​ İşte öyle bir şey / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '07

 
Kategori
Anılar
 

İşte öyle bir şey

Sanki uzaklardan, çok uzaklardan geliyordu Rodrigo' nun konçertosunun sesi ve o insanı kendisine çeken, sonra da alıp uzaklara çok uzaklara götüren melodiyi içimde duyuyorum. Bocetello 'El Aranjuez Con Ta Amor' u' söylüyor. Rodrigo'yu belki 30 yıldır dinliyorum. Her dinleyişimde de hüzünleniyor, içime kapanıyorum. Bu bana İspanya' yı, tıpkı 30 yıl öncesinde hatırlattığı gibi İspanya iç savaşını, savaşta bombalanan kasabayı, kasabanın insanlarını, sevinç ve hüznü, mutlu ve mutsuz olmayı, hayalleri, hayallerin büyüklüğünü (ve küçüklüğünü) hatırlatıyor.

Bırakalım 30 yıl öncesini, 25 yıl önce bile bir gün İspanya'yı göreceğimi söyleseler inanmazdım.

Ama gördüm, daha doğrusu gördük, en yakın dostlarımızla birlikte ve yurtdışında geçirdiğimiz ilk tatilde. İlk olarak 1990 yılının temmuz ayında Bask ülkesini. Sonraları çoğu Hollandalı gibi Costa Brava ve Costa Dorado'yu. Daha sonraları herhalde en azından 6 kere gittik. Şöyle sahildeki onlarca kampingden birisinde, binlerce kişiyle birlikte dizi dizi sıralanmış çadır ve karavanların arasında, arada sırada suyla tembel tembel oynaşan malaklar gibi kuma uzanarak, sıcaktan terleyerek, arada şişeden biraz su içerek, arada kitap okuyarak, çadırda yatarak, Paella ve Lomo yiyerek, akşamları mangal yapıp rakı ve şarap içerek; kimi dönem yalnız ve kimi dönem de yakın dostlarla birlikte İspanya'yı gördük.

Beni alıp yıllar öncesine götüren, biraz hüzünle, biraz bilinmeze duyulan korkuyla, biraz kıpır kıpır yerinde duramayan bir çocuğun sevimli yaramazlığıyla ve biraz da uysallık ve sessizlikle Rodrigo'yu arkamda bırakırken, Lufthansa'nın Amsterdam Münih seferini yapacak uçağı sabah 8.45' de piste yerini aldı. 19'uncu sırada koridor kısmında ben oturuyorum. O, uçakla seyahat etmekten korkan, bütün yaşamı boyunca 6 kez uçağa binmiş olan ben, şimdi Amsterdam Münih seferini yapacak olan uçakta terbiyeli terbiyeli, hiç ses çıkarmadan koltuğa büzülmüş ıslak bir kedi gibiyim. Gerginim ama bu gerginliğim uçakta oturmaktan ileri gelmiyor. Daha doğrusu ben öyle sanıyorum. Uçağı, topraktan 12 km yukarıda bulunmayı, türbülansları düşünmüyorum, düşünemiyorum.

Ayni gün saat 15.10 da Ankara'dayım ama ayni zamanda Ankara'da değilim; bana Türkçe konuşulan ama hıç tanımadığım, yabancı olduğum bir şehirdeyim gibi geliyor. Ankara'ya geldiğimi biliyorum, mantığım haklı olarak Ankara'dasın derken, ki gerçekte bu, ama hani insan çok değer verdiği bir şeyi kaybedip sonra bulduğunda önce inanamaz, sevinçten havalara uçar ama gerçek mi diye kimi zaman uzun uzun durur düşünür ya işte öyle bir şeydi benim içinde bulunduğum durum da. 25 yıl önce kaybettiğim Ankara'yı yeniden bulmuştum ama inanamıyordum.

Kapıda duranlar en yakınlarım, birbirimize sarılıyoruz, kimimiz ağlıyor. Arabanın önünde bir sigara içmekle başlayan ama arka arkaya birkaç sigara içmeye dönüşen bir konuşma, bir sevinç, bir inanmazlık. Filiz Hollanda'ya sms ler gönderiyor, rapor veriyor, Ankara ya geldik diye.. İki saat kadar sonra sofrada bir elde rakı bir elde sigara ve de ağzım içli köfteyle dolu... Arada balkona çıkıyor çıplak araziye bakıyorum. Boş arazilerin çıplak olduğunu Ankarada uzun yıllar yaşamama karşın yeni farkediyorum, renkleri kahverengi, hani şu toprak rengi derler ya öyle bir şey, balkondan görülen yol bakımsız, asfalt çukurlarla dolu ve de apartmanlar... Sanki yer gök apartman dolu. Yüksek, alçak, bakımlı, bakımsız, önünde arkasında bahçesi olan sıra sıra apartmanlar. Ve kimi bloklarda güvenlik elemanları ve kontrolleri...

Gelirken Kızılay'dan geçtik, Güven Parkı'nın yanında biraz durduk ve ben gene sigara içtim. Bu aralar gene sigarayı arttırmıştım.

İki saate yakın yol aldık eve gelebilmek için ve ben bu Ankara'yı tanımadım, bütün yön duygumu kaybettim. Tepeler ev dolmuş, 25 yıl öncesinin gecekonduları lüks apartmanlara dönüşmüşlerdi. Bu Ankara benim Ankara mı? Bu şehir benim yıllarca düşlediğim şehir mi? Yoksa ben yeniden düş mü görüyorum son dönemde gördüğüm düşler gibi?

Birkaç ay önceydi sanıyorum. Milliyet'teki köşesinde Ece Temelkuran Londra'da yaşayan ve yıllardır Türkiye' ye gitmeyen, gidemeyen kimi sürgünlerle yaptığı konuşmalarla ilgili bir yazı yazmıştı ve o yazıyı da: Büyük hayallerle yola çıkıp dünyayı evi olarak görenler, sizler, simdi evinizi eski köyünüzle, sokağınızla, şehrinizle mi sınırlıyorsunuz? Eğer öyleyse yeniden eski hayallere geri dönme zamanı değil mi diye bitirmişti. Belki kelime kelime böyle yazmamıştı ama sonuçta verdiği mesajı ben böyle anlamıştım.

Yoksa ben de mi dünyayı evi olarak görmekten çıkarıp, 'evimi' 'eski' Ankara'yla mı, yaşamımın en güzel günlerini geçirdiğim bu, çok az kişinin sevdiği ama hemen hemen hiç kimsenin sevmediği, şehirle mi sınırlıyorum? Ve eğer sınırlıyorsam bunda garip olan olan ne var? Peki ya sokağını, şehrini, köyünü tanımayanlar, dünyada da kendilerine bir ev bulamayanlar evsiz mi kaldılar. 'Eski' dünyadan kopan/koparılan 'yeni' dünyada da kendine yer edinemeyen bizler ortada mı kaldık şimdi?

Zülfü Livaneli bir kitabını şu satırlarla bitiriyor:

' Fazla paramız yok, ama geçim sıkıntısı da çekmiyoruz doğrusu. Hangi işi bulursak orada çalışıyoruz; yardımsever, insancıl İsveç devleti kiramızı veriyor, işsiz kalırsak maaşımızı da ödüyor. Büyük mağazalardan mevsim ucuzluklarını izleyip giysiler alıyoruz. Hafta sonlarında kent dışındaki ucuz toptancı mağazalarına gidip Volvo'nun bagajını yiyecekle dolduruyoruz, System Bolaget'ten aldığımız içkileri içiyoruz ve hepsi birbirinin aynı olan günleri art arda dizip duruyoruz.

Akşamlarımız saat ona kadar televizyon izleyerek, daha sonra da Türkçe ve İspanyolca kitaplar okuyarak geçiyor. Seyahat bürolarından broşürler toplayıp yazın hangi tatil ülkesine gidebileceğimizi konuşuyor, fiyatları karşılaştırıyoruz. Kısacası bu dünyada, kimliği, kişiliği, yüzü silinmiş, hepsi birbirine benzetilmiş milyonlarca mülteci gibi yaşıyoruz ve bunun farkında olmak benim canımı sıkmıyor.

Herhalde mutluluk dedikleri de bu olsa gerek: Biraz güvenlik, biraz can sıkıntısı.'

Sabah 9.10' da Lufthansa'nın Amsterdam'dan Münih'e gidecek olan uçağı 25 dakika gecikmeli olarak piste hızla yol alıyor. Ayaklarımın yerden kesildiğini farkediyorum, havadaydık.

Şimdi Theodorakis ve Nedruda'nın bir CD'sini dinliyorum. Ve kendi kendime soruyorum; nerede, ne zaman mutlu olunuyor, mutluluk ne anlama geliyor, mutluluk tanımlanabilir mi vb.?

Dünyayı evin olarak gördüğün zaman mı mutlusun, köyüne, ulaşamadığın şehrine ulaştığın zaman mı yoksa Livaneli'nin roman 'kahramanının' söylediği gibi 'biraz güvenlik içerisinde biraz da can sıkıntısı çektiğinde mi' mutlu oluyor insan?

Kimbilir belki de insan kendisini mutlu hissettiren şeyleri kaybettiği zaman, kaybettiği şeylerin kendisini ne kadar mutlu ettiğini hatırlıyor.

Hostesler yerlerinden kalktılar, bu demek ki birazdan sigarasız da olsa bir kahve içebileceğiz.

Herşey 5 gün önce bir cumartesi başladı. Nasıl mı?

 
Toplam blog
: 4
: 1442
Kayıt tarihi
: 24.10.06
 
 

Yıllar farkında olmadan çabuk geçiyor. Yurtdışına çıktığımda yeni 23 yaşına girmiştim, şimdilerde 45..