Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Mart '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
479
 

İstanbul'dan çalınmış bir özgürlük...

İstanbul'dan çalınmış bir özgürlük...
 

Bundan on beş yıl önce, büyümeye pek hevesli bir çocukmuş henüz. Sonradan başına geleceklerden habersiz, boyundan ve yaşından büyük; ‘kimsenin baskısı ve etkisi altında kalmadan, kendi rızası ile’ atılmış bir zorlu maceraya. Masallar her zaman “bir varmış bir yokmuş” diye başlar sanıyormuş ve hep mutlu sonla bittiğine inanıyormuş fakat yanıldığını anlamış kısa zamanda.

'Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım’ (*) mısralarını ip atlarken tekrarlarken sokakta, bir el almış onu küçük dünyasından; pencereleri demir parmaklıklı, ‘bahçesinde ebruliii hanımeli’ (**) açmayan, odaları rutubetli bir eve kapatmış. Aylarca tutsak kalmış o evde. Gökyüzünde süzülen kuşlar kadar özgür, bulutlarla saklambaç oynadığı günleri geldikçe aklına, gözlerinden akan yaşları varamazmış farkına.

Yetmemiş esirliği, daha ilk zamanlardan merakla haber bekleyen kocasının annesine vermiş müjdeyi; ‘bebek bekliyoruz.’ İçinden ‘erkendi ama...’ dediğini kendinden başka duyan olmamış. Ve çocuk olduğunu unutmuş o dakikadan sonra, büyümüş, yetişmiş, Sezen Aksu’nun ‘Ünzile’sine benzetirmiş halini biraz da. Karnına dokunup dokunup, içinde başka bir can barındırdığına inanmakta zorlanırmış. Karnı gün günden büyümesini sürdürürken, çocuk yüreğini içinin en derinlerine muska yapıp saklamış.

Yaptığı yemeklere hüzün karışır, çaydanlıkta kaynayan suyun buharında eski güzel günlerin hayâlini fokurdatırmış. İstanbul’un bir kenar mahallesinde, İstanbul’u buram buram özlerken kendini yakalar “sus, sus! Bir duyan olursa ayıplarlar seni” diye terslenirmiş. Gidebildiği en uzak mesafe kayın annesinin eviymiş, birkaç mahalle ötede; kadınların toplanıp toplanıp gün boyunca gelin-kaynana dedikodusu yaptığı.

Karlı bir kış sabahı, geçen onca ayın ardından -neredeyse bir yıla yakın- kocasını işe uğurladıktan hemen sonra, tüm cesaretini toplayıp, dizleri titreyerek çıkmış demir parmaklıklı evden. Ufak bir tepecik haline dönüşen karnını, tek kışlığı deri kabanının içine saklamaya çalışmış. Otobüs durağına vardığında kalbi yerinden çıkacakmışçasına çarpmaya başladıysa da aldırmamış. Gelen ilk Taksim otobüsüne atlamış. En son, öğrencilik zamanında belediye otobüsüne bindiğini hatırlayıp, yüzünden bir anlık gölge gibi geçen hınzır, çocuksu gülüşünü dudaklarıyla bastırmış. Ayakta durduğu oturma yerinin camının altında yazan “gazi ve yaşlılara, hamile ve çocuklu bayanlara yer veriniz” uyarısına takılmış gözü, deri kabanının üzerine elini iyice bastırmış, çok utanmış. Yüzü çocuk, kendi çocuk, kimse anlamasın istemiş karnındaki şişliği.

Taksim’de çiçekçilerin önünde inen insan akınına karışmış, inmiş otobüsten. Bir an soluğu kesilmiş! Soğuktan, meydanın açıklığından değil hayır! Bir zamanlar bu meydanda 1 Mayıs kutlamalarına katılırken, bu kez herkesten habersiz çaldığı özgürlüğünün heyecanından! Gurbette yaşayanların nasıl ki vatan toprağına attıkları ilk adımda hissettikleri coşku, keder, sevinç karışırsa kanında; o da, tüm o duygularla harmanlanmış halde, çevresine pür dikkat bakarak, İstiklâl Caddesi’ne doğru yürümüş ağır adımlarla.

Çingene çiçekçi kadınlara selam vermiş içten tebessümlerle, güvercinlere yem atmış, her kanat çırpışlarında onlarla havalanmış. Kâh dolmuş taşmış gözleri, kâh gülümsemiş. Caddenin başına gelip de, üzerine üzerine yürüyen kalabalığı görünce öyle çok korkmuş ki, kendini kenara nasıl atacağını şaşırmış. Dizleri bir kere daha titremiş, ‘ya bir gören olursa?’ Muska yaptığı derinlerinin köşesinden çocukluğu başını uzatıp göz kırpmış “görmez görmez, sizin oralardan buralara kimse gelmez, korkma.” Kıkırdamış kendi kendine, karnına sarılmış. Yine de tedbiri elden bırakmayıp mağaza vitrinlerine, kitapçılara, sinema afişlerine, lokantalara bakınarak, kenardan kenardan yürümüş cadde boyunca.

Karnı acıkmış, cebinde fazladan bir simit alacak parası ancak varmış. İlk görüğü simitçiden aldığı susamlı simidi büyük bir iştahla koparıp koparıp yemiş. İnsanlara, dükkânlara, yüzyıllık binalara ilk kez görüyormuşçasına hayret ve saflıkla bakmış, bakmış. Galatasaray’ı geçince Anzavur Pasajı’nda otantik kıyafetlere dokunmuş parmak uçlarıyla, iç geçirmiş, birazcık parası olsaymış, bebeğine şıngır mıngır bir şeyler alacakmış.

Pasajdan çıktığında havanın kararmakta olduğunu fark edip paniğe kapılmış! Hemen Odakule’nin arasından Tepebaşı’ndaki otobüs durağına doğru hızlı adımlarla yürümüş. “Dilerim ben eve varmadan gelmez.”

O yıllarda Sezen Aksu’nun “Işık Doğudan Yükselir” albümü yeniymiş. O albümde eski bir Karadeniz türküsü varmış. Hareketli bir türküymüş ama o ne zaman dinlese ağlarmış. Karnını tutarak indiği Tepebaşı’nın merdivenlerinde türkü gelmiş birden aklına, basamaklara çökmüş, yığılmış oracığa, başlamış hıçkırarak ağlamaya;

“<ı>Bir bezden bebem vardı, bohçamda hayallerim

<ı>Kızlığım yarım kaldı, ben annemi isterim...”

* * *

Bundan on beş yıl önce karnında bebeği ile kaçak gittiği Beyoğlu’nda dolaşan çocuğun, bir kızı olmuş... Kızı bu gün on dört yaşında. Köprünün altından çok sular akmış, hattâ devran dönmüş ortada altından su akacak köprü de kalmamış. Küçük çocuk kocaman bir kadın olmuş olmasına da, yüreğindeki çocuk hiç büyümemiş, o hep aynı kalmış.

Bir akşam kızına “gel, ” demiş, “seni bir yere götüreceğim. Her şeyin ilkini benimle yaşayacaksın.” Ana-kız Beyoğlu’na varmışlar kol kola. Kızı da en az anası kadar tutkunmuş Beyoğlu’na, koca İstanbul’da en çok Beyoğlu’na...

İstiklâl Caddesi’ne girmişler. Biraz ilerledikten sonra sağdaki sokaklardan birine sapmışlar. Sokağın solunda kalan kahvehaneleri hemen geçince dar bir kapıdan girmişler, içerisi tıklım tıkış insan dolu. “Burası neresi?” diye sormuş kız. “Elimi bırakma, göreceksin şimdi” diyerek yanıtlamış. Dar mekândan içeri, insanların omuzlarına çarparak ufak sahnenin yanına dek ilerlemişler. “Bar kısmında mı oturmak istersin yoksa taburelerde mi?” diye sormuş kızına. “Taburelerde oturalım” demiş. “Yaşınız henüz müsait değil küçük hanım, zaten burada da fazla kalmayacağız. Burası benim çok sevdiğim yerlerden biridir. Sadece müzik dinlemeye getirdim seni. Şimdi sen kendine alkolsüz içeceklerden ne istersen söyleyebilirsin, ben de bir votka içeceğim.” demiş. Müzik başlamış, garson siparişlerini getirmiş. Kız gülümsemiş “ben bu şarkıyı biliyorum... Kâzım Koyuncu söylemiyor muydu?” Sımsıcak gülümsemiş kızına “evet, bu çalan arkadaşlar da onun ekibi. Hadi bir şarkı isteyelim.” demiş, o eski, yıllar önce onu ağlatan şarkının çalınmasını rica etmiş. Sonra da kızının elinden çekiştirip mekândaki diğer müşterilerle birlikte kol kola girip horon tepmişler. Kızı o akşam çok gülmüş, çok eğlenmiş.

İki saat kadar sonra kapıdan çıktıklarında genç kız hâlâ kahkahalarla gülüyormuş “ya anne, biz harbiden deliyiz. Yanımdaki kadın sana ‘anne’ diye seslendiğimi duyunca uzaylıymışız gibi baktı bize gördün mü?” Gülmüş kızına, elini omzuna atmış meydana doğru yürümüşler “bak şimdi, sana bir masal anlatacağım, bir varmış bir yokmuş diye başlamayan. Sen henüz doğmamıştın, şimdiki gibi yanımda değil, karnımdaydın... Bir gün ben...” diye başlamış anlatmaya.

O akşam, güle oynaya dönmüşler eve. İçlerinde özgürlük, yüreklerinde çocuk kahkahaları uzandıklarında karşılıklı yataklarına, ikisinin de dudaklarında tebessüm, yarınlardan umutlu dalmışlar tatlı bir uykuya.



<ı>(*) Ala Geyik / Ziya Gökalp

<ı>(**) Mavi Gözlü Dev / Nazım Hikmet

Ahmet Balcı bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Hoş geldiniz.Güzel bir yazı keyif alarak okudum

bAŞKa 
 19.03.2010 19:48
Cevap :
Çok teşekkür ederim Sevgi Hanım :) Yüreğinize keyif kattıysa bir parça ne mutlu bana...  21.03.2010 19:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 21
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 656
Kayıt tarihi
: 16.03.10
 
 

Oyun yazarı. Son oyunu "Yedi Peçeli" Devlet Tiyatroları tarafından incelenmekte. Diğer bütün yazı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster