- Kategori
- Sosyoloji
Kadın...

Kadını anlatmak ve “kadın kim?” sorusunda yanıt aramak mayın tarlasında aslanlar tarafından kovalanmak gibi olsa gerek. Ama biliyorum ki karşı cinsimi anlayamaz, tam anlamıyla olmasa da tanıyamaz isem, dünyayı da anlayamaz ve tanıyamam. Belki de bu soru, beni dünyada yaşanan ve içinden çıkılmaz yapan bir çok sorun’un yanıtına götürecek.
Kadın kimdir?
Veya,
Kadın nasıl düşünür ve ne ister?
Bu konuya biraz elmanın diğer yarısına sataşarak girmeyi uygun gördüm. Bazen tatlı sataşmalar meyveli ağacın en yükseğindeki en güzel, en tatlı meyvenin yere düşerek oradan da keyifle damağınızda tadını bilmenizi sağlar.
2. dünya savaşında bu yana dünyanın savaş olmadan keyifle barış içinde yaşadığı zaman dilimi 10 yıldan azdır soğuk savaşı saymazsak. Verilen tüm savaş kararlarını ve kötülükleri tek başına biz erkeklerin almış olması nasıl mümkün değilse, bir inanç sisteminin de suçlanması mümkün değildir.
Üçüncü dünya savaşının artık konuşulmaya başlandığı bu günlerde farkındasız yaşamımızdan çıkıp kaderimiz yapılmaya çalışılan savaşın ateşini söndürmek için karıncanın taşıyacağı bir damla su kadar katkı sağlasa bile değer bu riske girmek.
Örneklemeler yaparak işe girişeceğim. İlk örneğim sayın Rahşan Ecevit ile ilgili.
Diğer yazılarımda -okuyan arkadaşlarım açısından- sayın Bülent Ecevit ile ilgili düşüncelerimde katı davrandığımı düşünmeniz gayet doğal. İnanın sayın Ecevit, tüm kararlarını kendisi alma şansı bulsaydı sayın İnönü’den sonra üçüncü adam olması mümkündü. Hem 12 eylül hem 2001 deki ekonomik krizde oynadığı rolde sizce Rahşan hanımız katkısı ne kadardır?
(Evet önyargılı davranıyorum, ama yargı geliştirebilmek için, belki de çözüm bulabilmek için yazıyorum bunları).
Neden sonuç ilişkilerine bakarsak sayın Bülent Ecevit sizce iktidarda olduğu dönemlerde çevresine yolsuzlukları kanıtlanmış insanları alır mıydı?
Sayın Cumhurbaşkanımız için “en büyük siyasi hatam” diyen sayın Ecevit, sizce kaprisli ve ketum bir insan mıydı?
Sayın Bahçeli Türkmenistan’dayken patlayan krizde (gecelik faiz %7500) sayın Bahçeli’ye başbakan yardımcısıyken “gelmenize gerek yok” diyen anlayış kimin ürünü?
Devletten, yani sizin cebinizden, alın terinizden 100 milyon dolarcık götürüveren bir adamın eline geçen gücün ölçüsü bizim ülkemizde ne kadardır?
Açılamayacak veya kapatılamayacak kapıların bedeli ne kadardır?
Bizim ülkemiz değil ki yalnızca; kapitalist tüm sistemlerin doktrini değil midir "güç kimdeyse o haklıdır" diyen.
Eşi hakkında kitap yazdırıp bunu vekillerine zorlayıcı satmak sayın Ecevit’in kişiliğine ne kadar uyar?
Tagorist anlayışla ülkedeki derinleşen fakirlik ve yolsuzluğa yaklaşım değil midir sayın Derviş?
Rahşan affını da biliyorsunuz, sonuçlarını da.
Son olarak belki de ülke tarihinde en görkemli cenazede ilk defa gömülürken herkesin bir kürek toprak atması ve sevgisini liderine sunması etkileyiciyken gereksinim duyar mıydı sayın Bülent Ecevit cesedinin masraf edilerek anıt mezara taşınmasına?
Hiç sanmıyorum.
Gölgede hiçbir şeyden habersizcesine kalıp sonrada "bu af benim değil’kine’ " diyebilmek rahatlığı eşin kendisine duyduğu sonsuz sevgi ve bağlılığa duyulan güvendi.
Diğer bir örnek ise Lora Buş.
Irakta çıkmaza sürüklenen Abd başkanın eşi först leydi; iyi günlerinde, eşinin yanında güvenli gülümsemelerle gördüğümüz Lora Buş, şimdi eşinin alkol sorunu gündeme geldiği için elinde avukatların tutuşturduğu ayrılık kağıtlarıyla geziniyormuş.
İşte daha önce bahsettiğim hokkabazın söylediği, “evlenmeden önce arabalarımı evlerimi kurtarmak için anlaşma yaparım” çıkıyor karşımıza. Sayın Lora Buş, eşini zor ve yardıma ihtiyacı olduğu anda bırakmayı düşünüyor. Evliliğin amacı nedir o zaman?
İyi günlerin paylaşımı mı? Ben onu dostlukların paylaşımı için duymuştum.
Kendinizi çaresiz, yalnız ve zayıf hissettiğiniz anda en yakınızda hayat arkadaşınız size sırtını dönse yaşadığınız tüm sorunları kaçla çarpmak gerekecek?
Bu yazdıklarım için belki iki insan arasındaki özel ilişki diyeceksiniz; peki atom bombalarını oraya buraya atınca sayın Buş, "terki diyar" eylemiş sayın eşlerinin bu işte katkısı ne kadar olacaktır?
Eğer liderseniz özel hayatınız halkın ve dünyanın sağlığı için çok önemli olmakta.
Şu an için Amerika dünyaya üç seçenek sunuyor.
Seçenekler: Cezaevlerinde ne kadar sapık varsa ellerine silah verip Irak’a göndermek, çekilmek, asker sayısını azaltmak.
Siz hangisini alırdınız?
Yalnızlığa itilmiş bir liderin sunduğu seçenekler bunlar.
“Benim; kitaplar, romantik şairler, mp3 şarkılar (daha sonra yazacağım), yalnızlık bunalımları, yani kendim dışında hiçbir şey ilgimi çekmiyor” diyorsanız, kelebek etkisini bilmiyorsunuz demektir.
Üçüncü vereceğim örnekse devlet tarafından resmi “köpek” ilan edilen Mao’nun karısı. Gece kulüplerinden ülkenin bir numaralı kadınına yükselen, bir çok siyasi cinayetlerin üzerine yığıldığı bahtsız kadın.
Son olarak sıradan kadının hastane kavgalarında rolü konusuna değineceğim.
Bir görevliyle kavga eder kadının biri. Olay yatışıp, tam tatlıya bağlandı derken ceptel yardımla iri-cahil bir yakını gelir bayan koğuşuna. Kadın eliyle -kimle tartışmışsa- kurbanı göstererek ve abartarak kapanmış olayı anlatır. Adamın neler yapacağını siz hayal edin. Oysaki kadın, bu yakının kişilik özelliğini bal gibi bilmekte ve sonu kötü bitecek bir kavgaya adamın hiç ilgisi yokken yol açmakta.
Kadın mağlup olmayı asla kendine yediremez. Eğer gururuna dokunmuşsanız hiç şansınız yoktur.
Kadınlar erkeklerden daha gururludurlar, bunu da belirteyim.
Sevdiğim bir köşe yazarının Pedro Almodovar’ın son filmi “Volver / Dönüş” ten bahsederken kadınları tanımak için neredeyse eşcinsel olmak avantaj sağlar demeye getirdiği bir yazısını anımsadım. Demek ki eczacı olup, ilaçları anlamak için hepsinden içmek gerekecek))).
Heteroseksüel olmam benim kadınları anlamaya çalışmamı veya onları sorgulamamı neden engellesin?
Hayatımın en gizemli ve özel anlarını verdiğim kadını tanımak isteyeceğim tabi ki.
Kadın idare eden kimliğinden çıkıp idare ettiği konuda söz sahibi olmak istemiyorsa sorumluluklar onu rahatsız ediyor olmasın?
Evde sedalı ayinlerden çıkıp dünyanın kahrını çekmek zor geliyor olmasın?
Kendi hakkında hangi karar verilirse verilsin zaman içinde konuyu istediği kıvama getireceğine duyduğu inanç ve güven olmasın kararlarda olmamayı seçmesi?
Kozmetik ürünlerin her devirde pahalı ve alıcılı olması bize kendilerini güzel göstermekten öte hemcinslerini çatlatmak için olmasın?
Makyajlı bir kadını öpmek, o an için öpülmeyi istemediği anlamına gelmesin?
Bir organın çapı, ebadı konusu onların bizle bir alayı olmasın?
O “an” yüz yüze olduğunuzda saçlarınızdan kavrayıp dudaklarına çekmeyi istemek yerine kafasını yana çevirmek rolden olmasın?
Günde 30 erkekle birlikte olmak zorunda kalan,partnerlerinin parasını almak için her türlü numarayı bilen bir hayat kadının kazandığı tüm parasını kendisini döven bir hıyara bile bile kaptırması kendine sunduğu bir özeleştiri olmasın?
Erkeğin zayıf noktalarını görüp bir boksör gibi açılmış kaşa her defasında daha da sert vurmasını bize aşk diye yutturmuş olmasın?
Kendisi üzerinde yapılan tüm tartışmalara içinden alaysı gülmeceler göndermesin?
Yoksa biz erkekler dünya sahnesinde onların oynadığı büyük oyunda birer figüran olmayalım?
Evrenlerde gezinen ruhların birer öpücük kondurduğu mavi gezegende bedenlerimiz…
-Sayın Akdenizli nereden çıktı son cümleniz?
Gelecek yazımda “öpücük”ten bahsetmeyi düşünüyordum da, hafiften hafiften giriş yapıyordum.
-Yarım kaldı ama akdenizli yazınız.
-Neden yarım kalsın da; içinde hepsi var bence. Zeka, verilenden verilmeyeni çıkarmak değil midir?
-Eh, evet,
-Daha ne o zaman .Maaştayız, anla işte. Kabus geri gelmiş. Bir doktor arkadaşımı nedensiz hop sürüvermişler. Hangi siyasetçinin yakınıyla bir sorunu olduysa garibimin.
-Anladım.
-Sahi Savaş bey bu yazımı da size sunabilir miyim?
-Yok hocam ben almayayım,
-Neden? Şaşırdım şimdi. "Sayın Savaş Şakar beye yazımı sunuyorum” kötü olmazdı. Yoksa resim seçimimde mi yanlış yaptım. Kadını gençliğinden alıp ölünceye kadar takip ediyor tüm ülke veya ettiriliyor. Genele hitap açısından seçtim anlayacağınız.
-Hayır kötü anlamda demedim. Yazınızı zaten yayına almazlar.
-Yayına almazlar ise mail adresinizi yazın size göndereyim.
-Siz beni yanlış anladınız. Sanıyorum siz blogu da yanlış yorumluyorsunuz. Yani demek istediğim blog günlük demek ise eğer -ki ben öyle düşünüyorum- sizin yazdıklarınız sanki; hımm, ne desem, şey gibi,”denemeler” gibi. Bir günlük gibi düşünün. O an için yaşadığınız bir olayı, bir geziyi, bir fikri dağıtmadan anlatmak diyebilirim.
-Anladım. Anladım anlamasına ama yaşamı tek ısıda ve tek mevsimde yaşamak gibi anladım. Diyelim ki şu an mutluyum ve az sonra çalacak bir telefonla hayatım alt üst oldu (mazallah) ve ben hala Kapadokya’daki geziyi anlatıp Türkmen’in ilgisini çekmeye çalışacağım öyle mi?
Reha bey 10 bin kitap diyor. Dışarıdaki yaşam ne olacak peki? Sizce Nazım ustayı farklı kılan “şey” sayın Orhan pamuk gibi çok kitap okuyup başkalarının kelimelerinden şatolar inşa etmek mi; yoksa yaşadıklarındaki derinlik ve cesurluk mu?
-Ben dengeli bir yaşamdan yanayım ve yaşamım boyunca da bunu başardım. Hem, neden kadınlara sataşıp sonra beni de bu işlere bulaştırmak istiyorsunuz ki?
-İnanın aklıma gelmemişti. Lütfen kusura bakmayın.
-Siz kusura bakmayın.
En iyisi bende gideyim. Bu yazımı da sayın Can Yücel’e saygıyla bitireyim.
Yeni türküden…
Başka türlü bir şey benim istediğim:
Ne ağaca benzer, ne de buluta.
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz,
Havası ayrı hava..
Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığından uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince
Dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür
Vardığın çimen yeşilliğince
Nerde gördüklerim?
Nerde o beklediğim
Rengi başka
Tadı başka..
Can Yücel
not: Beli "tarabulus" kuşaklı: Yörük göçünde yazdığım tarabulus kuşağını merak edenlere.
Trablusgarp savaşında askerimizi sırttan bıçaklayan araplar yüzünden su bulamayan mehmetçik, develerin idrarını içmek zorunda kalmışlardı. Böbrek susuz kaldığında taş oluşumu ve böbrek yetmezliği geliştiğinden böbreklerini korumak adına bu kuşağı kullandılar yörükler. İsmi ironiktir: Trablustan gelen, tarabulus kaydular. Gelecek yazımda size "çişten" kelimesini anlatacağım. Hani Türkçe'yi yetersiz bulup yabancı kelimeleri sevenler öğrensin diye.
no2: İstanbulda günde 20 milyon ekmek tüketiliyormuş. Ekonomist arkadaşlar bilirler: Bir toplumun fakirliği tükettiği ekmekle ölçülürmüş.
Sağlıcakla...