- Kategori
- Deneme
Hazan

HAZAN
Bir insanın hayatının sona ermesi için illa ki ölmesi mi gerekir?
Hayır...
Hazan'ın hayatı da öyle olmadı.
Hazan nefes alıyordu, Hazan görüyor, Hazan duyuyor, Hazan hareket edebiliyordu.
Ancak Hazan yaşamıyordu...
Dalgalı saçlarının içinde bir başkasının eliymiş gibi dolaşan ince, narin, kemikli elleri az sonra dizlerinin üzerine öylece yığılmıştı. Sanki kucağına düşüveren bu eller, onun elleri değildi. Başkasınındı bu eller. Evet evet bu eller kesinlikle başkasınındı.Bundan nerdeyse emindi. Yine de denemek istedi.Kucağında duran parmakları içine doğru çekti.Olanca gücüyle sıktı. Tırnakları etini parçalayana kadar sıktı;kanlar yerlere damlayana kadar sıktı. Kendi elleri olduğunu anladığında çok şaşırdı. Çok acıyordu.Canı çok yanıyordu. Ancak elleri değildi canını acıtan. Halen çok acı çekiyordu. Acı, onun her gün düzenli olarak çekmesi gereken bir duyguydu sanki; sanki bütün organlarına yapışmıştı. Bu çok tanıdık olan acıya şimdi şaşkınlıkla bakıyordu her nedense. Oysaki bugün etrafa saçtığı tüm acıları tek tek topladığını düşünüyordu. Demek ki halen halı altlarında, sigara tablalarında, açık kalmış gazete sayfalarında, camlardaki parmak izlerinde, televizyonun üzerindeki eğrilmiş dantel parçasında, ayağına takılan oyuncak bebekte gözünden kaçan acılar kalmıştı. Kalmamışsa eğer, onlara her baktığında neden bu kadar çok acı çekiyordu ki... Onları da toplasam acaba acım biraz daha diner mi diye düşündü. Zorlukla ayağa kalktı, birkaç adım attı...
"Akşamlar onunla hiç dost olmuyordu. Geçmiş, karanlık çökünce salonun penceresinden, sokak lambalarının yardımıyla davetsizce giriveriyordu her akşam. Her gün aynı saatte gelmekten usanmıyordu. Ve her zamanki koltuğuna oturuveriyordu. Sehpanın üzerinde duran gazetesini sakince açıp, sayfalarını hiç gürültü etmeden çeviriyordu. Hazan durup bir köşede sadece seyrediyordu. Kahve istiyordu ondan; isterken de göz kırpıyordu Hazan'a. Her zaman ki gibi sade... Sonra gözü, halının üzerinde ona sürekli gülümseyen diğer geçmişine takılıyordu. Kurabiye istiyordu ondan; bir yandan da elindeki bebeğe soruyordu:"Sen de istiyor musun Suzi?"...Hazan kımıldamıyordu, kımıldamaktan korkuyordu;sadece seyrediyordu. Sonra kapıya doğru bakıyordu bu dakikalarda. Çalmaması için yalvarıyordu Allah'a...Ne yazık ki kapı yine aynı dakikalarda çalıyordu. Hep birlikte kalkıp kapıya ilerliyorlardı. Geçmiş, karşıda duran kadını dikkatle dinliyordu. Mavi gözleri dalgalı bir denizde nereye gideceğini bilemeyen bir küçük kayık gibiydi. Bir Hazan'a, bir bağırıp çağıran annesine, bir de yanında duran ve ara sıra başını kaldırıp korkuyla kendisine bakan küçük geçmişe bakıyordu. Küçük geçmiş, babaannesinin neden bu kadar çok babasına bağırdığını bir türlü anlayamıyordu. Annesinin ellerine gözü kayıyordu sonra. Kendisi de annesinin ellerinin üzerine getiriyordu ellerini; onun karnına dokunuyor ve kardeşine sarılıyordu. Geçmiş, kapıyı sinirle çarpıp, yatakodasına doğru koşuyordu. Koşarken söyleniyordu: "Bu ev de bir dakika bile duramam artık" Hazan bu sözleri duymak istemiyordu, sadece bir kenara geçip yalvarıyordu içinden: "Gitmeyelim" "Ne olur gitmeyelim" Sonra hızla arabanın bagajını açıp içine bavulları atıyordu. Hazan bağırıyordu , yine ağlıyordu. Geçmiş, kontağı çevirirken yalvarıyordu: "Ne olur çevirme kontağı".... Geçmiş, onu yine hiç dinlemiyordu. Yine hızla çıkıyordu park kapısından.Hazan saatine bakıyordu büyük bir acıyla... Sonra arkada oturan küçük geçmişine dönüp, yumuşacık sarı saçlarını okşuyordu.Yanağındaki yaşları silip:"Ağlama anneciğim"diyordu. Sonra karnına dokunuyordu şevkatle:"Sen de ağlama anneciğim". Yine aynı yol ayrımında duruyordu araba süratle. Hazan, bu akşam arabanın diğer tarafa dönmesi için yalvarıyordu içinden ve yine bu akşam da aynı cümle dökülüyordu yorgun dudaklarından: " Diğer tarafa dön ne olur!" Geçmiş, bu akşam da aynı yöne dönüyordu ve Hazan gözlerini kapatıyordu... "
Uyandığında sabah olmuştu. Nihayet gece sona ermişti. Büyük bir sabırsızlıkla perdeleri açmak için koştu. Güneşi bir an evvel eve almak istiyordu. Perdeleri açarken elinden yere kopuk bir düğme düştü. Eğildi, telaşla yerden aldı. Bu düğme, dünyanın en değerli mücevherlerinden daha değerliydi onun için. 15 yıldır avuçlarındaydı. Konsola yaklaştı üzerindeki fotoğrafı eline aldı. Önce kocasının mavi gözlerine, sonra karnındaki bebeğe, sonra da yanında duran kızının baklava dilimli pembe hırkasının düğmesine sevgiyle dokundu.