- Kategori
- Güncel
İyi ve dürüst insan olmak zor zenaat!

Her konuda dürüst ve ahlaklı kalmak zor iştir.
İnsandan beklenen doğruluktur ama hiç değişmemek nerdeyse imkansızdır.
Zira her insanın bir zaaf noktası vardır. İş o noktaya gelince sihir bozulur; ahlaka ve dürüstlüğe dair dengeler altüst olur. Bu nokta paradır, kadındır, çıkardır, tutkudur, hobidir, siyasettir, aidiyettir, mensubiyettir vs.dir. Kısacası, zaaf noktasına hitap edildiğinde insan çözülür.
Gerçek budur ama insanın durum ve tutumu farklıdır. O, kendine toz kondurmaz. Meşhur tabirle, "kimse yoğurdum ekşi demez!"
Bu ne demektir, diye kafa yormanın alemi yok. Manası gayet açık. Eğer tüccar veya esnafsanız satmakta olduğunuz malın noksanını, eksiğini söylemezsiniz. Olmayan özelliklerini gizler, mevcutları abartarak anlatırsınız. Daha geniş anlamda ise, (işlemiş olsanız bile) suçlarınızı açık etmezsiniz. Zaaflarınızı saklamaya çalışırsınız. Yanlışlarınızın, hatalarınızın, günahlarınızın üstünü örtersiniz. Suçüstü olsanız bile inkar etmeye, temizliğinizi kanıtlamaya çalışırsınız.
Hiç bir insan hata, yanlış, kusur, suç gibi kötü fiileri üzerine kondurmaz/kondurmak istemez. Varsa bile yokmuş gibi yapar.
Bunun aksine başarılarını, yardımseverliğini, insaniliğini her fırsatta öne çıkarmaya, bunları çevresine duyurmaya çalışır. Övülmekten, takdir edilmekten hoşlanır, eleştiri ve tenkitten nefret eder. Bu tutum, belki insani değildir ama kesinlikle insana has bir tavırdır.
Bu açıdan baktığınızda ortada suç işleyen, günaha bulanan insan göremezsiniz. Herkes iyi, dürüst ve temizdir. Sanki dünya, yüreği sevgi, şefkat ve merhamet yüklü insanlarla doludur. Bunlar ahlaklı politikacılar, işadamları, yardımsever dernek ve vakıf yöneticileri, doğal hayatın korunması için mücadele veren örgüt mensupları, devlet başkanlarını, bürokratları, holdingleri birer dedektif gibi takip eden erdemli (!) medya mensupları ile sıradan insanlardır. Sanki hiç biri en ufak bir suça bulaşmamıştır. Hiç birinin gırtlağından haram lokma geçmemiştir ve hepsi de helal süt emmiştir.
İyi de o zaman, dünyadaki bu pislikleri kim işlemiş ve işlemektedir? Kim çalıp çırpmakta, kim yalan söylemekte, kim iki yüzlü ve müraice davranmaktadır? Kim, insanların manevi duygularını istismar ederek, sırtlarını okşayarak ceplerindeki parayı almaktadır? Bir kısım insanları yerel ve global bazda sömürenler kimlerdir? Ya da Suriye'de, Irak'ta, Afganistan'da, Pakistanda, Ukrayna'da veya dünyanın her hangi bir yerinde ortalığı karıştırıp, insanların ölümüne yol açanlar uzaylılar mıdır? Zayıf ülkelerin kaynaklarını kendi havuzlarına akıtarak onların sefaleti üzerine saltanat kuran, sonra da demokrasiden insan haklarından bahsedenler dünya dışı varlıklar mıdır?
Sorunun cevabı belli değil mi? Evet bunlar, her şeyi hakettiklerine inanan güçlülerdir. Güleryüzlü ama fesat ruhlu münafıklardır. Kendilerinden başkasını adam yerine koymayan modern eşkiyalardır.
Artık takke düştü, kel meydana çıktı. Batının mütebessim çehresinin ardındaki haris ve karanlık yüzü göründü. Bu saatten sonra kimse bizi batının ahlakı, dürüstlüğü, hukuku ve adaletiyle uyutmaya kalkmasın. Çıkar mücadelesinin, üstünlük kavgasının, hakimiyet arzusunun olduğu yerde hukuktan, adaletten ve ahlaktan sözedilemez. Evet batıda da doğuda da her zaman iyi insanlar vardır/olmuştur. Ancak iyi insan, iyi düşünce, iyi ahlak ve adalet kurtlar sofrasında itibar görür bir şey değildir. Çünkü iyi fikir sömürmeyi, haksızlık yapmayı, hileyi ve kandırmayı reddeder. Kötü niyet te iyiliği, hakkı ve adaleti tabi...
O yüzden kimse, bu dünyadan huzur ve adalet beklemesin. Çünkü adalet, hayatlarını haksız tasarruflarla sürdürenlerin en büyük düşmanıdır. Beş sente mal ettiği kağıt parayı dünyaya, 100 dolar olarak satan ABD niye adalet ve eşitlik istesin ki? Bunun mantığı var mı? Ya da Rusya'yı, İran'ı petrol fiyatlarını düşürerek, ekonomisini çökerterek hizaya getirmeye çalışan batı dünyası...
Amerika resesyonu girmişmiş! Bedavadan bastığı parayı başkalarına yüksek fiyata satan bir ülke resesyona girse ne olur? Bunlar ekonomi üzerinden kurgulanan siyasi ayak oyunlarıdır. Kanaatim şudur; birileri Başkan Obama'yı köşeye sıkıştırmak, belki istifa ettirmek istemiştir ama dengeler tam olarak lehlerine olmadığı için başaramamışlardır. Yani bu kez, güçler arası mücadeleyi Obama'dan yana olanlar kazanmıştır.
Her ülkenin kompradorları vardır. Bunların kimi basında, kimi iş dünyasındadır. Birbirlerini ve siyasetçileri takip eder, denetlerler. Koydukları kuralara uymayanı, gözden çıkardıklarını önce zayıf düşürür sonra Allah yarattı demeden saf dışı bırakırlar. Bu siyasetçi de olabilir, iş adamı da farketmez. Ancak gücü yerinde olanlar, pes etmeme ve bulunduğu pozisyonu koruma hakkını kullanırlar. Bunlar haklarını, ister bilek gücüyle, ister manipülasyonla, isterse hukuk yoluyla kullansın bunun hiç bir önemi yoktur. Çünkü rakiplerinin kullandığı yöntem de aynıdır ve ülkemizde bunun örnekleri çoktur.
Bu ülkede, sağ siyatçileri millet çok sevmiştir ama iyi saatte olsunlar hiç sevmiştir. Darbeye maruz kalmayan veya korkutulup sindirilmeyen sağ iktidar yok gibidir. Bu sevgisizliğin bedelininin en ağırını Adnan Menderes (canıyla) ödemiştir. Son üç dönemdir seçim kazanan Ak Parti iktidarı da epeydir içerideki bazılarıyla, dışardaki istikamet vericilerin canını sıkıyor. Çünkü ülkesi ve insanı için iyi şeyler yapmaya çalışıyor. Yani birilerinin hesaplarını bozuyor, çıkarlarına çomak sokuyor. Artık bir şekilde bunların iktidarına son verilmesi gerekiyor. Arzular bu yönde ama iktidar gitmemek için direniyor.
İşe, Gezi Parkı'ında ağaçların kesilmesini bahane ederek başladılar. Tepkiyi ülke geneline yaymaya ve iktidarı bezdirip indirmeye çalıştılar, olmadı. Sonra Mit Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden Başbakan'a (Tayyip Erdoğan) ulaşmaya çalıştılar, bu da olmadı. Üçüncüde, bazı bakanları suçlayarak iktidarı doğrudan hedef aldılar, 17 ve 25 aralık operasyonlarını başlattılar. İktidarın direnci ve basireti sayesinde bu teşebbüs te akim kaldı.
Erdoğan iktidarını yerinden etme teşebbüsünde bulunanların kullandığı eller, (ki bunlara cemaat üyesi veya paralel yapı deniliyor) ifadelerinde, "biz her şeyi hukuka uygun yaptık!" iddiasında bulunuyorlar. Bunda haklı olabilirler. Ancak, bir şeyi savcı/yargıç eliyle uygulamaya sokmak teşebbüsün haklı ve adil olduğunun garantisi olamıyor. Üzerini çizdiğin adamları bir listede toplayıp cemaatten bir hakime onaylatıyorsun. Sonra telefonlarını dinliyor, ardından da tutukluyorsun. Yaptığın, kendinin veya birilerinin ihtirasına mı, yoksa adalete mi hizmet ediyor orasını düşünmüyorsun.
Şurası bir gerçek ki, hangi ülkede olursa olsun güçlü iktidarlar kendisini sevmiyenlerin baskısına kolayca boyun eğmez. Elindeki argümanları kullanarak ayakta kalmaya çalışır. Ondan kurtulmanın üç yolu vardır. Bunun ilki seçim kazanmaktır. İkincisi, şiddet eylemi ve kara propaganda ile iyicene zayıflatarak çaresiz bırakmak, üçüncüsü de bir takım vaadlerle ikna etmektir. Şimdiye kadarki eylemsel ve medyatik yıpratma yöntemleri başarılı bir sonuç vermedi. Bu olmayınca, suçlanan bakanlar Yüce Divan'a (AYM ) gitmeye ikna edilmeye çalışıldı.
Yani iyi niyetli olduklarını söyleyen birileri iktidardan, eski bakanlarını Yüce Divan'a (Anayasa Mahkemesi) göndermesini istediler. Üstelik, Başkan Haşim Kılıç'ın, paralel yapıyı koruduğu izlenimi veren kuruluş yıldönümü konuşması ve AYM mensuplarının bir kısmının eğilimleriyle alakalı tartışmalar ortada dururken... Bu kuzuya, "bak bu kasap iyidir, hiç acıtmaz, gel sen şu bıçağın altına yat" demektir. Sonu başından belli olan bir konuda insanlardan ikna olmalarını beklemek onları saf yerine koymaktır. Halbuki savcılık bu dava ile ilgili takipsizlik kararı vermişti. Dün komisyonda suçlanan bakanların Yüce Divan'a gitmesine gerek olmadığı yönünde görüş belirtti.
İktidarı temize havale etme niyet ve teşebbüsleri elan devam ediyor. Cemaat medyasının durumu, "Ayının kırk tane hikayesi varmış, kırkı da armut üzerineymiş!" meseline benziyor. Yaptıkları her haber, iktidara atılan bir çelme niteliği taşıyor. Çeşitli vasıta ve vesilelerle temiz, dürüst, ahlaklı, haram lokma yememiş, helal süt emmiş, imanlı insanlar olduklarını bıkıp usanmadan tekrarlayıp duruyorlar. Mensuplarına yöneltilen suçlamaları, "eylemlerinin hukuki olduğu" iddiasıyla reddediyorlar. Yani herkes gibi onlar da yoğurdum ekşi demiyorlar. İşin garibi darbe startını savcının vermesi olgunun hakkaniyete uygun olduğu manasına gelmiyor. Yalnızca grubun yargı ve emniyetteki gücünü gösteriyor.
Evet kimse dürüstlüğü başkasına yedirmiyor. Her kişi ve grup kendini sütten çıkmış ak kaşık görüyor. Bu tutum, çıkarına odaklanmış bir materyalist için normal görülebilir. Çünkü onun ahireti yoktur ve tek amacı dünyasını kurtarmaktır. Acaba aynı durum Allah'a ve ahiret gününe inananlar için de geçerli olabilir mi? Yani bir çok insanı, terör örgütleriyle bağlantılı oldukları yalanıyla dinlemenin, Dışişleri Bakanlığı'daki gizli toplantıyı internete servis etmenin, Suriye'ye giden tırları kasten durdurup Türkiye'yi El Kaide veya benzerlerine yardım ediyormuş durumuna düşürmenin bir vebali yok mudur?
Önce, "onlar bizden değil" denilen emniyetçileri, daha sonra hak hukuk gözetmeden savunmanın, hem haram yememekle övünüp, hem de içeri tıktıklarından serbest bırakma karşılığında para istemenin, boyunduruğa gelmeyen meslektaşlarının sicilini bozmanın uhrevi bir hesabı bulunmamakta mıdır?
Doğrusu iktidarla açıkça kavgaya tutuşanların, "paralel devlet olmadıkları" iddialarını pek inandırıcı bulmuyorum. Söz ve tezlerinin doğruluğundan, dürüstlüklerinden, hesap gününe olan inaçlarından ve imanlarından da pek emin değilim. Zira onlara inandığım, imanlarından emin olduğum dönemde verdikleri yanlış bilgilerle yanıltıldım, gerçek dışı yorum ve eğerlendirmeler yaptım. Bundan ötürü çok üzgün ve pişmanım.
Konuyu beş yıl önce cemaat mensubu dostlarıma söylediğim şu sözle bitireyim. "Dünyanın efendileri, (üstelik müslüman) bir cemaatin 160 ülkeye okul açmasına sevabına izin vermez. Verirse karşılığını ister." Hala aynı düşüncedeyim.
Ahlaklı olmak, temiz ve dürüst kalmak zor iş vesselam.