​ Peyote'de ilkbahar - Bölüm 20 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mayıs '09

 
Kategori
Öykü
 

Peyote'de ilkbahar - Bölüm 20

Peyote'de ilkbahar - Bölüm 20
 

arkası yarın...


Bölüm 20 - Kelebeklerin Sessizliği

- Şu senin karabiberli votkadan kaldı mı Sebasti?

- Var biraz Bay Dirim. Hayırdır sabah sabah?

- Yok bir şey. Getir bakalım da içelim. Ben sana yeni bir şişe alırım sonra.

- Ne demek efendim. Lafı mı olur? Bir daha böyle demeyin rica ederim.

Dirim, Sebasti’ye gülümsedi ve ardından bilgisayarına açılmasını söyledi,

- Bilgisayar, açıl lütfen.

Bilgisayar güvenli modda açıldı ve normal moda geçmek için Dirim’i sorgulamaya başladı:

- Açılmamı isteyen ses sahibime ait olmayabilir. Güvenliğiniz için bir kaç soru sorduktan sonra açılacağım.

Lütfen yanıtlayın: En sevdiğim araba..?

- Z16. Off! Açıl artık! Görmüyor musun bitkin bir haldeyim. Hayata küsmüş bir zavallıdan nasıl düzgün bir ses beklersin?

- Komşumun köpeği..?

- Marzim. Haydi, yapma! Yeter artık.

- En sevdiğim meyve..?

- Yeşil erik.

- Bilgiler doğrulandı. Açılmam için bir kaç saniye bekleyin lütfen.

Sebasti, açık duran kapıya sağ elinin işaret parmağını kullanarak iki kere vurdu ve bu vuruştan çıkan ses Dirim’in kulak zarına ulaşmadan kapıdan içeri girdi. Zaten amacı içeri girmek için izin istemek falan değildi. Sadece “Geliyorum, haberin olsun, “ türünden bir uyarıydı.

- Votkana kiraz veya vişne suyu gibi bir şey ister miydiniz Bay Dirim? Acılığını alır.

- Yok sağol Basti. Böyle iyi.

- Oldu o zaman. Afiyet olsun.

Sebasti, sözleri bitmesine rağmen Dirim’in başında dikilip duruyordu.

- Tamam gidebilirsin Basti. Çok sağol.

- Oldu beyim.

- Ne diyeceksin?! Ne dikilip duruyorsun başımda öyle?!

- Bir sıkıntınız mı var diye soracaktım.

- Sor o zaman.

- İşte sordum ya. İlahi Bay Dirim.

- Evet. Bir sıkıntım var. Hatta bin sıkıntım var. Yardım mı edeceksin?

- Yok. Ben şey için sordum. Yani, yok olur mu canım? Bir yardımımız olursa ederiz elbet.

- Sağol Basti. Beni biraz yalnız bırak yeter.

- Peki beyim. Sen nasıl isterseniz.

- Kapıyı da kapar mısın?

Dirim, votkadan bir yudum aldı ve çekmecesinden sıkıntılı günlerde içmek için sakladığı Ck1 aromalı purosunu çıkardı. İki ay önce iyi para ödeyerek aldığı beşli paket hiç eksilmemiş olarak duruyordu. İçlerinden birini özenle çıkarıp dudaklarının arasına götürdüğü anda ateşinin olmadığını fark etti. Bir daha Sebasti’yi çağırmak istemiyordu. Gidip birilerinden ateş bulmaya da üşendi ve puroyu tekrar yerine koydu.

- Bir adet mesajınız var. Bilgisayar, açıldığından beri kendisiyle ilgilenmeyen Dirim’in ilgisini çekmeyi başarmıştı.

- Bakalım kimden gelmiş. Demek Elektrik İdaresi... Ne zamanmış son günü faturanın? Yarın mı? Hemen yatıralım o zaman sevgili bilgisayar. Bankadaki hesabımdan fatura tutarı kadar al ve Elektrik İdaresine yatır. Makbuzu da e- mail kutuma yolla. Emri alan bilgisayar Dirim’den kimliğini okutmasını istedi. Dirim denileni yaptı ve ardından okuyucuya şifresini yazdı. Para yatmış makbuz alınmıştı ama bekleyenler arasında 256.178’inci sırada olduğu için Dirim’in e- mail kutusuna ancak birkaç saat sonra ulaşacaktı.

Yapacak fazla işi olmayan Dirim’in son zamanlarda çokça olduğu gibi canı sıkılıyordu. Peyote’nin varlığını bildiği halde şantiye işleri ile uğraşmak gerçekten can sıkıcıydı. Zaten her bilgisayarını açtığında aklına gelen tek şey Peyote ve Küçük Kanat oluyordu. Sıkıntıdan kurtulmanın yolunu biliyordu ve bildiğini de yaptı.

Peyote’ye geldiğinde kendisini uyurken buldu. Bunu yine Küçük Kanat yapmış olmalıydı ama o neredeydi? Dirim yatağından kalktı ve masanın üzerinde içi iri papatyalarla dolu vazoya dayanmış duran bir not gözüne takıldı:

Bir gün Yer Tanrısı diyar diyar dolaşırken bir Kızılderili köyüne gelmiş. Hakim tepede bir kayanın üzerine oturup köydeki insanları izlemeye başlamış. Uzun uzun izledikten sonra halkının mutlu olduğuna karar vermiş. Herşey yolunda görünüyormuş. Ama bir şey eksik diye düşünmüş Tanrı. Öyle bir şey yaratayım ki demiş kendi kendine, daha önce yarattıklarımdan çok daha güzel bir şey olsun. Bu mutlu köye daha da mutluluk getirsin. Bunun üzerine almış eline torbasını, düşmüş yollara. Dere tepe dolaşmış elinde torbasıyla. Peyote’nin en güzel yerlerindeki en güzel çiçeklerin renklerini koymuş torbasına. Sonra, en yumuşak çiçek yapraklarını ve gökkuşağının renklerini de atmış içine. Son olarak da en güzel öten kuşların seslerini koymuş ve köyün yolunu tutmuş. Köye geldiğinde torbasının ağzını açmış. Binlerce kelebek torbasından köye doğru uçmaya başlamış. İnsanlar hayatlarında ilk defa gördükleri bu güzel uçan böceği o kadar beğenmiş ki, onun adına mutluluk şarkıları söylemeye başlamışlar. Fakat diğer hayvanlar ve özellikle kuşlar bu durumdan pek hoşlanmamış. Tanrıya sitem etmişler: Kelebekler çok güzel, bu haksızlık değil mi Yer Tanrısı? Biz ise artık insanlar için güzel değiliz. Hiç olmazsa o güzel sesimizi geri ver, demiş ötücü kuşlar. Tanrı iyice düşündükten sonra onlara hak vermiş ve kelebeklerin sesini geri alıp eski sahiplerine iade etmiş. İşte o günden beri KELEBEKLER SESSİZDİR...

Bunu okuyan Dirim sessizliğini bozdu: Küçük Kanaaaat!

Çok geçmeden Küçük Kanat kapıdan içeri girdi,

- Geldin demek. Ben de arka tarafta kurduğun tüm tuzakları bozmakla uğraşıyordum. Burayı biraz daha tavşancıl bir hale getirmeliyiz değil mi?

- O ne demek? diye sordu Dirim.

- Bilmiyorum, dedi Küçük Kanat. Öyle bir şey işte. Çok sıkıldım sen yokken. Önce kasabaya gittin, sonra geri dönüşün ve yanımda kalman çok kısa ömürlü oldu.

- Bu yüzden mi kelebeklere benzettin beni?

- Hayır hiç sesin çıkmadığı için. Anlat bakalım kasabada neler yaptın, neler gördün?

- Bir sürü gözü dönmüş insan gördüm. Tek bildikleri kavga etmek ve tek önem verdikleri para. İnsanlar birbirine yalan söylüyor, hayvanlara eziyet ediyor, zevk için onları hatta birbirlerini öldürüyorlar. Gökyüzündeki yıldızlar bile küsmüş onlara —ki buradan çok daha az yıldız gördüm orada.

- Ne kadar kötü, dedi Küçük Kanat saçındaki tüy ile oynarken.

Dışarıda batmak üzere olan güneşin kızıl ışıkları her defasında yaptığı gibi yeryüzünün en sevdiği köşelerini ateş rengine boyamakla meşguldü. Çam ağaçlarının yeni sürmüş açık yeşil sürgünlerini, çimenleri ve derenin suyunu boyadıktan sonra kulübenin küçük penceresinden içeri girmişti. Küçük Kanat’ın beyaz tüyünü boyamak için az vakti kaldığını biliyor ve sabırsızlanıyordu. Sonunda Küçük Kanat elini tüyden çektiğinde, güneş son ışıklarını Peyote’ye gönderdi ve ertesi sabaha taze ışıklar toplamış olarak geri dönmek üzere veda etti.

Sessiz geçen zamanların acısını çıkarırcasına saatlerce konuştular. Küçük Kanat, Kurt İzi’nin göğsüne başını koymuş, sağ elini de onun beline dolamıştı. Kurt İzi sağ eliyle Küçük Kanat’a sarılmış, sol eli onun rüzgar saçlarının arasında dolaşırken gökyüzündeki yıldızları seyrediyordu.

- Benimle Mohavk’a gelecektin? diye sordu Küçük Kanat başını kaldırıp Kurt İzi’nin gözlerine bakarak.

- Ne zaman istersen, dedi Kurt İzi.

- Peki, dedi Küçük Kanat. Hep orada kalır mısın benimle? Hem senin olmadığın zamanlar canım sıkılmaz.

- Kalmak mı? Bilmem ki, dedi Kurt İzi. Buraları kurmak için o kadar uğraştıktan sonra...

Bu cevap Küçük Kanat’ın pek hoşuna gitmemiş olacak ki başına önüne eğip somurtmaya başladı. O gece bir daha hiç konuşmadılar. Birbirlerine sarılıp sessizce uykuya daldılar. Çimenler yastık, yıldızlarla dolu gökyüzü yorgan olmuştu onlar için.

Dirim Sebasti’nin sesiyle irkildi,

- O kafanızdaki de ne Bay Dirim? Sebasti gevrek gevrek gülüyordu.

- Ben sana beni yalnız bırak dememiş miydim Basti?! Dirim bir yandan Sebasti’ye kızarken diğer yandan kapüşonunu çıkardıktan sonra Peyote’nin karanlığına alışmış gözlerini gün ışığına alıştırmak için kırpıştırıp duruyordu.

- Bir isteğiniz var mı, diye soracaktım Bay Dirim. Kızmayın canım. İyi misiniz siz?

- İyiyim.

- Votkanız duruyor daha.

Dirim kalan votkayı bir dikişte içtikten sonra öyle bir bakış fırlattı ki, neredeyse Sebasti’nin gözü çıkıyordu.

 
Toplam blog
: 30
: 777
Kayıt tarihi
: 01.11.08
 
 

Elektronik mühendisiyim. Peyote'de İlkbahar adlı romanın yazarıyım. Özel bir şirkette iş birimi müdü..