- Kategori
- Kent Yaşamı
Her şey güzel olmalı

ruhumuzun şırıltısı
Geçen gün bir Amerikan gösteri programı izliyordum, David Letterman Show, sunucunun konuğu John Kennedy’nin kızı Caroline Kennedy idi. Programa çıkmasının nedeni yeni yazdığı bir kitaptı, kitap bir nevi antoloji mahiyetinde idi anladığım kadarıyla. Programın sonuna doğru sunucu kitaptan gelişigüzel bir sayfa açtı ve okuması için Kennedy’ye verdi. İşte burada başlıyor benim şaşkınlık dolu mutluluğum, Kennedy “şiir Nazım Hikmet’e ait” dedi ve okumaya başladı “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız En güzel çocuk henüz doğmadı Sana söylemek istediğim en güzel söz Henüz söylememiş olduğum sözdür” Evrensel olmak böyle bir şey, tüm ideolojilerden uzak – ki Nazım’ı sevmeyenler onu komünistlerin sevdiğini söyleyenler Caroline Kennedy’nin komünist olduğunu iddia edemezler sanırım- herkesin ruhuna, gönlüne ve beynine seslenen bir şey yazmak ve söylemek. Mevlana niçin dünyaca kabul görüyor, çünkü Mevlana da tüm ideolojilerden uzak, düşmanlıklardan öteye insan olmakla ilgili bir şeyler söylüyor. “Yine gel bin kere tövbe etsen de yine gel, bin kere tövbeni bozsan da yine gel” diyebilmek kolay değil. İşin en üzücü yanı bu toprakların yetiştirdiği gani gönüllü insanlar bu topraklarda değer bulamıyorlar. Hepimiz her gün konuşmalarımızda bu güzel insanlardan söz ederiz, ama davranışlarımızın genelinde bu güzellikler görünmez.
Trafikte seyrederken, arabalarımızı park ederken, siyasette bir şeyi iddia ederken, bizim bu topraklarda yetişen güzel insanlarla ilgimiz kesilir ve bir canavara dönüşüveririz. Bilimsel olarak incelenmesi gereken bir durumdur bu. Zarafetin yok oluşu, kibarlığın bir kenara atılışı bir moda mı olmaktadır. Nazım’ın şiirindeki umut yani “en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” umudu bende tükeniyor. Karamsar değilim, toplumun günlük hayatından kendimi çektiğimde kendi dünyamda mutlu oluyorum, ama yaşamak bu değil ki, bu kadar kalabalıktan uzağa çekilmek değil ki. Ortak bir dünyayı paylaşmak, ortak bir havayı solumak zorundaysak, birbirimize saygı duymak zorundayız. Aynı düşünmemiz şart değil, lakin insan varlığına saygı şarttır. Nietzsche’nin “insan tipi aristokrat bir toplumda yükselir” sözüne katılırım, lakin aristokratları az bir ülkede yaşadığımı da bilirim. Aristokrat olmanın ayıplandığı bir yerdeyiz alt kültürler (lümpenlik, magandalık, arabesk yaşam tarzları) üst kültürü bacağından tutmuş kendine doğru çekiyor sanki. Ve popüler olmak uğruna geçmişin büyük burjuvaları, burjuvaları onlara alkış tutar haldeler. Demokrasi kültürü içimize sinmedi, sağcımız, solcumuz kim olursa olsun kendinden olmayanı yok sayıyor onu tüketmeye çalışıyor. Entelektüel bir tartışma entelektüeller arasında bile yok. Türkiye’de entelektüel bile yok desem haksızlık etmiş olur muyum bilmiyorum. Ben tarfiğe bakarım bir ülkenin insanının nasıl olduğunu anlamak için. Suriye’den ABD’ye, ABD’den Moskova’ya dünyanın dört bir yanını gördüm, entelektüel kültürün geliştiği tüm ülkelerde, özgürlüklerin insana yakışır olduğu ülkelerde trafik alabildiğine düzenli, diğer ülkelerde ise okumuşlarla, cahiller, alt düzey kültürlerle, üst düzey sandığımız kültürler aynı şekilde davranıyorlar. Hatta trafikte bir hoşluk yaratacağını sandığımız kadın sürücüler bile magandalaşıyorlar. 27 yaşında gencecik bir haberci üç gün önce bir magandanın sürdüğü arabada öldü, yazık değil mi? İnsanın insan gibi olmasıyla ilgili söylemlerin beşiği olan Anadolu’yu, Anadolu insanını silkmek kendine getirmek gerek. Hayat kısa, yaşam bizlere bir hediye, telef etmeyelim.