- Kategori
- Gündelik Yaşam
İnsanlık halleri...

Ömrünün yarısı hüzünle geçmiş, "neşe" dağıtıcısı; ışık içinde uyu e mi?
Bazen bir şey gelir yüreğinin tam ortasına; kurşundan ağır, kezzaptan keskin; “mıh” gibi çakılır! Sök sökebilirsen…
Öteye itersin kıpırdamaz, beriye yekinirsin kımıldamaz! Taş desen taş değildir, dert desen dert değil! Tanımlayamaz, adlandıramazsın. Sırtını ona verip; yaslanamazsın da! Acıtır, ağrıtır, deler…
Bazen bir şey gelir boğazının tam ortasına; her yanı çivi başlı topuz gibi yuvarlak ve delici; “tırk” der durur! Yutkun yutkunabilirsen…
Üstüne su içsen ileri gitmez, öğürsen beri gelmez! Takılır oraya namussuz, milim ilerlemez! Adını koyamaz, tadını alamazsın... “Varsın dursun orada” deyip; kaygısız da kalamazsın. Yakar, yandırır, kanatır…
Bazen bir gülle düşer beyninin tam ortasına, ateşten mütevellit, ziftten kara, zehirden zemberek; “zıkkım” gibi yerleşir! Unut unutabilirsen!
Ötelesen öteye gitmez, üstüne varsan elin yetmez. Dokunamaz, donduramaz, kovamazsın. Yanından geçeyim, görmezden geleyim, desen olmaz. Kendine çeker seni, girdabına düşersin… Dönendirir, ağlatır, uğundurur…
Bazen bir karaltı peydahlanır ruhunun orta yerinde, hışırtısız esen yel gibi tülleniverir; simsiyah! Üflesen nefesin yetmez, silkelesen gücün el vermez. Açsan pencerelerini sonuna kadar, beş para etmez. Bütün ışıkların emicisi “kara delik” gibidir, aydınlık nedir bilmez! “Yaşam yiyendir” adı; ama ömründen bir katre bile götürmez! Öyle kara, öyle bildik, öyle aşina… Öyle sendendir ki; “git” diyemezsin…
Sonra…
Sonra bazen…
Bazen bir sevinç gelir yüreğinin tam giriş kapısına, ışıl ışıl parlayıverir; buyur edersin; şenlenir her yer. Elinde çiçekler, gözlerinde yedi iklim bayram eder tüm benliğin. Yüreğinin pencerelerine bayraklar asarsın, taklar kurulur, şenlik havası eser dört bir yanda. Gitmesin istersin; temelli kalsın, evi bilsin yüreğini… Kalmaz, uzun da durmaz… Aranır, yoklanır, bakınırsın…
Bazen neşeye takılır ayağın! Sendelersin, ama bir de bakarsın ki; sana gülümseyen bir minik surat olur ayağına takılan şey! Tutup kaldırırsın yerden, avuçlarına sığacak kadar küçük, miniktir. Sihirli bir şeydir vesselam! Parlak, bir avuç konfetiye dönüşür kimi kez, cıva gibi hareketli, kıpır kıpırdır; dur durak bilmez; peşi sıra koşuveresin gelir. Hüzün yağmurlarına tente olur; keder ağlarına süpürge. Hep peşi sıra gidesin gelir; ama izini kaybedersin… Kim bilir bir daha ne zaman ayağın takılır bilemezsin… Umutlanır, gözler, gönüllenirsin…
Bazen öfke gelir öteden! Toplamış tüm savaş baltalarını, bileylemiş tüm keskin aletleri çıkıverir karşına, tutuşturur hepiciğini ellerine! Vurup kırmak; kırıp dökmek; döküp devirmek ne doyumsuz bir haz olur, alır başını; başları yerle yeksan edersin… Öfkeyle kalkan zararla otururmuş ya; zararın bini bir para etmez o anda; keskin sirke, kabına sığmaz delilik, doğal afet, kara nefret oluverirsin! Bereket, o uzun durmaz benlikte(!) Gittiğinde; “keşke hiç gelmeseydi” dersin… Ah eder, pişmanlık çeker, tüh dersin…
Bazen, bir resimden veya bir yazıdan yahut da bir çizgiden gıdıklanır beynin, bir gülme tutar durduramazsın! Kahkahaya boğulur tüm kıvrımların, algı merkezi coşkunun evi olur çıkar. Nereye baksan mizah görür, neye dokunsan kahkaha duyar, nereye burnunu soksan gülümsemenin kokusunu alırsın. Capcanlıdır renkleri, zeka pırıltıları uçuşur etrafta, fişek gibi hissedersin, ebesini bel..yecek kadar güçlüsündür hayatın! İşte onu bırakmazsın. Bağlarsın ayaklarından bir köşeye, çok uzağa salmazsın(!) Salmamalısın…
İnsanlık halleri işte…
Değil mi ki; bütün duygular bizim!