​ Istiklal'de bir adam / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Eylül '07

 
Kategori
Anılar
 

Istiklal'de bir adam

Istiklal'de bir adam
 

Yirmi yıllık şapkasını takmış takım elbisesinin içine yeleğini giymiş ve işlemeli bastonuyla bir beyfendi portresini tamamlayan Ertuğrul Bey İstiklal’de ağır adımlarla yürüyordu. Pırıl pırıl kösele ayakkabılarının kaldırım taşlarında çıkardığı ses ona ayrı bir zevk veriyordu. Uzaktan izleyenler onu yıllar öncesinden kalma eski model bir arabaya benzetebilirdi. Umurunda değildi aslında. O da yeni nesil olmuştu bir zamanlar. İstiklal’e jilet gibi giyinip çıktığı günleri anımsadı. Ne aşkları ne hatıraları vardı bu caddede? Ah Ermeni güzeli Lisa! Sanki dün koluna takıp bütün arkadaşlarına hava atmıştı İstiklal’in girişinde. Ertesi gün Lisa’nın babası Nişan Efendi az kovalamamıştı onu ama değerdi.

Çapkın adamdı Ertuğrul Bey. Babasının İstiklal’de küçük bir oteli vardı. İki odalı bu sımsıcak yer yıllar sonra d hiç hafızasından silinmemişti. Şimdi otelin yerinde bir pizzacı vardı! Hem de İstiklal’de! Babacığı ne bilirdi buraların bu kadar değer kazanacağını? Bilse elden çıkarır mıydı hiç? Belki de çıkarırdı kim bilir?

İstiklal onun geçmişine giden bir yoldu ve insanlar bunun farkında değilmiş gibi üzerine fütursuzca basıp yürüyorlardı. Eskiden beyefendilerin hanımefendilerin gezdiği bu naçizane sokak şimdi uyuşturucu ve kadın satıcılarının elinde can çekişiyordu. Birden durup “defolun” diye bağırsı geliyordu Beyoğlu’nun ortasında. Kim dinlerdi ki onu?

Tanıdık bir ses geliyordu. Hafifçe arkasına dönüp baktı. Kendisi gibi İstiklal’den kopamayan tramvay geliyordu yavaş yavaş. “Helal olsun sana” dedi içinden. Gelişen teknolojiyle insanlar daha da aceleci hale gelmiş ve hayatı unutmuşlardı. Zavallılar diye geçirdi içinden. Ama işte kahraman tramvay yıllara meydan okurcasına yanından geçip gidiyordu.

Adımları daha da yavaşladı, nefesi daralıyordu. Güzel kızların peşinden İstiklal’i bir boydan bir boya defalarca yürüyen genç Ertuğrul artık kendisi için bile bu yolu yürüyemez hale gelmişti. Ne acıklı değil mi? Hayır! Etrafına bakındı…Pizzacılar, üçüncü sınıf dönerciler, yırtık pırtık kıyafetlerle gezen gençler…Buralarda gittiği ufak bir kıraathane vardı. Birkaç arkadaşıyla oturup sabah kahvelerini içer buradan da Tophane’ye inip nargilenin dumanında keyf ederlerdi. Hiçbiri ütüsüz gömlekle, lekeli pantolonla gezmezdi oysa. Akşama doğru Kanun-i Selim Efendi’nin meşhur kanun taksimlerini dinlemek için her hafta birinin evinde toplanırlardı. Kanun’un tellerinde zevkli bir yolculuktan sonra da feneri Agop Efendi’nin meyhanesinde söndürürlerdi. Ama öyle zilzuırna sarhoş olmazdı Ertuğrul Bey. Bir iki duble parlatıp keyf eder sonra da açık havada teneffüs edip evin yolunu tutardı.

Yabancı bir sokakta geziyormuış hissine kapıldı birden. Soluklanmak için bastonuna dayandı. Kimsecikler “amca iyi misin?” gibisinden bir atıfta bile bulunmadı. Artık ben buranın yabancısıyım diye geçirdi aklından. Birkaç adım daha attı. Bir eli kalbinde diğeri bastonunda, arızalanmış eski model bir arabaya benziyordu. Nitekim tansiyonu düştü ve dengesini kayhbedip yere yığıldı. İstiklal’in ortasında yatan bir adam. Yaşlı gözleri ne kadar görür bilinmez. Şöyşe bir baktı İstiklal’de güneş nasıl yakıyor diye. Birkaç kişi yanına gelse de Ertuğrul Bey son nefesiyle İstiklal’e yar olmuştu. Gözlerinin mavisi hala parlıyordu...

 
Toplam blog
: 128
: 1989
Kayıt tarihi
: 03.10.06
 
 

Gözlerini kapat ve düşün: bir cümle kaç kişide farklı etki yaratır? Birbirimizi anlamanın gittikçe z..