- Kategori
- İnançlar
İslam'da özgür irade

7/11 Evet, gerçekten de sizi yarattık, sonra size biçim verdik; ve sonra meleklere: “Âdem'in önünde secde edin!” dedik
İslam’da Özgür İrade
İrade, tarihin her aşamasında dinin ve felsefenin temel tartışmalı konusu olmuştur. İnsanın var oluş gerekçesini dert edinen din ve felsefenin ortaklaştığı ve aynı zamanda ayrıştığı en temel sorular,’ Neden’ ve ‘Nasıl’ sorularıdır. Yani insanlığın düşünsel edinimlerinin büyük soruları olan Neden-Nasılların cevaplarını iradeye dokunmadan cevaplamak mümkün değildir. Bundan dolayı her düşünsel ve dinsel akım gibi İslam’da da en tartışmalı konu irade olmuştur.
İslam tarihinin ve İslam içi bölünmenin nirengi noktası “özgür irade”yi algılaması ve iradeye bakışıdır. Bundan dolayı gerek mezhepler gerekse iktidarlar özgür iradenin karşısına kader-kazâ ikilisini çıkarmıştır. Böylece ana bölünme artelleri bu tartışmadan çıkmış olsa da elbette bazı ayrıntılardan dolayı sayıları meslekten tarihçiler için bile muamma olan mezhep, tarikat, yol ortaya çıkmıştır. Yazımızın kapsamını hayli aşacağından dolayı detaylara girerek İslam içindeki tüm bölünmelere değinmemiz mümkün değildir. Ancak 1500 yıllık İslam tarihinde İslam’ın egemen din kabul edildiği coğrafyada Kur’an ve Muhammed sünnetinin, iktidarlar için ne menem bir ideolojik hegemonya aracına dönüştüğünü en iyi irade üzerine yapılan tartışmada görmekteyiz.
İslam tarihinin ilk ve hiç bitmeyen iktidar çatışmasının öncülerinden Muâviye b.Ebu Süfyan, icraatını meşrulaştırmak amacıyla kader inancını cebir(Yaşanan her şeyin Allahın iradesinin tecellisidir ilkesi) doğrultusunda yorumlayarak kendisini devlet başkanı yapanın ve icraatını yaratanın, Allah olduğunu; dolayısıyla bütün işlerinde isabetli davrandığının kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.
Buna karşılık Ali ise, her şeyin kazâ ve kadere göre değiştiğini; ancak kaderin insanları icbar altında bırakmadığını, fiillerini hürriyet içinde gerçekleştirdiklerini, aksi takdirde mükâfat veya cezanın adalet ilkesiyle bağdaşmayacağını söyler. Öte yanda İslam’da insanın irade koymada özgür olduğunu savunan akımlar ; “Kâinata dair ilâhi ilmin Levh-i mahfuza yazılması insanları fiillerinde icbar altında bırakmaz. Nitekim insan Levh-i mahfuzda ne yazıldığını bilmeden kendi hür iradesine göre davranır.” tespitlerine Kuran’dan birçok dayanak sunmaktadırlar.
Tüm dinlerde olduğu gibi İslam’da da insana bakışı en iyi o dinin yaratılış tasviri ortaya koymaktadır. Örneğin Hıristiyanlık, insanın oluşumunu ve dünyaya gelişini günah olarak tanımlamakta ve günahlarından arınarak Tanrı’ya ulaşıp yok olmayı insanın önüne hedef, aynı zamanda görev olarak koymaktadır. İslam’a göre ise ana rahmine düşen cenine dördüncü aydan (kimilerine göre kırkıncı gün) sonra ruh üflenmektedir. Masum ve günahsız olarak dünyaya gelen insan, tercihleriyle, amelleriyle yani yapıp ettikleriyle ya kokuşmuş çamur olarak simgelenen en aşağılık mahluk(15/26 -GERÇEK ŞU Kİ, Biz insanı ses veren balçıktan, biçim verilebilir, özlü, kara bir balçıktan yarattık), ya da enel-hak olmayı hedefleyen insan-ı kamil olarak yeryüzündeki görevini tamamlar.
Tanımlanan bu geniş skalada kendi konumunun ne olacağına tümüyle insanın iradi davranışları belirlemektedir.(7/11 -Evet, gerçekten de sizi yarattık, sonra size biçim verdik; ve sonra meleklere: “Âdem'in önünde secde edin!” dedik.)
Kuran’ın en derinlikli mealini yaptığını düşündüğüm Muhammed ESED İslam’ın yaratılış anlayışını betimleyen Âdem-Havvâ kıssasını şöyle yorumlamaktadır:“Âdem ile Havvâ kıssasının, gerçekte, insanoğlunun kozmik kaderi ya da durumunun temsîlî bir anlatımı olduğu açıklık kazanmış oluyor. O ilk safiyet, masumiyet döneminde insan, kötülüğün varlığından ve dolayısıyla eylem ve davranışları için var olan sayısız imkan arasında her an bir seçim yapma gerekliliğinden haberdar değildi. Diğer bir ifade ile, başka bütün hayvanlar gibi sadece içgüdülerinin gösterdiği yolda yaşayıp gidiyordu. Yine de bu safiyet, madem ki bir erdem değil de yalnızca bir varoluş şartı durumundaydı, o halde, insan hayatına statik bir nitelik veren ve böylece insanı ahlakî ve zihnî gelişimden alıkoyan bir nitelikti. İnsanda Allah'ın buyruğuna karşı direngen bir itaatsizlik eylemi olarak simgelenen bilinç gelişimi ya da bilinç/duyarlık sıçraması, bu statik durumu bir anda değiştirdi; bu uyandırılmış bilinçtir ki, onu, sadece içgüdüleriyle yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp bizim şu bildiğimiz, tüylenmiş, gelişimini tamamlamış insan özüne -eğriyi doğruyu ayırd edebilme ve dolayısıyla hayatta tutacağı yolu seçebilme yeteneğine sahip sahici insana- dönüştürdü. Bu itibarla, en derin anlamıyla Düşüş temsîli hiçbir zaman bir gerileme, yozlaşma olgusunu değil, tersine, insanın gelişip olgunlaşma sürecinde yepyeni bir evreyi, ahlakî bilince uyanma evresini tasvir etmektedir. “Ağaca yaklaşma”yı yasaklamakla Allah, insanoğlunu eğri davranma imkanından haberdar etmekle kalmadı, dolayısıyla, kendi irade ve ihtiyarıyla doğru davranma imkanını da bahşetmiş oldu ona. Ve böylece insan, kendisini doğal güdü ve sezgileriyle yaşayan diğer bütün yaratıklardan ayıran özgür ve ahlakî bir iradeyle donanmış oldu.”
İslam dairesinden insana dair tanımlara baktığımızda Allah’ın insana üflediği şey, külli iradenin bir damlası sayılacak beşeri iradedir. Bu beşeri irade aynı zamanda ona verilen bir görevdir. Bu görev, yeryüzüne gönderilen mahlukların en şereflisi (eşrefi mahluk) insanın, Allah’ın halefi olarak yeryüzünde aklını kullanarak, tüm yaratılanların barış içinde yaşadığı adaletli bir düzen kurmasıdır.(21/105 VE GERÇEK ŞU Kİ, [insanı] uyarıp öğüt verdikten sonra hikmetlerle dolu bütün ilahî kitaplarda yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarımın varis olacağını kaydettik;)
İslam’ın öz kaynaklarına göre Allah insanı iyi veya kötü işler yaparken özgür bırakmıştır; ancak sorumlulukta yüklemiştir. İşte Kuran’da yapılan şey, bu sorumluluklarla beraber, verilen bu özgürlüğün doğru kullanılmadığı durumda yeryüzündeki sürenin dolmasından sonra olabileceklerin hatırlatılmasıdır. “Şöyle ki, bizâtihî “Allah” kavramı, O'nun sonsuz ilim sahibi olmasını öngörür; ahlak ve ahlakî sorumluluk kavramları ise insanın serbest iradesini varsayarlar. Eğer Allah dileseydi her insan dürüst ve erdemlice bir hayat sürdürmek zorunda kalırdı; ama bu, insanı serbest iradesinden yoksun bırakmış olur ve ahlakı asıl anlamından koparırdı.”(6/131 -Gerçek şu ki, bir toplumun fertleri [doğru ile eğrinin anlamından] habersiz olduğu sürece Rabbin o toplumu yaptığı yanlışlıklardan dolayı asla yok etmez: 6/132 -zira herkes, ancak [kasıtlı] eylemlerinden dolayı yargılanacaktır; ve Rabbin, onların yaptıklarından habersiz değildir.)
İslam’ın ilk iktidar çatışmasından günümüze, çatışmanın sosyal ve felsefi ayrılığın nirengi argümanı insan iradesine bakıştır. Muâviye’den günümüze iktidarların insana bakışı çok küçük değişiklik göstermiştir. Örneğin bugünkü Türkiye’de iktidar olan anlayış her fırsatta “milli irade” demektedir. Bunun anlamı kendisine biat edenleri (laikçilerin çoğunlukla yanlış yorumladığı gibi oy veren demektir.) şerri olarak iradesini teslim etmiş olarak, kabul etmektedir. Bu kabul Muâviye geleneğinin devamıdır. Değişen en önemli anlayış, bireysel amelde iyilik Allah’tan gelir, kötülük ise insanın tercihidir. Bunun ise İslam’ın Allah kavramına aykırı olduğu aşikardır. (Çünkü hiçbir şey yoktur ki, kaynağı Bizim katımızda olmasın; ve Biz hiçbir şey indirmeyiz ki, kusursuzca belirlenmiş bir ölçüye, bir uyuma dayanmasın. (M.Esed—Hicr-15/21))
Sonuç olarak, gerek Kuran ve gerekse Muhammed dönemi incelendiğinde, İslam’da iradenin özgür olduğunu savunanların Kuran dairesinde ve doğru yolda olduklarını kabul etmek, tarihte vicdanın sesi olanlara karşı borcumuzdur. “Allahtan insana üflenen iradedir. İradeni yaradana bile teslim etsen, artık insan olamazsın! En iyi ihtimalle meleksin; ama insan değilsin !...”