bir torunun oldu. Daha onunla gezecek tozacak onu eğlenmeye parka götüreceksin. Hem kızını da yeni evlendirdin. (eşim olan:) Mutlu bir yuva kurdular. Damadın senin adınla nereye gitse itibar görüyor adını söylemeye ihtiyacı bile yok ben şahidim gittiği yerde tanınıyor ve insanlar Erenoğlu'nun damadı gelmiş diye müthiş saygı gösteriyorlar..."

Bunları söylerken gözleri iyice doldu Mehmet Bey'in ve sonunda çözülerek -"Evet oğlum" dedi hüngür hüngür ağlayarak... Benim de gözlerim dolmuştu. O güne kadar pek yakınlık duyamadığım bu insana şimdi apayrı bir şefkatle bakıyordum. Konuşmama bir süre devam ettim. Torunlarını gözünün önüne getirdim. Bu çok hoşuna gitmişti. Çünkü geçim darlıkları, maddi hayatın ağır çarkları ve temposu içerisinde evlatlarını yeterince sevemediği duygusunu şimdilerde torun sevgisi ile telafi etmek, onlara ilgi göstermek dedelik yapmak doya doya eğlendirmek istiyordu.

Sonraki yarım saat boyunca Mehemet Bey'le yalnız kaldığımda bu telkine devam ettim. Sonra dışarı çıktığımda Mehmet Beyin aile dostu olan doktor Aytaç Bey gelmiş ve tam kapısının önünde elindeki filme bakarak şöyle demişti. -"Eh be adam ne yapmışsın? Ciğeri bitirmişsin?" Evet Mehmet Bey'in Akciğerinde büyükçe bir leke daha önceki Verem ve Tüberküloz teşhislerini değiştirmiş ve Kanser teşhisi onaylanmış ve Hemen aynı günlerde Devlet Hastanesinden nakille Ankara Yüksek İhtisas Hastanesine kaldırılmıştı. Orada da Teşhis Onaylanmış ve ümitsiz ilaç tedavisi uygulanırken beklemenize gerek yok evinize gidin. Bir ay sonra yeniden gelin ameliyata alacağız demişlerdi.

Soma’ya döndüklerinde bu üzücü haberi duymuş olmak bir kez daha üzdü bizleri. Ve sonra Ramazan ayı girmişti. Mehmet Bey Ramazan boyunca bizi nerdeyse her gün iftara davet etti. (Mehmet Bey insanları yemeğe davet etmeye onlara ikramda bulunmaya bayılır) Ve her iftarda da Emrah Oğlum şu hastanede anlattıklarını bir daha anlatıver der. Çaylar içilirken meyveler yenirken Mehmet Bey’in tersine dönmüş olan “Time Line”ı üzerinde biraz daha dururdum ve anı yaşamanın gücünden bahsederdim. Hatta bir seferinde geçmiş ve gelecek zamanı kontrol altına almaya çalışan kişiyi, aptal bir komutan metaforu ile anlatmıştım. Daha düşman gelmeden 100 bin kişilik ordusunun 35 bin kişilik bir kısmını sağa, 35 bin kişilik bir kısmını sola dağıtıp ordusunun merkezini zayıf bırakarak 50 bin kişilik düşmana nasıl yenildiğini… Bu 50 bin kişilik düşmanın günlük yaşamda başımıza gelen olaylar problemler sıkıntılar, kişiler, faturalar, kömür taksidi, pazar alışverişi gibi aslında basit şeyler olduğunu, Yine insanın geçmişte yaşadığı sıkıntılarla, acılarla, fobilerle, tepki veremediğimiz anılarımızla (açık kalmış totelerle) yataktan uyandığını ve enerjisinin %35 ini böylece geçmiş olaylara harcadığını, gelecekte başına gelme ihtimali olan ya da olmayan olaylara, uzayan ve çözümsüz zannettiği problemlere bu günkü enerjisinin %35ini dağıttığını, bugüne ise %100 ile başlaması gerekirken %30 ile başladığını ve küçücük problemlerde yıkılıp kaldığını anlatmıştım. Mehmet Bey her seferinde dikkatle dinliyor ve hiç sesini çıkarmıyor ara sıra kahkahayı patlatıyordu. Zeki bir insandı. Ne anlatmaya çalıştığımı çok iyi anlıyordu. Konuşmam devam ederken “…sabahleyin biz güne yorgun başlarız çünkü elimizde bir liste vardır. Bu tamamlanmayan işler listesidir. Bu tamamlanınca mutlu olacağım deriz. Sonra listeye birkaç madde daha eklenir ve biz yine bu tamamlanınca mutlu olacağım deriz… Bu liste hiçbir zaman eksilmez ve öldüğümüzde bu liste hala yarımdır. Tamamlanacak işler her zaman olacaktır. dediğimde” Mehmet Bey yine kahkaha ile ve yüksek bir ses tonu ile “Emrah sen benim elimdeki listeyi mi gördün?” demiş hepimizi de güldürmüştü.

Böylece bir ay geçti. Ankara’ya tekrar gittiler. Eşim ve ben haber bekliyoruz neler oldu neler olacak diye. Ve haber geldi… Mehmet Bey’i ameliyat için masaya yatırıyorlar ve hazırlanıyor. Profesör (ismini şu an bilmiyorum, ) ameliyat olmadan son bir defa biyopsi alalım diyor ve şaşırıyor, filmler röntgenler derken cevap geliyor. -“Mehmet Bey ne yaptınız bilmiyorum ama bir ayda kanseri yenmişsiniz ciğerinizdeki leke kaybolmuş, ameliyata gerek kalmadı evinize dönebilirsiniz. Altı ayda bir kontrole geleceksiniz… ” Ameliyat masasından yara almadan kalkılıyor ve dönüyorlar.

Sonraki iki yıl içerisinde ilaç takviyeleri ve 6 ayda bir Ankara’ya giderek durumu kontrol ediyorlar. Ve tamamen iyileşiyor . Ankara’ya gelmenize gerek kalmadı deniyor.

Kayın pederim iki ay ömür biçilirken şimdi 5. yıldır sağlam geziyor. Gerçi biraz da şekeri var ama umarım kendisi hallediyordur… Yemeklerle ve tatlılarla arasının iyi olduğunu söylemeliyim... Bu arada torunların çok seviyor, oğlunun ikinci kızını Kızının ise erkek çocuğunu sevmenin tadını çıkarıyo bu günlerde... Üstelik kızının çocuğuna Mehmet beyin soy ismini de ekledim çaktırmadan. Alperen Eker... "Sevgisi bir kat daha arttı gibi aramızda kalsın "

Saygı ve Sevgiler
Emrah Eker Nisan 2007 Denizli

 
Toplam blog
: 4
: 1452
Kayıt tarihi
: 10.07.07
 
 

1976 Mersin doğumlu. İlk öğrenimini Libya'da, orta ve liseyi Tarsus'ta yaptı. 1998 Erciyes Üniver..