Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Eylül '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
325
 

İşte öyle bir şey II - Hoşgeldin 12 Eylül

İşte öyle bir şey II - Hoşgeldin 12 Eylül
 

Hoşgeldin 12 Eylül

Geceyarısını çoktan geçmiş olmalıydı; kapının vurulmasıyla uyandık. Komşuların duymaması için şöyle sessizden, derinden bir vuruş. İlk başta tereddüt ettik kapı gerçekten vuruluyor mu diye? Yarı uykulu yarı uyanık kendi kendimize düşündük sanıyorum, bu saatte kim gelebilir diye.

Odada üç kişiydik, içimizden biri kapıyı açtı: kapının önünde duran Mehmetti. Gece mahallede yazıya çıkmışlardı. Hafif bir sesle;

- Ortalıkta askerler dolaşıyor, bir şeyler oldu galiba, yazıya devam etmemiz zor, dedi.

- Nasıl askerler?

- Basbayağı askerler! Ne yapalım şimdi?

- Biraz daha devam edin etrafınıza iyi bakın, kendinize dikkat edin, birazdan giderler, olağan bir şeydir herhalde.

Mehmet pek tatmin olmasa da itiraz da etmedi. Nasıl geldiyse öyle gitti, sessizce, tıkırtısız...Biz de yeniden yatma pozisyonunu aldık, uykuya daldık.

Aradan ne kadar geçmişti bilmiyorum yeniden kapının tıkırdamasıyla üçümüzde uyandık, birbirimize merak, şaşkınlık ve biraz da korku dolu gözlerle baktık. Gelen gene Mehmet ti. Heyecan dolu bir sesle

'Cemseler dolusu asker parkın orada, ortalıkta dolaşıyorlar, yoldan da sürekli cemseler, askeri araçlar geçiyor' diye konuştu. 'Yazıya devam etmemiz imkansız, devam edersek yakalanacağız' diye devam etti, biraz korku biraz da ne olduğunu anlayamamanın verdiği ikirciklikle.

Biz de bir şey anlamamıştık neler olup bittiğinden, askerlerin ortalıkta görünmesinden. Hacettepeli tamam o zaman devam etmeyin, dedi. Askerler burada ne arıyor, neler olup bitiyor diye aramızda konuşmaya başladık. Tabi boş konuşmalardı bunlar. Bir şey bilmiyorduk ki... Şafak söküyordu, diğer günlerden farklı değildi ortalığa saçılan kızıllık; öncekilerden bir farkı olmayan yeni bir gün başlıyordu. Birazdan ortalık aydınlanacak, herkes işine gücüne gidecekti. Ben de eğer evden erken çıkarsam yürüyerek Kızılay'a inecek, yol üstündeki poğaçacıya uğrayacak, şöyle ağız tadıyla bir bardak sıcak sütün refakat ettiği birkaç poğaçayı mideye indirecek, sonra da her gün yaptığımız işleri yapacak ve belki de okula bir uğrayacaktım. Bir de Filiz'i görecektim; her gün birbirimizi görmeden yapamıyorduk, aşıktık birbirimize işte...

Mehmet gittikten sonra ben ve Hacettepeli yataklarımıza uzandık. Kara çay koymak için demliği suyla doldurdu, piknik tüpünü yaktı, demliği üzerine koydu. Sabahleyin erkenden randevusu vardı. Bu saatten sonra uyumayacaktı artık. Biz ise sızmıştık. Birden Kara'nın sesi duyuldu;

- Kalkın, kalkın, darbe olmuş! Kalksanıza ya, size darbe olmuş diyorum!

- Ne darbesi, bağırma öyle yavaş yavaş konuş sakin ol biraz, bu nerden çıktı böyle?

- Radyoda duydum, Demirel, Ecevit falan tutuklanmış, asker yönetimde! Marşlar çalınıyor...

Kulağımız radyoya gitti, gerçekten de marşlar çalınıyordu... Madeni bir sesle Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir komuta zinciri içerisinde ülke yönetimine el koyduğu, parlamentonun lağvedildiği marşların, kahramanlık türkülerinin arasında tekrarlıyor, yeni yönetimin bildirileri okunuyor, yasaklar sıralanıyordu...Partilerin yöneticilerinin güvenlikleri için uygun yerlere götürüldüğü belirtiliyor, herkesin bildirilere uygun davranması isteniyordu... İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştu, buna uymayanlar tutuklanacaktı vb.. O sabah radyoda o kadar çok şey söylendi ki o zaman da şimdi de çok büyük bir kısmını hatırlamıyorum.

Birbirimize baktık..Radyodan yükselen sese çıt çıkarmadan kulak kabarttık. Birkaç dakika tepkisiz, söylenenlerin anlamını anlayabilmek için sessizce durduk, sanki radyodan duyulan ses buraya ait değildi, gerçek bir ses değildi.... Ama doğruydu Kara’nın söyledikleri.. Darbe olmuştu.. Şimdi Mehmet in söyledikleri bir anlam kazanmıştı.. Onca asker, onca cemse boşuna değildi demek. Karanın randevusuna gitmesine gerek yoktu. Sokağa çıkma yasağının bitmesine kadar dışarı çıkamazdık, en azından ana caddelerde dolaşamazdık. Olan benim poğaça ve sıcak süt keyfime olmuştu. Bir daha poğaça ve sıcak sütten o tadı almak, şöyle bir keyif çatmak nasip olmadı. Olacağını da sanmıyorum. Sabah erkenden poğaçayla birlikte sıcak sütün verdiği keyif başka bir mekan ve zamanda olmuyor. Ben de bir daha asla poğaça yiyerek sıcak süt içmedim.

Gözlerimiz karşılaştı, saate baktık, altıya yaklaşıyordu.. Üçüncü defa çıktığımız yataklara yeniden girdik, acelemiz yoktu bir yerlere yetişmemiz gerekmiyordu.. Uyumuşuz...

Yani 12 Eylüle uyuyarak girdik, hem de deyim yerindeyse deliksiz uyuyarak... Öncesinde de uyuyorduk 12 eylül sabahı da. Ne düşündüğümü ve düşündüğümüzü bilmiyorum, hiç konuşmadık bu konuyu... Belki de hiçbir şey düşünmedik, düşünmek istemedik, düşünebilemedik..

12 eylül öncesi uyumamızı anlayabiliyorum da 12 eylül sabahı darbeyi duyduktan sonra uyumamızın nedenini uzun bir dönem anlayamadım. İnanmazlık mı? Sanmıyorum. Lakaytsızlık mı, vurdum duymazlık mı? Sanmam. Odada bulunanların kendisiyle yalnızca kendisiyle olma ihtiyacı mı? Belki..Çaresizlik, ne yapacağını bilmeme, bu yüzden zaman kazanma mı? Korku, bilinmeze duyulan korku mu? Kimbilir belki bunlar ve başka faktörlerin hepsi bir rol oynadı.

O gece başka bir şey konuşmadık. Yorgana sımsıkı sarıldık, artık bizi kimse yataktan çıkaramazdı! Belirsiz bir geleceğe adım atarken, muhtemelen şöyle doya doya kaygısız korkusuz birkaç saat de olsa uyumak istedik. Nefes alışverişlerimiz bile duyulmuyordu. Herkes kendisiyle başbaşaydı. Belki de özgür olarak geçirilecek son birkaç saatte hiç kimsenin giremeyeceği, neler olup bittiğini bilemeyeceği son sığınağa duyulan ihtiyaç. Sanıyorum öylede oldu. Şimdilerde böyle kaygısızca uyumamızın asıl nedeninin bu olduğunu sanıyorum. Hepimiz, bu birkaç saatin birlikte olduğumuz, ayni evde geçirdiğimiz son birkaç saat olduğunu bilmesek bile hissediyorduk.

Birbirine çok yakın olan dört arkadaşın üçü bir odadaydık, dördüncüsü Filiz yoktu, bizimle birlikte kalmıyordu. Daha ne kadar bir süre bir arada olacaktık, ayni evde mi kalacaktık, bizlere ne olacaktı belli değildi. Olan bir darbeydi ve darbenin kime karşı yapıldığı da belliydi. Konuşmasak bile biliyorduk.

Hiçbir şey artık eskisi gibi değildi, olamazdı, olamayacaktı da.....

Nitekim 11 eylülü 12 eylüle bağlıyan gece dört birbirinden ayrılmayan arkadaşın üçünün birlikte kaldığı son gece oldu. Evden ayrıldıktan sonra bir daha üçümüz bir arada kalamayacak, dördümüz gülerek, şamata yaparak, şakalaşarak konuşmayacak, ciddi memleket meselelerini ele alamayacak, dertleşemeyecek, birlikte ağlayamayacaktık.... Konuşulmadan alınan bir karardı bu, söze gerek yoktu.

Birbirimize evden ayrılırken söylediğimiz tek şey, her 5 yılda bir 12 Eylül günü saat 10'da Kızılay'daki GİMA'nın önünde randevulaşmaktı. Ben bunu Filiz'e iletecektim. Gelebilen gelecekti... Ve bu hiç gerçekleşmedi....

Yıllar sonra çalıştığım işyerinde kabile reisi olan Kızılderili yakın bir arkadaşım farklı bir konuyla ilgili olarak bir Kızılderili deyimini bana hatırlatmıştı: ' Rüzgar sertleşmeden fırtına çıkmadan yaşadığımız evi sağlamlaştırmalıyız. Fırtına çıktıktan sonra sağlamlaştırmak geç olabilir, sağlamlaştıralım derken bir bakmışız ki ev başımıza yıkılmış'.

Hoş geldin 12 eylül..

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1439
Kayıt tarihi
: 24.10.06
 
 

Yıllar farkında olmadan çabuk geçiyor. Yurtdışına çıktığımda yeni 23 yaşına girmiştim, şimdilerde 45..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster