​ Hayatın ta kendisi 5.bölüm / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Aralık '10

 
Kategori
Öykü
 

Hayatın ta kendisi 5.bölüm

Hayatın ta kendisi 5.bölüm
 

"Gözyaşları annesi için akarken ona bir şey olmaması için Tanrı’ya yakarıyordu. "


Yüreğine öyle kuvvetli bir ateş düştü ki Handan’ın. O an bir kez daha duyumsadı eve gelirken acaba her şey eskisi gibi olabilecek mi diye düşüncelerinin ne denli boş olduğunu. Kaçarı göçeri yoktu Züleyha annesiydi, Yusuf da babası. “Hangi hastane Zehra Teyze?”sorusuna cevap alır almaz ilk geçen taksiyi durdurarak atladı Handan. Gözyaşları annesi için akarken ona bir şey olmaması için Tanrı’ya yakarıyordu.

Taksi hastanenin önünde durduğunda hızla indi ve hastane koridorlarında koşmaya başladı deliler gibi. Danışmaya ulaştığında söyledi annesinin adını ve yoğun bakımda olduğunu öğrendi. Babası, peki babası neredeydi? Koşar adımlarla çıktı ikinci kata. Evet, işte buradaydı Yusuf. Yavru ceylanının bulunduğu yerde, yoğun bakımın kapısının hemen önünde bekliyordu.

“Baba… Babacığım…” diyen tanıdık sese döndü Yusuf.

“Handan… Kızım.”

“Annem… Annem nasıl babacığım. Ne oldu böyle aniden?”

“Annen… İyileşecek merak etme.”

Sarıldı kız babasına. Gözyaşları birbirine karıştı.

“Onu göremeyecek miyim şimdi?”

“İzin vermiyolar Handan. Bekliyorum ben de. Elimden bir şey gelmiyor dua etmekten başka.”

“Gel babacığım… Bekleme salonuna gidelim de otur biraz sende, çok bitkin görünüyorsun.”

“Ayrılamam buradan kızım. Sen git, dinlen biraz. Bütün gün iş yerindeydin. Yorgunsundur.”

Başını salladı evet dercesine Handan. Aşağıya doğru indi. Bekleme salonunda gezdirdi gözleri şöyle bir. Yıkılacağını hissediyordu çünkü dizlerini feri çözülmüştü. Kendisini ne kadar da güçsüz hissediyordu. “Benim yüzümden oldu. Çok üzdüm onları.” Diye kendi kendini yiyip bitiriyordu. Boş gördüğü koltuğa yıkılırcasına bıraktı bedenini. Gözlerini yumdu. Aklından geçen günlerde yaşadıkları ne varsa geldi geçti. Zaman orada durmuştu sanki. Ne kadar süredir buradaydı. Çok uzun zaman oldu hissine kapılara belli belirsiz bir panik yaşadı. Saatine baktığında sadece on dakikadır orada oturup kaldığını gördü. Kalktı oturduğu yerden. Niyeti burada oturup kalmak değildi. Yusuf yukarıda, ayakta öylece beklerken o burada oturup kalamazdı. Şimdi birbirlerine destek olma zamanıydı. Aile olduklarını en çok şimdi hissediyordu yüreğinde. “Tanrı beni cezalandırdı. Neredeyse annem, babam, ailem olduklarını inkâr edecek hatta beni büyüttükleri için onları suçlu var sayacaktım. Ne olur Tanrım iyileşsin annem. Bir daha ne Onu ne de babamı üzmeyeceğim” diye düşünerek görevlinin uzattığı plastik bardaklar içindeki çayları alarak geri döndü ailesinin olduğu o ilaç kokulu, soğuk görüntülü koridora.

“Baba… Çay getirdim sana.”

“Teşekkür ederim kızım.” diyerek aldı Yusuf bardağı. Lakin yudumlar boğazında düğümleniyor, yutmakta zorluk çekiyordu.

“Bir gelişme var mı?”

Başını iki yana salladı Yusuf. O sırada yoğun bakımın sürgülü kapısı açıldı ve bir doktor çıktı dışarıya. Doktorun önünde belirdi Handan.

“Ben… Züleyha Akın’ı kızıyım. Annem… Annem nasıl? “

“Hımmm. Müşahade altında tutuyoruz ama iyi durumu. Kalp spazmını kolay atlattı. İyi ki tam zamanında gelmiş hastaneye.”

Derin bir nefes aldı baba kız.

“Peki, görebilir miyiz?”

“Şimdi değil. Yaklaşık bir buçuk saat sonra eğer her şey yolunda giderse odaya alacağız. O zaman görebilirsiniz.”

“Çok teşekkür ederim doktor.” dedi Yusuf yüzü aydınlanarak.

……………

Sus pus olmuşlardı doktorun arkasından. Hiç bu kadar uzamamıştı saniyeler, dakikalar… Zaman geçmek bilmiyordu.

“Benim yüzümden oldu.” diyerek sessizliği bozdu Handan.

“Çok üzdüm sizi... ama istemeden… valla billa istemeden.”

“Biliyorum güzel kızım.”

“Duyduklarım şok oldu benim için. Beklemediğim bir şeydi. Hiç aklıma gelmeyecek bir şey. Yıllarca ailem, evim bildiğim ne varsa kumdan kaleler gibi yıkılmıştı ayaklarımın dibine. Alışmak, sindirmek…”

“Kendini zorlama Handan. Seni anlıyoruz. Biz yaşanacakları göze alarak sana bu gerçeği söylemeye karar verdik. Bunu bilmek senin en doğal hakkındı. Bizim korkumuz sadece bizi bırakıp gitmendi. Züleyha da bundan çok korkuyordu.”

“Nereye gidebilirim ki… Sizden başka kimsem yok benim.” diyerek duraladı kız kafasının içinde çakan şimşeklerle.

“Benim… Gerçek ailem… Onlar hakkında ne biliyorsunuz baba?”

Yusuf bakışlarını kaçırdı kızından.

“Anlat ne olur. Ne biliyorsan anlat. Bilmek istiyorum.”

“Aslına bakarsan pek de…” derken aralandı yoğun bakımın sürgülü kapısı ve deminki doktor dışarıya çıkarak hastalarını odaya çıkardıkları haberini verdi.

Yarım yamalak bir sevinçle koştular 405 numaralı odaya. Züleyha uyuyor gibi görünüyordu. Benzi solmuştu. Bileğinin hemen üzerindeki kelebekten yükselen hortum seruma bağlıydı ve damla damla ilaç kadının damarlarına akıyordu. Bir hemşire tansiyonunu kontrol ederek ayakucundaki küçük masanın üzerinde duran dosyaya kaydetti öğrendiği değerleri.

“Nasıl hastamız?”diye fısıldayarak sordu Yusuf.

“Tehlikeyi atlattı merak etmeyin.”diyerek çıktı hemşire.

“Babacığım artık rahat bir nefes alabiliriz.”

“Çok şükür Allah’ıma. Dualarımızı duydu.”

“Babacığım çok yoruldun. Annem de iyi olduğuna göre sen eve gir dinlen biraz.”

“Nasıl giderim Handan. Yavru ceylanım bu durumdayken.”

“Ben varım ama annemin yanında.”

“Olmaz. Sen sabah işe gideceksin. Sen git dinlen. Ben kalırım.”

“Lütfen baba. Beni üzme. Sen de hastalanırsan ben ne yaparım o zaman. Ben bekleyeceğim çünkü ancak o zaman huzur bulacak yüreğim.”

“Ya işin.”

“İzin alırım hem zaten yarın cuma. Hafta sonu ile de birleşince toparlanır annem.”

“Peki, o zaman” dedi Yusuf sanki kızına güvenmiyormuş gibi gözükmemek için. Karısının yanına doğru ilerledi. Grileşmiş saçlarını sevgiyle okşarken “ Şimdi gidiyorum yavru ceylanım ama kızımız yanında. Sen bir an önce iyileşmeye bak.” diye fısıldadı kulağına. Sanki anlamış gibi sol elinin işaret parmaığını hareket ettirdi Züleyha.

……………………..

Hastaneden çıkmıştı ama hiç eve gidesi yoktu Yusuf’un. Ne yapacaktı ki bomboş evde. Dolmuştan bir durak önce inip yürümeye başladı sanki yalnız kalmayı kendisinden uzak tutmaya çalışır, düşünceleriyle baş başa kalmaktan kaçınır gibi bir ruh hali içindeydi. Hava çoktan karamıştı. Sahil yolundan ilerledi. Karşı yakanın yanıp sönermiş gibi hareket eden ışıklarını seyretti bir süre. Nereden gelip nereye gittiğini bilmediği gemileri sonra. Sarsak adımlarla ilerledi Emirgan’a doğru.

………………….

Bir ara gözünü açıp kapatmıştı Züleyha. Kızına gülümsemiş ve sonra ilaçların etkisiyle uykuya dalmıştı. Beklediği koltukta gözlerini bir an olsun annesinden ayırmadan sabahlamıştı Handan. Günün ilk ışıklarıyla birlikte hemşire gelmiş tansiyon, ateş ölçmüştü. “İyi, merak etmeyin.” diyerek çıkmıştı odadan. Hemşirenin arkasından da Handan çıkmıştı dışarıya. Cep telefonunun şarjı bittiği için kartlı bir telefon bulmaktı tek derdi. İşe gelemeyeceğini haber vermesi gerekiyordu sevgili müdürüne. Müdürün Gargamele’e benzeyen yüzü geldi gözlerinin önüne. Sıkıntıyla yaklaştı telefona ve iş yerinin numarasını tuşladı. Sekreter Haydar’ı bağlayıncaya kadar yüreği hop oturdu hop kalktı. Telefonla izine son derece karşıydı Haydar Bey ve tepkisinin ne olacağı konusunda endişeliydi Handan.

“Efendim “dedi kabaran bir ses tonuyla Haydar.

“Haydar Bey, ben Handan.”

“Biliyorum. Ne istiyorsun Handan Hanım. Bu saat oldu neden yerinde değilsin?

“Haydar Bey. Şey… Annem rahatsızlandı dün akşamüzeri ve biz hastanedeyiz. Bütün geceyi hastane de geç…”

“Bir bahane hep vardır hep. Ben telefonla izin alınmayacak demedim mi size?

“Bakın. Annem hasta ve ben geceyi gözümü kırpmadan hastanede geçirdim.”

İçini gıcıkladı karşı tarafın sesi. Gayri ihtiyari ayağa kalktı ve değme dansözlere taş çıkarırcasına “ocağıma düştün Handan… Kucağıma düştün Handan… “diye kıvırttı olduğu yerde.

“Önce geçmiş olsun demeyi deneseniz.”

Haydar kızın söylediklerini duymaz olmuş aynı piliç reklâmındaki kadın gibi saçma sapan hareketler yaparak güya oynadığını sanıyordu. Sabah sabah acuze karısından yediği zılgıtı başka bir kadından, Handan‘dan çıkarmak ve içini rahatlatmaktı tek derdi. Evde nasıl kılıbık olduğunu görselerdi çalışanları ona asla saygı duymaz, hiçbir emrine itaat etmezlerdi.

“Orda mısınız Haydar Bey?” diye haykırdı Handan telefonun diğer ucunda.

“Bekle biraz yoğunum. “ diye parladı bir anda. Sonra toparladı kendini.

“ Tamam, bugün gelme ama pazartesi işinin başında olacaksın yoksa karışmam.” Dedi sert bir ses tonuyla.

“Teşekkür ederim Haydar Bey. İyi mesailer.” diyerek kapadı telefonu Handan.

“Ne biçim adam bu böyle. Kaybetmezsek çattık valla.” diye söylenerek bir bardak çay aldı ve 405 numaralı odaya döndü.

“Baba, ne zaman geldin?”

“Şimdi.”

“Ben de iş yerine telefon etmek için. Telefonumun şarjı bitmiş de.”

Gülümsedi Yusuf.

“Bak annen açtı gözlerini.”

“Annem… Annem… Nihayet…” diyerek elindeki çay bardağını bıraktı küçük masanın üzerine ve yatağa yaklaşarak elini aldı avuçlarının içine.

“Bizi çok korkuttun annem.”

Yusuf ile gözgöze geldiler. Yeniden sıcacıktı Handan. İşte anne diye hitap ediyordu ona. Onun için üzülüyordu. Bütün gece de başında beklemişti. Birden enerji dolduğunu hissetti Züleyha.

“Üzülme güzel kızım çok iyiyim ben. Hele ailem yanımda olunca çok, çok daha iyiyim.”

“Beni af ettin mi annem?”

“Af edecek ne var ki…”

“Ben üzdüm sizi. İstemeden üzdüm ama.”

“Anneler ve babalar çocuklarına hiç kırılmazlar. “dedi gözlerini kocasından ayırmadan.

“Hadi güzel kızım sen eve git. Dinlen biraz. “ dedi Yusuf.

Onayladı kocasını Züleyha. Kalmak istedi Handan ama ısrarlara karşı duramamıştı akşamüzeri geri gelmek koşuluyla evin yolunu tutmuştu. Dışarısı ilk defa bu kadar güzel görünmüştü gözüne. Hastanenin ağır havasından sonra temiz hava ilaç gibi gelmiş, dinginleşmişti sanki. Canı hemen eve gitmek istemedi. Zaten haftanın beş günü yarı kapalı cezaevi gibi tutsak değil miydi iş yerinde? Madem izinliydi bugün kendisi için bir şey yapıp biraz Emirgan Korusunda vakit geçirebilirdi evlerine giden yokuşu tırmanmaya başlamadan önce.

Ağaçların yapraklarından süzülen ışık huzmesinin verdiği loşluk ve serinlik ne kadar da hoşuna gitmişti Handan’ın.

“Ya bir şey olsaydı anneme… O zaman ne yapardık? Asla af etmezdim kendimi.” diye düşüncelerinin yoğunluğunda dolaşıyordu Handan.

“Bir simit alır mısın abla?” diyen sesiyle irkildi küçük çocuğun.

Dün öğleden beri hiçbir şey yemediğinin farkına vararak bir simit aldı küçük çocuğun gönlünü de etmek üzere. Simidinden bir kaç lokma ısırmıştı ki yeni bir sesle irkildi.

“Handan. Sen… Sen misin?”

Kaldırdı başını, baktı karşısında duran delikanlıya. Hatırlamaya çalıştı bu tanıdık ela bakışları.

“Özgür” diye kekeleyerek ayağa kalktı.

by PAPATYA

 
Toplam blog
: 71
: 569
Kayıt tarihi
: 25.11.08
 
 

1969 doğumluyum. evliyim, iki çocuğum var. Kitap okumayı ve şiiri severim. ..