- Kategori
- Gündelik Yaşam
Her yazılı metin, bir kutsal emanettir

Zaman zaman çöp adam mı yoksa arşiv düşkünü bir insan mı olduğum konusunda karar veremem. Biriktirmek hastalığından muzdaripim. Ama bu biriktirme hastalığının, yalnızca kağıt kısmında ihtisasıma devam ediyorum.
Günlük gazeteleri, eklerini, haftalık dergileri, elime oradan buradan geçen bülten, broşür, tanıtım kitapçıklarını evin bir köşesinde istiflemek hastalığımın en basit uğraşıdır. Önce masamın bir kenarında bir tepe oluşur. Sonra kısa bir çaba ile materyalleri ayrıştırırım. Çok önemsediğim malzemelere kitaplığımda yer açmaya çalışırım. Süreli yayınlar bu konuda avantajlıdırlar. Diğer önemsediğim malzemeler, mesela mizah dergileri, radikal 2, radikal kitap, milliyet kitap gibi ekleri masamın bir yanındaki bölmelerde yer bulmaya çalışırım. Gazeteler önce odamın bir yanında birikir, görüntü genişleyip çirkinleştikçe kilere doğru yol almaya başlarlar. Kiler aşaması, eşim tarafından üzerime yöneltilen baskıların artması anlamına gelir. Ve nihayetinde evden uzaklaşma ile kağıtların macerası sonlanır.
Bu senaryo, üniversiteye kadar annem, okul yıllarımda ev arkadaşlarım, evlendikten sonrada eşimle benzer şekillerde tekrar kereler sahnelendi.,
Gazeteleri bir bütün halinde saklayamayacağıma karar verdiğimde, tüm yazılı metinleri tek tek gözden geçirmek, kimini fosforlu kalemlerle işaretlemek, kimini kesip saklamak planları kurarım. Ancak, yaklaşık ayda bir depreşen bu isteğim, her zaman kısa süren çabaların ardından hayal kırıklığı ile sonlanır.
Tüm yazılı materyalleri kutsal bir metin gibi algılamak ve onları elimden çıkardığımda üzerlerinde yer alan bilgilere bir daha ulaşamayacağım hissiyatından bir türlü kurtulamıyorum.
Geçenlerde, Gazeteci Leyla Umar’ın, Ali Nesin’le Nesin Vakfı’nda yaptığı söyleşi de, Aziz Nesin’in de benzer bir takıntısı olduğunu öğrendim. Aziz Nesin’de 1955 ile 1995 arasında, 40 yıl süresince belli başlı tüm gazeteleri biriktirmiş. Ömrünün son yıllarında, kendiside artık biriktirilen gazetelerle ilgili mekân sorunu çekmiş olmalı ki, tüm arşivini SEKA’ya bağışlamak istemiş. Ali Nesin’in yoğun uğraşıları sonucunda vazgeçirilebilmiş ancak.
Bir yazar için, özelliklede ülkenin sorunlarını mizahi bir dille kaleme alan bir yazar için oldukça makul bir çaba.
Aziz Nesin’le aramda onun olımlu özellikleri ile benzerlik kurabileceğim tek noktada bu gazete biriktirme hevesim olabilir herhalde.
Benim bu takıntımın en önemli sebebimin hafızama yeterince güvenememek olduğunu düşünüyorum. Unutmaya çok meyilli bir insanım. Türk insanının en standart özelliklerinden birisini üzerimde taşıyorum anlayacağınız.
Ancak tek gerekçenin bu olmaması gerekiyor. Çünkü biriktirme çabam gazetelerle sınırlı değil. İlk okumayı öğrendiğim tarihten itibaren, özellikle mizah dergileri olmak üzere, bir çok süreli yayınını takip etmek ve biriktirmek heveslerimde oldu. Gerçi bu konuda gazete konusuna göre nispeten daha başarılı oldum.
Gerek kendi takip ettiğim, gerek arkadaşlarımdan temin ettiğim, gerekse de öğrenciliğim zamanında maddi imkânım elverdiğince Beyoğlu sahaflarından bulabildiğim Gırgır dergilerini hala saklayabiliyorum. Ardından Limon, Hıbır, Avni ve Penguen dergilerinin de kesintisiz devam eden epey bir sayısını biriktirme şansım oldu. Kanımca hayatımda sahip olduğum en önemli malvarlığı bunlardır. Paraya çevrilme şansı olmayan, ama beni ben yapan şeyler. İşin kötüsü artık vakit bulup da gözden geçirme şansı bile bulamıyorum.
Onlara dair tek umudum, oğlumun da benim hazine olarak gördüğüm şeylere değer vermesi. Ama bu duruma da çok olasılık tanımıyorum.
Takıntımın bu kadarla sınırlı kaldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü haber, gezi, doğa, coğrafya, edebiyat, teknik ve mesleki içerikli bir sürü haftalık, aylık süreli yayını da zaman zaman takip etmek gibi bir takıntım daha mevcut. Bu tip dergilerimi atma becerisini ise henüz gösteremedim Daha doğrusu yakın çevremin bu konudaki baskılarını bir şekilde bertaraf edebildim.
Hepsine göz atma şansımın olup olmadığını sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Elbette ki tamamı için verimli okumalar gerçekleştiremiyorum. Ancak bu tip yayınların kitaplığımın bir köşesinde beni bekliyor olmaları, hayatı bir yerinden yakalama şansımın olduğunu düşündürtüyor bana. Geçen zamanın, basit küçük özetleri gibiler onlar benim için. Varlıkları bile ruhumu rahatlatıyor.
Her insanın yaşamında takıntıları vardır. Önemli olan bu takıntılarının farkında olup, takıntının yaşamın genel akışını sekteye uğratmaması. Ben bu takıntımın nispeten zararsız olduğunu, yalnızca yaşanılan mekânlarda alan problemleri yaşattığını düşünüyorum.
Şimdi İstanbul’da olup, Ali Poyrazoğlu’nun “Tak Tak Takıntı” oyununu seyrederken, kendimde hissetmediğim etmediğim nice takıntımın farkına varmak ve onlara katıla katıla gülmek isterdim.