İKİZ KATRAN / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mayıs '09

 
Kategori
Öykü
 

İKİZ KATRAN

İKİZ KATRAN
 

Mersin/Aydıncık/Duruhan'da600 yıllık dallı serviler


Kızılçam ormanında bir süredir yılan gibi akıp giden dar ve bol dönemeçli asfalt yol inişe geçiyor. Soldaki kayaların üzerinde, pürenler yeşermiş yaşama meydan okurcasına. Ama küçük bir çana benzeyen, hoş kokulu, boncuk boncuk, pembe çiçekleri henüz açmamış. Sağdaki uçurum, ürpertiyor insanı. Karşıda, biraz daha uzakta, yamaçta kurulmuş Duruhan Köyü.

Pürencik Deresi’ne yaklaştıkça, yol boyu, Yehuda’nın Hz. İsa’ya ihanet ettikten sonra kendini astığı rivayet edilen erguvanlar selamlıyor gelip geçeni. Şeklini İsa’nın gözyaşından renginiyse Yehuda’nın utancından aldığı söylenen çiçekleri soruşmaya başlamış.

Köprüye yaklaşınca sola sapıyor araba. Arkasında toz bulutları bırakarak ilerliyor ormanda. Hemen arabanın camını kapatıyor sürücü. Sağda, dere içinde borcaklar açmış, sapsarı.

Biraz sonra dere boyunu izliyor orman yolu. Çevresinde söğüt ve ardıçlar yükseliyor. Yamaçlarda boş tarlalar, üç beş de taş ev. Araba eğri büğrü yolda hoplaya zıplaya ilerliyor. Solda, az yukarıda eski bir ev, önünde de yaşlı bir kadın. Sağdaysa iki ağaç deliyor gökyüzünü.

Ağaçlara varmadan, biraz uzakta duruyor araç. İniyor sürücüsü. Başını kaldırıp bakıyor. “Müthiş. Gerçekten denildiği kadar varmış. Şu en, şu boy karşısında ürpermemek elde değil” diyerek ağacın birinin gövdesini kulaçlamaya çalışıyor ama yetişmiyor kolları. Ardından elinde makinesi, uzaklaşıyor onlardan. Bir süre yukarıya doğru tarlada yürüyor sığdırabilmek için ağaçları fotoğraf karesine. Birkaç pozdan sonra dönüyor devasa ağaçların yanına ve başlıyor ağacın birinin gövdesini karışlamaya.

Sopasına dayanarak inip gelen köylü kadın,

—Adın ne senin? İn misin cin misin, kimsin? Hele de bakayım ne işin var bu dağ başında, diyor.

—Benim adım Sezer Solmaz. Birisi bana bu ağaçlardan söz etti de.

—Sen de mi katranların yaşını ölçmeye geldin, yoksa?

— Hayır. Ben onları görmeye geldim. Demek ki gelip giden oluyor buraya!

—Heye, ya. Sorduklarım ‘Ağaçların yaşını ölçmeye geldik” diyor ama kimse söylemiyor kaç yaşındaymış bunlar. Bu eve gelin geldiğimde katranlar kocamandı. Ben bir kocakarı oldum, göçüp gideceğim; maşallah bunlar hâlâ ayakta, dimdik.

—Şu ağaç 585, ötekiyse 605 yaşındaymış.

—Var mıymış demek o kadar?

—Evet. Üniversiteden hocalar gelip ölçmüş.

—Doğrudur o zaman.

—Ne demiştin, teyze, ağaçların adına?

—Biz bunlara katran deriz. İkiz katrandır bunların adı. İyi de siz katran demez misiniz?

—Biz servi deriz.

—Yoo, biz selbi diye başka ağaca deriz.

—Hangi ağaca?

—Hani, şu ark boylarında yetişen uzun boylu ağaç var ya, tahtasından domates ya da hıyar sandığı yapılırmış. İşte biz ona selbi deriz.

—Anladım. Senden başka kimse yok mu mahallede? Öteki evlerin kapısı kapalı da.

—Bir ben kaldım burada. Hayvanını satan sahile seracılık yapmaya gitti. Ne yapsınlar, hayvancılık da para etmez oldu. Şey… Cuvaran varsa, yakıver birini.

Sezer Solmaz bir sigara yakıp veriyor yaşlı kadına. Köylü de oturuyor yol kenarındaki taş duvarın üstüne. Derin bir nefes çekiyor ve üflediği dumanların ardından bakıp kalıyor.

Sezer Solmaz ise kalkıp gidiyor ağaçların yanına. Yüzünü sürüp kulağını dayıyor birinin gövdesine. “Bak, delikanlı, sen diğerlerinden farklısın. Elinde ne balta var ne burgu. Belli oluyor bizlere zarar vermeyeceğin. Anladım, ölümsüzleştireceksin bizleri fotoğraflarınla.”

Heyecanlanıyor adam. Kulaklarına inanamıyor doğa ve insana karşın yüzyıllardır ayakta kalabilmiş bu ulu ağacın konuştuğuna.

“Bak” diyor “geç otur şu taşın üstüne ve dinle dallarımın söyleyeceklerini.” Meltemle hışırdayan dalları arasından geliyor bilgece bir ses. “Latinler bize, “Cupressus sempervirens” demişler. Bazı bilim adamları, “cupressus” sözcüğünün Cyprus yani Kıbrıs’tan geldiğini söylerken diğerleriyse Apollon’un uzun boylu, yakışıklı sevgilisi Cyparissos’tan kaynaklandığını ileri sürüyor.

“Cyparissos da kimmiş” diye soruyor Sezer Solmaz.

“Eski Yunanistan’da başında kocaman çatallı boynuzları, boynunda altın kolyesi olan ulu bir geyik yaşarmış. Alnında sarılı gümüş boncuklu tülbendi pırıldayıp dururmuş. İki kulağında ise aynı büyüklükte inci küpeler. O dağ senin, bu dağ benim koşarmış koca geyik. Yabanıl da değilmiş; her eve girer çıkar, boynunu uzatıp okşattırırmış. Onu herkes severmiş ama kralın oğlu ve Apollon’un sevgilisi yakışıklı Cyparissos’tan daha fazla kimse sevemezmiş geyiği. Cyparissos en yakın dostuymuş hayvanın, canını bile verirmiş onun için. Geyiği en güzel otlağa götürür, en berrak kaynaklarda sularmış. Bazen biner üstüne dolaşırlarmış dere tepe. Havanın çok sıcak olduğu bir gün geyik, bir ağacın gölgesine, otlar arasına yatmış, dinlenip keyif sürüyormuş. Olacak ya ava çıkan Cyparissos bilmeden mızrağını saplamış geyiğe. Canı kadar sevdiği dostunun ölümüne neden olduğu için dayanamamış vicdan azabına. Ağlamış da ağlamış. Pınar olup akmış gözleri. Gözyaşları kuruyunca da intihar etmeye karar vermiş. Apollon, sevgilisini teselli etmeye çalışsa da başarılı olamamış. Acısına dayanamamış ve onu servi ağacına dönüştürmüş. Sonra da “Seni hep hüzünle anacağım. Ölümlüler için de yas simgesi ve mezarlık ağacı olacaksın” demiş.

“Tepemize konan kartallar, gölgemize çöreklenen yılanlar aktarır bize diğer servilerden duyduklarını” diyor bir başka ses.

Dallar sıraya giriyor konuşmak için. Biri, “Fenikeliler, Romalılar, Yunanlılar gemi yapımında kullanmışlar kerestemizi. Bizden tapınaklarına kapı, ölülerine tabut yapmışlar” diyor. Bir diğeri söze giriyor ve “Ölen insanların ruhu, mezarlıklara dikilen kardeşlerimizin sayesinde yükselirmiş göklere” diye ekliyor.

Köylü kadının “Ben eve kadar bir gidip geleyim” sözleri çekip çıkarıyor Sezer’i düşsel ortamdan. Hemen cebinden sigara paketini çıkarıp veriyor ona. Bin bir güçlükle oturduğu duvardan kalkan kadın, çekinerek alıyor paketi ve kuşağının arasına yerleştiriyor. “Sağ ol, evladım ” diyor ve ağır adımlarla gidiyor evine doğru.

Yaşlı servilerden diğerinin dalları dile geliyor şimdi de: “Kimse gelip oturmaz oldu gölgemize. ‘Ulu ağacın altına oturulmazmış’ diyorlar. Nerden çıktıysa bu laf! Korkutuyorlar bizi. Hele omzuna baltasını atmış, bir köylü gördük mü korkudan tir tir titremeye başlıyoruz. Bazen şehirliler de geliyor, burgu ile gövdemizi deliyor, içimizden parçalar koparıp alıyor sonra bir kazık çakıveriyor açılan deliğe.”

Diğer servi söze karışıyor. “Biz üç kardeştik. En büyüğümüzü, en düzgünümüzü, o yakışıklı ağabeyimizi kestiler bundan altmış yıl kadar önce. Elimiz kolumuz bağlı, kan ağlayarak seyreyledik kesilişini. Köydeki caminin onarımında kullanılacağını anlamıştık kesicilerin konuşmalarından. Bilmem orda bilmem başka yerde kullandılar. Aha bak, şurada ikimizin arasında duruyor kurumuş, kocaman kütüğü.”

İkiz katranlardan gelen büyüleyici sözler, alıp bambaşka dünyalara götürüyor Sezer Solmaz’ı. Sevgilisini kaybeden Apollon’u düşünüyor ve hüznüne ortak olmak istiyor. Kyrinas’ı Kelenderis’ten Kıbrıs’a götüren gemilerinden birine binerken düşlüyor kendini. Ardından onun dünyalar güzeli kızı Myrrha’yı görüp tanışıyor. Daha sonra da Eski Mısır’a kadar uzanıyor. Orada da Tanrıça İsis’i, kocası Osiris’in tabutunu taşırken görüyor.

Yaşlı kadın, “Otur şu duvarın başına. Bak sana ayran getirdim. Karnın açsa bulgur pilavım da var” deyince, dönüp geliyor, Sezer tarihî yolculuğundan.

—Sağ ol, anacığım. Aç değilim ama ayranını içerim.

“Koruyun, bizleri. Ağamızın başına gelenler bizim de başımıza gelmesin” diyen hışırtılar geliyor servilerin dallarından…

Sezer Solmaz, yaşlı teyzeye teşekkür edip ayrılırken son kez varıyor ağaçların yanına. “Söz veriyorum sizlere” diyor “Yetkililerle konuşup koruma altına alınmanız için elimden geleni yapacağım. Ama başarabilir miyim bilemem.”

Yeşil devler fısıldaşırken aralarında, bir hüthüt kuşu gelip konuyor daha genç olanının dallarından birine…

 
Toplam blog
: 95
: 1738
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..