Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Nisan '14

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
160
 

İçinden Tren geçen mahallenin Çocukları - 2

İçinden Tren geçen mahallenin Çocukları - 2
 

TREN KIŞ


Kışın iyiden iyiye geldiğini; okulun ordaki boş arsaya, bir peynir tenekesinin içinde yaktığımız ateşin etrafında toplanıp, bütün yazı Antalya’da, Bodrum’da, Marmaris’te otellerde garsonlukla geçiren arkadaşlarımızın Türk turizmine yaptıkları marjinal katkı dışında arta kalan zamanlarında icrâ ettikleri malum soğuk iklim menşeili cinsellik hikayelerini ağzımız ayrık dinlemeye başladığımız gecelerde anlardık.. Gençlerle ateş etrafında toplanmacalığın bütünleyici ilkesi olan gitarımız yoktu ama toroslardan esen rüzgarın tiz ıslığı “Akdeniz Akşamları”nı soğuk ve yakamozsuz bir melodiyle kulaklarımıza nakşedebiliyordu. Güney iklimine mensup bireyler olduğumuzdan, hiçbirimizin –hayatında çok az üşümüş- ayağına bot yakışmazdı, ve ola ki bir hata edip babasına bir haftalık gece vardiyası ücretiyle bot aldırmış olanlarda ise, şehirde topuklu ayakkabı giymeye alışamamış postmodern köylü kızı yürüyüşü gibi yapıştırma dururdu. Burnumuz ve kulaklarımız üşüdüğü halde, parmak uçlarımız ateşten, içimiz de hikayelerden ısınıyordu.

 ***

Uzaklardaki minarelerden sıralı bir şekilde yükselen ve biri biterken diğeri başlayan yatsı ezanları, çığırından çıkan muhabbeti hizaya sokmak için görevlendirilmiş ahlâk şubesi ekipleri gibiydi. Çok da inançlı yetiştirilmemiş gençlerin kariyerinde en azından birkaç yazlık kuran kursu bulunurdu. Kitap, ergenlik çağını salık verse de, onlar ibadete başlamak için emekli olunması gerektiğini biliyorlardı. Bahçe kapılarından çıkıp camilere doğru kafasındaki takkeyi düzelte düzelte yollanan çoğunluğun, 60 ve 80 darbesini birlikte tecrübe etmiş olması bunun resmiydi. Çocuklar kuran kurslarında daha iyi kavga etmeyi, dedeleri camilerde daha iyi siyaset yapmayı, babaları da işkence odalarında dua etmeyi öğrenmişlerdi. En azından ezan okunduğunda televizyonun sesini kapatmayı ve edep dışı unsurlar barındıran konuşmaları değiştirmeleri gerektiğini akıl edecek kadar mutasavvıftırlar. Konu değişir ve cinlere gelirdi. O an mahallenin ortasından gürültüyle bir yük treni daha geçerdi.

***

İyi treni, eski treni, yolcu trenini, nakliye trenini ve onarım trenini artık sesinden bile ayırt edebilecek kadar görmüşlerdi bu dev metal kütlesi ulaşım aracından. Öyle ki, en enteresan şehir efsanelerinin bile baş kahramanı olmuştu. Ezanla beraber cinler konuşulurken, bir köpeklerin uğuldaması, iki vagonların rayları sallaması hayra yorulmazdı. Korkmaktan garip bir haz alıyorlardı. Zaten gerçekleştirdikleri bütün eğlence odaklı eylemler temelinde korku barındırmıyor muydu? Acaba hangisi okul bittikten sonra bir kez bile atari salonlarına gidecekti? Hangisi gurbette yalnız başına yaşıyorken bir gece evden gizlice kaçıp sabaha kadar boş sokaklarda serserilik yapabilecekti? Hiçbiri… Çünkü onları diri tutan korku, güçlü kılan esaretti. Özgürlüklerine kavuştukları an zayıf, korku ortadan kalktıktan sonra ölü bireyler olarak yaşamlarını sürdüreceklerdi. Hepsinin babası yaşlıydı. Çünkü hiç yaşamamışlardı. Yaşayan insan yaşlanmazdı.

***

Hayatları, ailelerinin üzerlerinde tasarladıkları idealleriyle, kendi hayal dünyalarını şenlendiren idealleri arasında çırpınıp durmak ve neticesinde her ikisinde de muvaffak olamamakla geçip gidecekti. Bunun farkında olmamaları şanstı. Çünkü ateş sönmek üzereydi ve bilinçlendikleri an, ateşi tekrar harlayacak şevki kendilerinde bulamayabilirlerdi. Ateş sönerse üşürler, üşürlerse evlerine dağılırlar, evlerine dağılırlarsa gece kulaklarına şarkı fısıldamaktan vazgeçerdi. Sevdikleri kızla evlenmeleri için, önlerinde aşmaları gereken kocaman bir “aidiyet duvarı” vardı. Ait oldukları hayatı yaşamaktan fellik fellik kaçanlar diyârından güzel bir kız almak gerçekten imkansızdı. Ay, bir tanesinin gözyaşlarından yakamoz oluşturdu. Güzel bir “Akdeniz Akşamları” senfonisi için artık her şey tamamdı.

 ***

Ağlamanın aciziyet göstergesi olarak kabul edildiği toplumlarda gözler uzağı net göremezdi. Yakınlarda olup bitenlerse ancak bir dostun gözlerinden tecelli ederdi. Sevda ile kor olmuş yüreğinde kaynayan gözyaşı, bîçârenin göz pınarlarından zemzem kutsiyetiyle fışkırırdı. İçlerindeki en büyük kahraman, bir gece ansızın siyah çelik kapı boyasıyla sevdiceğinin bahçe duvarına “seni seviyorum, beni affet” yazan olmuştu. Evet, hem amaçlanan şirinlik sağlanmış, hem de büyük bir kahramanlık gösterisi sergilenmişti. Muhtemelen kızcağız, o geceyi babasından yediği tekmenin ardından saçından süründürülerek getirildiği odasında kilitli kalarak geçirmişti. Oysa muhabbet ne de güzel başlamıştı. Ateşle harlanan sıcak konu ekseni, ezanla metafiziğe kaymış, yük treni ile gelip kalbe dayanmıştı. Bu semtin çocuklarını en çok uzun aralık geceleri harcamıştı.

 ***

Biraz da, küçükken boş süt bidonlarından yaptıkları davulları değneklerle gümleterek halay çektikleri günleri hatırladılar. Az evvel, gözyaşının üzerinde patika yol çizdiği yüzde, bu kez tebessüm çukurları oluştu. Gece nihayete ererken, artık dağılmak gerektiğinin işareti olan gece yarısı ekspresinin kornası duyuldu.

 ***

Rüzgarın ortama büyük jesti serenat, az evvel dinledikleri cin hikayelerine inat, artık son demlerini parıldayan közlerin üzerine bir tanesinin işeyip söndürmesiyle son buldu…

 NAİM KAYA 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 411
Kayıt tarihi
: 11.12.10
 
 

13 Şubat'ı Sevgililer Günü'ne bağlayan gece Adana'da Dünya'ya burnumu soktum. 2008'den itibaren S..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster