- Kategori
- Gündelik Yaşam
Hür olmanın kıymetini biliyor muyuz?

Yer: Almanya / Münih. Yıl: 1980 bilmem kaç... Sekiz metrekarelik bir hücrenin içinde, anlamını anlayamadığınız kapalı bir yaşam sürmeye mecbur edilmişsiniz. Üzerinize kapanmış kapıların önündeki, sizin sık sık göremediğiniz koridorlarda sık sık anahtar şakırdıları duymaktan bıkmışsınız. Bilmem kaçıncı defa,
''Acaba benim kapımı mı açacak şimdi?'' diye merakla beklemiş ve açmayınca arkasından küfretmişsinizdir.
Sinir olduğunuz anahtar şakırdıları sizden uzaklaştıkça, size uğramadan giden bir sevgilinin üzüntüsünü hissedercesine kıvranmışsınızdır.
''Benim kapımı yine açmadı şerefsiz!'' diye kızdığınız insan bir gardiyan... Aslında sizin orada bulunmanızda hiçbir katkısı olmamış. Ama yine de küfürlerinizin hedefi oluyor. O bunun farkında değil...
Gardiyanlar mutlaka anahtarları şakırdatarak yürümeleri konusunda eğitilmişler.
Aradan yıllar geçmesine rağmen bu sesler kulaklarımın bir kenarında, her zaman hatırlanmak için duruyorlar gibi. Bir nevi psikolojik yıpratma metodu.
Siz bu düşüncelere dalmış hayal âleminde turlarken, gardiyan anahtarları şakırdatarak yine geçiyor kapınızın önünden. Bu sefer üzülmüyorsunuz. Mantıklısınız ya, her seferinde üzülmenin bir anlamı olmadığının bilincindesiniz.
Hapishaneye yolu düşmemiş olanlar için:) kısa bir açıklama yapmam gerekir. Gardiyanın hücre kapısını açması mahkûmu, kısa bir süre için yalnızlıktan kurtaracağı, gardiyan da olsa bir insanla konuşacağı için sevindirir. Bunun yanında abone olduğunuz ama çoğu kez birkaç gün bekleterek getirdikleri gazetelerinizi getirmiştir. Bir tanıdıktan, eşten, dostan mektup vardır elinde, sana uzattığı... Veya avukatınız gelmiştir, alıp götürecektir seni görüşme odasına...
Avukat görüşme odasına giderken odadan odaya nakledilirsiniz ve diğer görüşmeye gidecek tanımadığınız insanlarla görüşme imkânı bulursunuz. Avukatınızla görüşmenin bir anlamı yoktur aslında. Onlar laf olsun diye gelirler çoğu kez, mahkûmları ziyaret ederler ve birer paket sigara verip giderler. Hatta bazen,
''Ne var ne yok?'' diye utanmadan sorarlar.
''Haberler sizde, esas sizden ne var ne yok? Ne zaman suçsuz yere burada kalmaktan kurtaracaksınız beni?'' diye sorduğunuzda, utanırlar ama söyleyecek söz bulamazlar bazen. Ya savcı izinde olduğu için henüz iddianameyi hazırlamamıştır ya da avukatın anlatacağı önemsiz hikâyeler vardır. 5-10 dakika sonra diğer bir mahkûm müşterisini, pardon müvekkilini ziyaret etmek üzere ayrılır sizden. Giderken de,
''Kısa zamanda görüşmek üzere!'' der. Bu kısa zaman bazen uzadıkça uzar. Siz beklersiniz, beklersiniz ve beklersiniz...
Neyi beklediğinizi, niçin bu adaletsizliğin adalet makamları tarafından yapıldığını, apar topar buraya getirilişinizin nedenlerini bilemezsiniz çoğu kez.
Ya da ''Nefsi müdafaa oldu, karşımdakini yaraladım ama ben onu yaralamasaydım onlar beni öldüreceklerdi, '' diye düşünerek koşa koşa gidip teslim olmanıza pişman olursunuz.
Adalet makamlarının adaletsiz olamayacaklarına dair inancınızı yitirmişsinizdir. Bu yitiklik üzer sizi. Birdenbire Münih Ostbahnhof duvarlarında okuduğunuz yazı geçer gözlerinizin önünden, bir hızlı tren gibi:
''EHER GLAUBE ICH AN DIE UNSCHULD EINER HURE, ALS DIE GERECHTIGKEIT DER JUSTIZ''
Bu sözün gerçekle ilişkisini düşünürken yine gardiyan gelmiştir kapınızın önüne. ''Nasıl olsa geçip gidecek'' diye düşünür bu sözün Türkçe anlamını yazmaya çalışırken kafanızda, anahtar şakırdılarının tam da sizin hücrenin önünde kesildiğini fark edersiniz.
''Allah, Allah... Bana mı geldi bu ş... bu sefer? Dur bari demin bahsettiğim şu almanca sloganın Türkçesini yazayım telaşındasınızdır:
''BİR FAHİŞENİN BEKARETİNE İNANIRIM AMA ADALET MAKAMLARININ ADALETLERİNE ASLA!''
''Off be... Şu tercümeyi yazmadan yazıma devam etseydim, blogcu arkadaşlarıma ayıp olacaktı, '' diye düşünürken,
''Fertig machen! Schnell... Schnell...'' ''Hazırlan! Çabuk... Çabuk...'' diye bağırır suratsız gardiyan.
Sanki size mal bağışlayacak. Serbest bırakacak sanki. Ya avukata götürüyor ya berbere ya çamaşırhaneye yardıma. Söylemezler nereye gideceğimizi. Sorsan da ''Gidince görürsün'' derler o kadar.
Neyse, idam mahkumu olmadığım için korkmadım. Nereye götürürse götürsün. En azından biraz yürüme imkânı çıkacak, mahkûm da olsalar, gardiyan da değişik birkaç kişi daha göreceğim koridorlarda yürürken.
Yarım saatlik bir hücreden hücreye nakilden sonra, cezaevi kapısı önünde bekleyen her penceresi demir parmaklıklı ve 2 kişilik hücrelere ayrılmış özel otobüse bindiriliyorum. Benimle beraber 10-12 mahkûm daha var. Sadece yanımdaki mahkûmla konuşma imkânım var. Bunu kullanmıyorum. Tipsiz biri... Şeytan görsün yüzünü. Pencereden, demir parmaklıkların koruduğu pencereden bakmayı yeğliyorum.
Pencereden bakmakla, gözlerimden yaşların boşalmasına neden oluyorum. Yanımdaki tipsiz mahkûm gözyaşlarımı görmesin diye pencereden ayıramıyorum kafamı. Herkes yürüyor... Hür ve rahat... Yanlarında gardiyan yok. Evlere bakıyorum pencereleri demir parmaklıksız evlere. İçim gidiyor.
Derin bir aaah çekiyorum. Keşke ben de o insanlar gibi hür ve rahat yürüyebilseydim, de bir sürü sıkıntılarla boğuşma zorunda kalsaydım. Cebimde beş param olmasaydı ama yüreğimdeki hürriyet duyguları bedenimin hareketinde de olsaydı. Bu gardiyanların refakatında yürümek bir son bulsaydı. Demir parmaklıklı pencereden bakmak bitseydi ben bitmeden...
Ağlamayı bırakmış hayallere dalmıştım. Bir ara eski giysili, gariban birinin sağa sola bakarak, ellerini sallayıp yürümesine takıldı gözlerim. Onun yerinde olmayı ne kadar isterdim. Hür ve rahat adımlarla yürüyebilmeyi, yanımda gardiyan olmadan hareket etmeyi çk özlemiştim.
Birkaç güzel kadın gördüm, salına salına yürüyorlardı, güzelliklerini umursamadan. Ama ben dokuz aydır kadın yüzü görmemiştim kalın duvarlar, dikenli teller arkasındaki yaşantımda. Kadınlara bakmam o kadar uzun sürmedi. Bakışlarımı tekrar hür ve rahat adımlarla yürüyen diğer insanlara odakladım. Onların içlerinde en dertlisi, en problemlisi hangisiyse, onun yerinde olmayı istedim. Yeter ki hürriyetimi versinler.
Hür olarak yaşadığımız her saniyenin kıymetini hissetmeliyiz. Sağlıklı olduğumuz her anı bir lütûf olarak değerlendirmeliyiz. Ama çoğu kez, çoğumuz başaramıyoruz. Hasta olmadan sağlığın kıymetini, mahkûm olmadan hür olmanın değerini bilemiyoruz.
Hepinize sağlıklı, mutlu ve hür adımlar atmaya devam edeceğiniz güzel günler diliyorum.