- Kategori
- Haber
İşkence insanlık suçudur, toleransı olmamalı

İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR. GEREKÇESİ OLAMAZ.
Sovyetler Birliği dağılmadan önce komünizmi getirecekler diye devrimciler; gözaltında ve cezaevlerinde işkence görürlerdi. Ölenler ölür ölmeyenler sakat kalırlardı. Bu işkenceler o kadar çok yapılırdı ki sağır sultanlar bile Türkiye’de işkencenin varlığını hissederdi.
Siyasi iktidar her zaman olduğu gibi inkar politikasını sürdürürdü.
Adli Tıp doktorları ise ; çıplak gözle bile görülebilen işkence izlerine karşın, işkence görmemiş raporları verirlerdi. Çünkü raporları silahlı polislerin yazında yazarlardı. (ellerinde otomatik silah bulunan) Açılan davalar sürüncemede bırakılarak zaman aşımından düşerdi. İşkenceci bulunamaz, ya da teşhis edilemezdi, ya da kimin tarafından yapıldığı belirlenemediği için davalar sonuçsuz kalırdı. Ölen ölür sakat kalanlar yaşam boyu bu acıyı taşırlardı. İşkencecilerin yaptıkları hep yanlarına kar kalmıştır.
Komünizm tehlikesinin yerini bölücülük, asker, polis katili gibi kavramlar aldı.
İşkenceciler yine iş başında. Geçen hafta ortasında Balıkesir’de Bor İşletmesinden çıkarılan işçilerin eylemi vardı. İşten çıkarılan arkadaşlarının geri alınmasını istiyorlardı. Sen misin bunu isteyen, polisler o kadar acımasız saldırıyorlar ki, anlamak olası değil. Bu öfke, bu kin bu acımasızlık nedir?
Belki yere düşen kadın annesi, belki eşi, belki bacısı, belki teyzesi, belki halası.Gözü dönmüşcesine vuruyorlardı. Öyle şartlandırılmışlar. Eylem yapanlar bölücü, asker, polis katili. O halde vurun abalıya.
Bunlar nereden mi çıktı. Engin Ceber’in kendisine ve arkadaşlarına yapılan işkenceyi anlatan mektubunu okudum, insanlığımdan utandım. İşkencenin hiçbir gerekçesi olamaz. İşkence bir insanlık suçudur.
Engin Ceber’in öldürülmeden önce kaleme aldığı mektup; Milliyette yayınlandı.
İşte o mektup
Çeber, mektubunda şu ifadelere yer verdi:
“Ben ve Özgür Karakaya, Cihan Gül, Aysu Baykal, 4 kişi 29.9.2008 tarihinde Metris T tipi hapishanesine sevk edildik. İlk geldiğimizde askerin çırılçıplak soyma saldırısından başlayarak bizlere (Özgür Karakaya, Cihan Gül ve ben Engin Çeber’e) dayak atmaları. Bizi cezaevine getiren polislerin, askere, ‘bunlar asker öldürüyor’ gibi yalan yanlış sözlerle, askeri ve görevli gardiyanları bize karşı kışkırtmaları sebebiyle, askerin saldırmaları. Bizleri coplarla, içeriye, infaz koruma memurlarına teslim ettiler.
Sonra karantinaya koydular, adlilerin arasına. Sabah sayımında, bu sefer de gardiyanların saldırısına maruz kaldık. Bu saldırılar da sabah, akşam sayımlarında yapıldı. Bu saldırılar, tahta sopalarla vurmalar, ufak demirlerle vurmalar, vücudumuzun her tarafına, kafamızdan aşağıya soğuk su dökmeler, bulaşık sabunu dökme. Sonrasında da sopalarla saldırıya devam etmeleri.
Memura veremedi
Üçüncü gün de bizi birbirimizden ayırdılar. Adli tutukluların arasına koydular. Yeni koğuşlarda sayımı aynı şekilde oturarak veriyoruz.
Cuma akşamından beri yeni yerimizdeyiz. Saldırı 2 gündür durmuş durumda. O saldırılardan bizde iz kalan morlukları gösterebileceğimiz, tedavi ettirebileceğimiz hiç şekilde hastanede servise çıkartılmadık.”
Savcılık tutanağına Çeber’in mektubunun sonunda tahliyesini istediği yansıdı. Ancak, Çeber, mektubu kaleme aldığı pazartesi gününün akşamı yeniden işkence gördü. İşkence sonraki gün de devam etti. Çeber, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.
Çeber’in dilekçeleri savcılığa ulaştırmakla görevli memur tarafından da dövüldüğü için savcılığa mektup yoluyla ulaşmayı denediği anlaşıldı.
Umarım insanlık suçu olan işkence son bulur. Bu davada işkenceciler hak ettikleri cezayı alırlar. Bu ülkenin bir yurttaşı olarak işkence utancından kurtuluruz.