- Kategori
- Siyaset
İnsanlara Kıymayın Efendiler

“Devlet böyyüktür” lafı zihnimin en ücra köşelerine yerleşmiş ender laflardan birisidir. Bu lafın sahibi Sayın Demirel, bir zamanlar “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” demişti. Aynı Demirel devletin başında geçirdiği onca yılın deneyimi ile malumunuz çok iyi bilmektedir kendisi her şeyi ve bu sayede bir bilen olma ünvanına nail olmuştur. Zamanın Hakkari Valisi Esat Canan’ın Derecik’te 1994 yılında öldürülen 12 kişi ile ilgili olayı Demirel’e iletmesi ve sonrasında Demirel’den almış olduğu o en yalın cevap “Devlet adam öldürmez” şeklinde oluyordu.
“Devlet adam öldürmez.”
Bizde bu lafı alıp kulağımıza küpe olarak taktık. Ama insan sormadan edemiyor işte “Neden devlet adam öldürmez?” Yanıtı gayet basit. Demirel vari bir yanıt vermek gerekirse “Devletin silah tutacak eli, kolu mu varki devlet adam öldürsün?”. Öyle ya, devletin silahı tutacak eli de yok, kolu da yok. Doğru lafa ne denir!?
Devlet deneyimi dünya üzerinde bütün liderlere rahmet okutacak cinsten olan Sayın Demirelimizi bir kenara koyalım ve dönelim şu son günlerdeki iddialara bir göz atalım.
18 Temmuz 2009 tarihli Taraf Gazetesinin manşetini okuyanınız var mı? Okumadıysanız mutlaka okuyun derim. İlginç bir iddiayı sür manşete taşımıştı Taraf Gazetesi. Ve bizlerde bu sayede memleketin gerçek gündeminin ne olduğunu bir kez daha somut olarak gördük. Gördük ve bir kez daha için için utandık halimizden.
Nasıl bir ruh halinin toplum yaşamı üzerinde hegâmonya kurduğunu, kurmaya çalıştığını ve hegâmoyasını sürdürebilmek adına her yol mübahtır şiarı ile insanları adeta kıyıma doğru sürdüğünü ibretlik bir şekilde anlamaya çalışıyoruz. Ve gün geçmiyorki yakın tarihimizin, yani şunun şurasında bir on yıl veya on beş yıl öncesinin kanlı günlerini tekrar ve tekrar sorgulama gereksinimi duyuyoruz. Çünkü dedik, 1990’lı yıllar kanlı gün dehlizlerindendir. Karmaşanın, kimin kimi neden ve niçin öldürdüğünün tam da anlaşılamadığı ve her gün onlarca kayıp insan haberlerinin ortalıkta kol gezdiği günlerdi. Bu günlere ulaşmış o zamanın kayıpları ve bir tarafa hep nakşolmuş o Renault marka beyaz Toros binek araç. Kimler geçmiş içinden ve içinden geçenler bir daha geri dönmemiş. Biliyoruz işte o günlerin kara tablosunun bize neler anlattığını. Bizi kimsenin kandırmasına gerek yok. Güneş balçıkla sıvanır mı? Ama sıvamaya çalışıyorlar işte tıpkı Sayın Demirelimiz gibi. Hayatının yarısından fazlasını güneşi balçıkla sıvamak üzerine adamıştı Demirel, malumunuz.
Bakın ben demiyorum, Hakkari’nin o zamanki vali beyi diyor. “Derecik’teki olay bir iddia değildir, herkes tarafından bilinen bir gerçektir.” Hani şöyle düşünüp “O zamanlar karanlık dönemlerdir ve karanlık dönemde yaşanan onca faili meçhul cinayet vardır, sapın samanla karıştığı bir dönemdir, bir kalem geçelim o dönemi ve hayatımızda, ülkemizin geleceğine dair daha güzel şeyler düşünelim.” Olabilir efendim. Unutalım o günleri. Nasıl unutacaksak?
Vartolu Yusuf geldi aklıma. Ortaokulda okurken yılın ikinci yarısı gelmişti sınıfımıza. Kürttü kendisi ve doğru dürüst Türkçe konuşamazdı. Türkçeyi hayli kaba bir şive ile konuşur ve diğer öğrencilerin alayına mazhar olurdu Yusuf. Ve bir gün Fen Bilgisi öğretmenimiz Emine Hanım Yusuf’a neden İstanbul’a geldiğini sormuştu. Yusuf hepimizin kanını donduran ve bir daha unutması imkânsız başından geçen kısa hayat hikâyesinden kesitler sunmuştu. En son sunduğu kesiti ise abisinin köyün ortasında nasıl öldürüldüğüne dairdi. Abisinin cesedini gömdükten sonra soluğu İstanbul’da almışlardı. E hadi unutalım. Ama bir yol söylesinler bu acıların nasıl unutulacağını. İnsanlar öldürülüp öldürülüp bir yerlere atılırken ve bu topraklar kendi halkının kanı ile sulanırken bu acıların unutulması olası mı?
Unuttuk mu 12 Eylül öncesi öldürülen onca bilim insanını? Nasıl unutulabilirki? Böyle bir şeyin olasılığı bile yok.
Ruhumuzu ferah tutmakta yarar var işte. Kendimizi avutalım. “Devletimiz adam öldürmez”.
Bir bilen söylüyor bu lafı ve biz ondan daha mı iyi bileceğiz? Bilemeyiz tabi. O söylenenler, itirafçıların iddiaları hepsi hava cıva. Ya şu son “dalgakıran” isimli gizli tanığın söyledikleri, acaba onlarda mı yalan? Sonuçta komando. Görmüş işte her şeyi. Cesetlerin gömüldüğü yerde kurban kesmiş ve bu esnada gömülen cesetleri görmüş. Bu durumu felaket olarak nitelemeyeceksek, neyi felaket olarak niteleyebiliriz? Bu topraklarda yaşayıp bu olayları gören ve bu olayların kaynağını bilen için bu topraklarda yaşamanın ne denli zor olduğu somut bir gerçeğin ta kendisidir. İnsanımıza kıydılar işte. Daha ötesi var mı? Gençlere kıydılar.
1987 yılıydı ve o yıllarda ilk kez Zülfü Livaneli konserine gitmiştim. Yasaklardan sonra ilk konseriydi Zülfü Livaneli’nin. Gülhane Parkında vermişti bu konseri Zülfü Livaneli. On binlerce insan Zülfü Livaneli’nin şarkılarını söylüyordu hep bir ağızdan. Zülfü Livaneli yalın bir şekilde “İnsanlara kıymayın efendiler” demişti. Bu cümle o denli yalın bir şekilde söylenmiştiki ne yalan söyleyeyim aradan geçen onca zaman olmasına rağmen halen o cümle yüreğimin bir yerlerindedir. Bu ülkenin efendileri insanlarına hiç durmadan kıydılar işte. Hiç durmadan kıydılar. Sanatçılarının o masumane istekleri dahi bir kez olsun bu ülkenin efendilerinin kulaklarının içini gıdıklamadı. Ne oldu sonuç? İşte ortada. Hızla yok olmaya doğru evirilen bir toplum. Doğrusu bu. Hızla, durmaksızın. Hangi teori ve ideoloji bu gün gelinen şu noktanın somut açıklamasını yapabilir. Buyurunuz efendim, söyleyiniz. Ne ile açıklanır bu gelinen noktada toplumun dibe vuruş alametleri?