- Kategori
- Siyaset
Hükümete muhalefet ha!

Hukuk alanında iktidar lehine ve ancak özgürlükler aleyhine açılan gedikler büyüyor.
Düne kadar “normal” sayılan demokratik tepkiler, giderek engellenmesi gereken toplumsal “suç”lara dönüşüyor.
Eğer tepkilerin odağında AKP hükümeti ve Başbakan Erdoğan bulunuyorsa, bu tepkiler alenen sokaklarda ve alanlarda dile getiriliyorsa, devletin güvenlik ve hukuk birimleri eşine az rastlanır bir eşgüdümle, vatandaşları önce “şüpheli” ardından da “sanık “ sandalyesine oturtabiliyor.
Bu işlemler sırasında başvurulan yöntem ve toplanan “kanıt”(!) örnekleri de demokrasimizin değil ama mizahımızın gelişmesine ciddi anlamda katkı sağlıyor.
Özellikle gençliğin cesaret ve enerjiyle sokaklara taşıdığı muhalefete, polisin takındığı tavır ve hazırladığı dosyalar evlere şenlik…
Tarihsel olarak uzun bir geçmişe sahip bizim polis teşkilatımız, kendini bazı konularda yeterince yenileyememiş.
Gözaltına alınan gençlerin suçlanması amacıyla hazırlanan dosyaların içeriği ortaya çıktıkça, polisimizin 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden bu yana aynı dili ve yöntemi kullandığını görüyoruz.
Bilemiyorum belki bu olgu, tepki gösterdiği için sürekli olarak solcu gençlerin gözaltına alınmasıyla ilgilidir.
AKP hükümetinin politikalarını protesto eden üniversite öğrencileri Yusufcan Yıldırım, Ali Haydar Yıldız, Rıdvan Akbaş, Didem Ezgi Serap ve Uğurcan Soybelli'nin medyaya yansıyan tutuklanma ve yargılanma öyküsü bunlardan biri sadece.
Sol görüşlü öğrenci Yusufcan Yıldırım önce "silahlı eylem planlamaktan" gözaltına alınıyor, 23 Ocak 2011'de de "Dört ayrı örgüte üye olmak" suçlamasıyla tutuklanıyor.
Hakkındaki iddianame bir türlü hazırlanmadığından mahkeme önüne çıkarılmayan tutuklu Yıldırım, 16 Ağustos 2011 tarihinde medyaya yazdığı bir mektupla derdini anlatmaya çalışmış, tutuklanmasını sorgulamış:
“Biz tutuklandıktan dört gün sonra ana haber bültenlerine "son dakika haberi" olarak düştük.
Haberde ‘Üniversiteleri kana bulayacak kaos timi yakalandı!’ deniyordu.
Bizlere ne savcılıkta ne de tutuklanma talebiyle çıkarıldığımız nöbetçi mahkemede herhangi bir silahla ilgili soru dahi sorulmamasına, böyle bir şeyin lafının bile edilmemesine rağmen; sanki Türk Silahlı Kuvvetleri'nin mühimmat deposunda yakalanmışçasına, bir orduya yetecek sayıda silah görüntüleri ve "kapı kırma" sahneleri eşliğinde verildi haberimiz.
Madem haberlere bu şekilde çıkartılacak kadar delil var ortada, 7 aydır iddianame nasıl hazırlanmaz? Neden bize her ay "delillerin toplanmamış olması, kaçma şüphesinin olması" gibi sebeplerle tutukluluğun devam kararı alındığı bildirilir? Eğer hala "delil" arıyorlarsa, bu haberler nasıl yapıldı?”
Onlarca yıldır tanık olduğumuz operasyon yöntemlerinin, benzer gerekçelerin kimseye yabancı gelmediğini, ne denli yaygın olduğunu iyi biliyoruz.
Bu polis algısı ve zihniyeti zamanla, demokrasinin gelişmesiyle değişeceğine, esneyeceğine tam tersi bir fanatik kararlılıkla sürüyor.
Ülkemizin aydınlık geleceğini inşa edecek gençlerimiz bu yaftalarla ve operasyonlarla demokratik “oyun alanı”nın dışına mı çıkarılmak isteniyor?
Demokraside hak aramanın, tepkileri demokratik yöntemlerle ifade etmenin önü kesilirse, bu sonuç şiddeti özendirmez mi?
Kimi polisin ve kimi yargıçların gözünde “solcu” olmak, “hükümete muhalif olmak”, “ABD emperyalizmine savaş açmak” “suçlu” olmakla eşanlam taşıyorsa durum çok vahimdir ve bu algıyla hukuk, varlığını inkâra yönelir.
6 Aralık 2011 tarihinde nihayet yargı karşısına çıkarılan bu öğrenciler için hazırlanan iddianame ve ortaya konan deliller, tam anlamıyla mizahi bir esere esin kaynağı olacak türdeydi.
Öğrencilerin evinde ve üstlerinde “ele geçirilen”(!) her biri piyasada satılan kitap, dergi ve bildirilerden başka bir suç aleti ortaya konamadı.
Öğrenciler meğer PKK, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (DHKP-C), Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP-L), Maoist Komünist Parti (MKP) isimli dört ayrı "terör örgütüne üye” imişler.
Solu birazcık bilen, tarihini eşeleyen birinin bu adları yan yana görünce nasıl tebessüm ettiğini görebiliyorum.
Şimdiden söylemiş olayım; AKP hükümetinin ABD güdümlü neo-liberal politikalarını alanlarda sık sık protesto eden biri olarak, anılan bu “örgüt”lere “üye” suçlamasını kabul etmediğimi ilan ediyorum.
Polisimiz ve savcılarımız dersine daha iyi çalışmalı, en azından suçlayacağı kişilerin “üye” olabilecekleri örgütleri daha titiz seçmelidirler.