​ Kadının Eti Erkeğin Serveti / Kitap / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ağustos '14

 
Kategori
Kitap
 

Kadının Eti Erkeğin Serveti

Kadının Eti Erkeğin Serveti
 

GEL DE GÜLME!


İlk kitabım olan “Kadının Eti Erkeğin Serveti” mizahi bir üslupla yazdığım hikayelerden oluşuyor. Kitabımı gönderdiğim yazar ve edebiyatçılardan çok olumlu eleştiriler aldım. Kitapları benden çok daha fazla satan bayan bir yazar, “Keşke sendeki basit anlatım tarzını ben de uygulayabilsem. Bazen başladığım cümleyi bitirmekte zorlanıyorum ve koca bir paragraf tek cümleden ibaret hale geliyor. Ve ayrıca gördüğüm kadarıyla şu an piyasada senin kadar komik hikayeler yazan yazarların sayısı oldukça az, mizah hikayeciliğinde bence çok iyisin.” dediğinde kendime güvenim geldi ve ilk defa 'bu konuda gerçekten de başarılıyım' hissi doldu içime.

Kitaptaki hikayelerimden küçük kesitleri beğeninize sunmak istedim. Eğer hoşunuza giderse herhangi bir kitabevinden veya internetteki satış sitelerinden sipariş vermenizi rica ediyorum. Bu konuda herkesin desteğine ihtiyacım var. Teşekkürler...

 

MAVİ DERNEK

...Eskiden oturduğumuz evin önüne geldim. Büyükçe, ahşap bir kapısı vardı. İterek açtım. İçeri girdiğimde, üç beş kendini bilmez veledin fırlattığı üç beş kendini bilmez taş henüz havada yol almakta idi. Aradan geçen yaklaşık 1 saniye zarfında o malum taşlar; tahta kapının bitişiğindeki bahçe duvarına konuşlanmış büyük bir arı yuvasının, en istemediğim bölümlerine teker teker çarpıverdiler. Çocuklar arkalarını dönmüş kaçıyorlardı ki, bendeki jeton biraz geç de olsa düşmeyi başardı. Arı öldürmece oyunu… Bu, eskiden bizim için de bir oyundu; fakat şimdi daha iyi anlıyordum ki çok tehlikeli, gereksiz ve acımasız bir uğraş… Gerçekleşen bu ani Pearl Harbor saldırısı karşısında bozguna uğrayan onlarca arının öfke ve intikam duyguları ile üzerime gelmesi; beklediğim, fakat hiç arzu etmediğim bir sonuçtu. Erkekliğin onda dokuzunu uygulamaktan başka çare yoktu. Koşarken arkama bile bakmadım. Çünkü bu mahlukların ne kadar hızlı uçabileceklerini çok iyi biliyordum ve bu yüzden sağa sola, hatta önüme dahi bakarak vakit kaybetmemeliydim. Kapısından içeri yoğun birtakım hislerle girdiğim bahçeyi neredeyse beş altı saniyelik bir sürede boydan boya kat ettikten sonra; arka duvardan atlayarak tamamlamak zorunda kaldım bu nostaljik gezintiyi. Aslında atladım demek yanlış bir ifade olur; resmen uçtum. Hem de ne uçma! Yerçekimi olgusunun gerçekliğine tüm içtenliğimle inanmama rağmen, bedenimi o şekilde nasıl savurabildiğime hala şaşar şaşar dururum. O sırada duvarın dibindeki patikadan koyun sürüsü geçmekteymiş. “Gel de Allah’ın büyüklüğüne inanma,” dedim kendi kendime. Belki kafam gözüm dağılacaktı, belki sakat kalacaktım, belki de ölecektim. Fakat Tanrı bunların hiçbirine razı olmadı. Beni kurtarmak için düşeceğim yere yumuşak bir yün döşek tahsis etti. Üzerine iniş yaptığım koyunla birlikte küçük çaplı bir yuvarlanmaya maruz kaldım. Fakat… Maalesef değilmiş. Kurtarıcım koyun değilmiş. Kangal köpeği… İnsanların on metre yakınından dahi geçmeye cesaret edemedikleri bir canavarla sarmaş dolaş bir vaziyetteydim. Ortamdaki bu samimi hava, köpeğin durumu idrak edip de kafamı ağzının içine almak istemesine değin sürdü. Evet evet, anladığım kadarıyla köpek beni ısırmaya değil yutmaya çalışıyordu; o derece sinirlenmişti hayvan. Fakat ben de boş değildim hani! Kimi zaman tüylerini, kimi zaman da kulağını çekerek ağzının hareket istikametini değiştiriyordum, zavallıcık bir türlü amacına ulaşamıyordu. İnanın bana mecbur kalmasaydım kesinlikle böyle saçma bir davranışta bulunmayacaktım. Ne mi yaptım? Köpek o keskin dişlerini tam suratıma geçirecekti ki, elime gelen bir cismi tutup sokuverdim ağzına. Ve gördüm ki bu cisim bir lastik ayakkabı… Üstelik halen sahibinin kullanmakta olduğu… Yani çobanın… Isırdığı ayağın bana ait olduğunu sanan bizim kuduruk kangal, çobanı yere yıktı ve başladı orasını burasını dişlemeye. Hayvan gittikçe coştu, gittikçe kendini kaybetti. Sonunda adamakıllı zıvanadan çıktı ve olanca gücüyle, öldüresiye bir taarruza geçti. O ana dek -bütün bunların büyük bir yanlış anlamadan kaynaklandığını düşünerek- köpeğe fazlasıyla müsamaha gösteren ve sürekli alttan almaya çalışan çoban; daha fazla dayanamadı ve girişti elindeki sopayla o en yakın arkadaşına. Bir çoban ve bir çoban köpeği… Normalde çok iyi birer dost olması gereken bu ikilinin dışarıya yansıyan şu görüntüsü, sadece ve sadece benim suçumdu. Kardeşi kardeşe kırdırmak denen şey bu olsa gerekti. Yediği dayağın da etkisiyle hayvanın öfkesi yavaş yavaş geçmeye başladı. Çobanın salladığı sopa kafasında kırılınca da nihayet hayvancağızın gözüne inen o kalın perde yok oldu ve bu sayede sahibini tanıyabildi. Kavga sona ermişti. İkisi de nefes nefese kalmışlardı. Üstelik yara bere içindeydiler. Çoban, birkaç metre ötede büyük bir şaşkınlık içinde olayı izlemekte olan bana döndü yüzünü. Manalı manalı baktı bir müddet. Bu hiç de hayra alamet bir bakış değildi.

 

SENİ BEKLEMEKTEN YORULDUM

...“Gel, öp dedenin elini.” Ah nerde? Söz dinlemez ki haylaz. Zıplaya zıplaya gitti yine bir yerlere. Oğlunun ve gelininin her hafta gelişleri büyük bir sevinçti Mahmut için. Ama şu torun denen baş belası olmasaydı daha iyiydi. Bir de elini öpmesi konusunda ısrar ederdi ya oğlu, en çok korktuğu da buydu. ‘Neme lazım,’ derdi içinden, ‘Elimi ısırır, parmağımı büker falan, al başına belayı!’ Torunların en küçüğüydü, ama Mahmut hiç sevmezdi. Oysa ilk kez dede olduğu gün ne kadar da mutluydu. Dünyalar onundu sanki. Hayat daha bir anlamlı, daha bir amaçlı hale gelmişti. Yaşamdaki en güzel duygunun torun kucaklamak olduğunu düşünüyordu o vakitler. Derken diğerleri de peş peşe gelmeye başladı. Çocukları bu konuda büyük bir yarış içine girmişlerdi adeta. Şimdi yeryüzündeki dokuz insan ona dede diye hitap ediyordu ve bu söz yüreğinde en ufak bir coşku uyandırmıyordu. İşte bu dokuzuncu veledin terbiyesizlikleri insanı dert sahibi yapacak kadar ağır, Allah düşmanımın başına vermesin dedirtecek kadar da vahimdi. O gün yine evin altını üstüne getirmişti. Aslında biraz sonra annesi her yeri temizleyecekti, ama bu durum Mahmut için yine de sinir bozucuydu. Bütün sorun, yeni neslin çocuk yetiştirmekle ilgili zerre kadar bilgisinin olmamasıydı. Oğlu kendisine salâhiyet verse, ‘Al baba, eti senin kemiği benim. Adam et şunu!’ dese; bu yaşlı haliyle bile o piçi yola getirir, sadece birkaç hafta içinde muma çevirirdi ya neyse! “Oğlum rahat bıraksana dedeni!” İkide bir koşup koşup Mahmut’un kucağına atlıyordu. Güya televizyondaki karatecileri taklit ediyormuş. Karatecilik onun en sevdiği oyunmuş. ‘Öyle oyun mu olur eşek sıpası?’ deyip suratına iki tane patlatmayı çok isterdi, ama maalesef nefsine hakim olmak zorundaydı. Şimdilik iyi kötü idare ediyorsa da bir müddet sonra bakıma muhtaç bir hale gelebilirdi. Her ihtimali düşünmek lazımdı. Ölüm gelip kapıyı çalıncaya dek ayıya dayı demeye ve dolayısıyla torununa köle olmaya mecburdu. Oysa o, güzellikten anlamayan bir canavardı. Bu sefer de kanepenin arkasından sırtına çıkmaya çalışıyordu. Sırtına çıktıktan sonraki en büyük zevki ise kel kafasına vurarak dümbelek çalmak ve kulaklarını çekmekti. Her hafta her hafta aynı muameleye maruz kalmak Mahmut’un canını fazlasıyla sıkıyordu. Sabrının sınırına gelmek üzereydi ki annesi alıp götürdü ve karşıki sandalyeye oturtarak çoraplarını giydirmeye başladı. “Çok ayıp oğlum. İnsan büyüklerine öyle mi davranır?” Mahmut dağılan iki üç tel saçını eliyle düzeltmeye çalışıp sinirini bastırmak için de birkaç kez yutkunduktan sonra; “Kızmayın çocuğa canım! Dedesi onun pipisini yer, pipisini!” diyerek her şeye rağmen ne kadar sevgi dolu ve mülayim bir dede olduğunu göstermeye çalıştı. Gülümsemeyi de ihmal etmedi. Sofraya oturduklarında ise bir başka tahrik edici hadiseyle karşılaştı. “Anne! Anne!” diye koşarak içeri girdiğinde elinde mutfaktan aldığı bir bıçak vardı. “Aa! Yavrucum napıyosun? Bırak onu bakiyim!” “Anne hadi kes de dedem yesin.” Bıçağı annesine doğru uzattı ve külotunu sıyırdı. “Hah hah hah ha!” Güldüler, Mahmut hariç. “Muratçım deden onu lafın gelişi söyledi. İnsanlar pipi yemezler. Baksana şuna baba, daha beş yaşında ama neler de düşünüyor. Hayret ya! Hah hah hah!” ‘Gül sen, gül! Benim kıt beyinli oğlum! Bu çocuk ilerde ocağına incir ağacı dikmez, seni namerde muhtaç edip de cümle aleme kepaze olmana yol açmazsa …ıçsınlar ağzıma,’ diye söylendi içinden.

 

UNUTMAK LAZIM

...“Enişte iyi ıkın iyi!” diye bağırdı yeğenlerin en büyüğü. Kâzım’ın rahatsızlığı yüzünden ev ahalisi ayaklanıvermişti. Bacanak, baldız, en küçüğü on beş yaşında dört erkek yeğen ve de Türkân… Toplam yedi kişi tuvalet kapısının önünde heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Sigaraların biri sönüyor, diğeri yanıyordu. Bacanak, çocukların da içiyor olmasına öfkelenmişti, ama aklı Kâzım’da olduğundan sigara yasağının delinmesine o gecelik müsaade etti. “Teyze, eniştem hastaneye neden gitmek istemiyo?” “Canı çok tatlı da ondan.” “Nasıl yani? Yoksa iğneden falan mı korkuyo?” “I ıh, iğne değil. Onda fitil korkusu var.” Kâzım, yapılmakta olan bu muhabbeti ve özellikle de karısının o son cümlesinden sonra atılan şiddetli kahkahaları bulunduğu ortamdan gayet net bir şekilde duyabilmişti. Zaten beklentilere cevap verememe korkusu yüzünden bir türlü konsantre olamıyordu, bir de bu kahkahalar… Artık böyle bir moral bozukluğundan sonra bırakın s.çmayı, Kâzım’ın osurabilmesi dahi imkânsızdı. Kâzım o gece çok uğraştı, fakat başaramadı. Tek çare eve dönmekti. Ama bu çözümü diğerlerine kabul ettirmek pek kolay değildi. Henüz geleli iki gün olmuştu ve en az bir hafta daha kalmalıydılar. Aksi bir davranış darılma ve gücenmelere yol açabilir, akraba ilişkilerinde onarılması güç hasarlara neden olabilirdi. Oysa Kâzım şunu çok iyi biliyordu ki eve giderse sorun kendiliğinden ortadan kalkacak. Her zamanki o bildik tuvalete girdiğinde Kâzım’ın motorlar kendiliğinden çalışmaya başlayacak ve biriktirdiği onca yükü en fazla beş dakika içinde boşaltarak tekrar eski sağlığına kavuşmuş olacaktı.

****************************

...Başbakan o gün sabahın köründe zorla kaldırıldı yatağından. Yapacak çok iş vardı ve bu yüzden menajeri daha fazla yatmasına izin vermedi. Evet, başbakanın bir menajeri vardı. Ve ülkedeki hiç kimse bunu bilmiyordu. Başbakanın uykusu ağır olduğundan menajer genelde tokat atarak veya çoraplarını koklatarak uyandırırdı. Özellikle çoraplar bu konuda çok işe yarıyordu. Hatta başbakana göre bu koku bir ölüyü bile diriltebilecek keskinlikteydi. Saatin beş buçuğunda kahvaltı yapmaya çalışmak başbakan için katlanılması güç bir durumdu. Günün o vakitlerinde midesine giden her türlü gıda maddesi bulantıya neden olurdu. Ama menajer ‘istemiyorum’dan anlayan bir insan değildi. İkide bir zeytini, peyniri, sucuğu dayıyordu ağzına. “Ooo, Allah muhabbetinizi arttırsın. Bakıyorum da beyefendi hazretlerini yardımcıları yağla balla besliyorlar,” dedi gülümseyerek först leydi. “Yav hatun, hadi benim başımda şu Zırtapoz belası var, peki ya senin derdin ne ki bu saatte ayaktasın?” Menajerin ismi Murat’tı. Başbakan önceleri onu Murto diye çağırıyordu. Günler geçtikçe aradaki samimiyet artmış ve bu sayede başbakan ona karşı daha lakayt davranabilme gücü ve yetkisini kendinde bulmaya başlamıştı. Ve bu yüzden ona takmış olduğu ‘Murto’ lakabı zaman içerisinde önce ‘Zırto’ya, son olarak da ‘Zırtapoz’a dönüştü. “Ayol n’apıyım, sabahtan beri gürültü edip duruyosunuz. İnsan bu evde nasıl rahat bir uyku çekebilir ki?” “Kusura bakma hayatım! Zırtapoz’la birlikte bir müddet sabah koşusu yaptık da.” “Ay yine mi? Bıktım sizin şu didişmelerinizden ya! Aa, kocacım! Sen çevir yüzünü bakıyım bu tarafa! Aşkım yanakların neden böyle kızarmış?” “Üzgünüm först leydim, ama…” diye söze girdi menajer, “eşiniz beni bu sabah epey yordu. Uyandırana dek akla karayı seçtim doğrusu.” “Yo yo yo bay Zırtapoz!” dedi başbakan öfkeli öfkeli. “Olayı bu denli basite indirgemenize izin veremem. Gözümü açtığımda baktım ki üzerimde bir salak var. Bir sağ yanağıma bir sol yanağıma otomatik makine misali peş peşe var gücüyle tokatlar atmakta olan bir salak…” derken başbakanın sinirli yüz ifadesi yok oluverdi ve dişleri görünecek şekilde gülümseyerek karısına baktı. “Sen bırak benim yanaklardaki kızarıklığı da asıl Zırtapoz’un kafasına bak.” Först leydi yanına gittiğinde menajerin kafasının arkasındaki pamuk ve yara bandını gördü. “Ya sen ne kadar acımasız bi insansın ya! Zaten adamcağızın kolu alçıdan yeni çıktı. Bu ülkenin lideri olduğunu ve herkese örnek teşkil edecek şekilde davranman gerektiğini unutma artık lütfen.” “Bu arada; ‘imam osurursa cemaat s.çar’, sözünü bilgilerinize arz etmek isterim sayın başbakanım,” dedi menajer, intikam alırcasına. “Ulan acık insaflı olun be! Benim yaptığım nefsi müdafaadan başka bi şey değildi. Kol hadisesinde olduğu gibi kafa hadisesinde de yerden göğe kadar haklıydım. Ha bu arada hayatım tuvaletteki kanları bi temizleyiver ya!” “Kan mı?” “Ya n’apıyım? Zırtapoz’u anca orda yakalayabildim.”

***************************

...“Kardeeş, hadi bi müsaade et de girelim. N’olursun! Hastayım zaten, yorma beni rica ederim.” “Birader olmaz dedik ya! Laftan anlamıyon mu?” “Memeet! Bırak girsinler. Baksana adamcağızın haline, belli ki iletmek istediği bi arzusu var. Biliyosun, başbakan bu tür konularda çok hassastır,” dedi telsizli bir adam. Kürsüde başbakanı konuşurken görünce Kâzım’ın kalbi duracak gibi oldu. Diğer yandan da bu kalabalıkta ona nasıl ulaşacağının kaygısı düştü yüreğine. “Hadi gelin biraz önlere doğru ilerleyelim. Konuşması biter bitmez ben yakalarım onu.” “Bacanak! Yav inat etme de çıkıp gidelim burdan. Dizlerim zangır zangır titriyo valla.” “Heyecandandır. Ne de olsa hayatımızda ilk kez başbakanın huzuruna çıkıp derdimizi anlatacaz.” “Benimkisi o tür bi heyecan değil. Rezil olcaz diye korkuyom.” Derken Kâzım, bağırsaklarından gelen yoğun bir ağrı sonucu, yere çömelmek zorunda kaldı. Karnı ilk defa bu kadar şiddetli sancıyordu. “N’oldu Kâzım? Neyin var?” “Davut, galiba bu sefer geliyo.” “Nee? Hay Allah tam da sırası! Tuvalet ne tarafta ki?” “Vay be demek erken doğum ha? Bu iş gittikçe zevkli olmaya başladı. Dayan enişte dayan!” Fakat o sıkışıklıkta yürümeleri çok zordu. Salon tıka basa dolmuştu ve adım atmak neredeyse imkânsızdı. Girdikleri yerden çıkmak istediler, ama arka taraf çoktan olmuş Berlin Duvarı… “Ulan hadi tuvaletten geçtik bari canımızı kurtaralım! Arkadan biraz daha zorlarlarsa geberip gittiğimizin resmidir .mına goyum!” dedi Davut. Kâzım’ın durumu ise daha vahimdi. Milletin ha bire itişip durduğu bu ortamda kendini iki tost ekmeği arasında sıkışıp kalan kaşar peyniri gibi hissediyordu. Sonunda dayanamayıp, “Yeter ulaaan!” diye bağırdı. Başbakan dahil herkes kafasını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Derken birkaç kişi Kâzım’ın ağzını kapatıp onu dışarı çıkarmaya çalıştı. Konuşmasına ara veren başbakan mikrofona yaklaşarak, “Onu derhal buraya getirin!” diye emretti. Son derece sinirli görünüyordu. Adeta burnundan soluyordu. Bu durumu fark eden menajer Zırtapoz, sakinleştirici özelliği olan bir bardak dolusu bitkisel çayı kürsünün kenarına koydu. “Baba n’apcaz şimdi ya? Baksana eniştem yargısız infaz kurbanı olmak üzere. İster misin başbakan ‘Sen kime dayılanıyosun ulan?’ deyip, ibreti alem olsun diye herkesin içinde enişteme sille tokat girişiversin? Gerçi bu çok fena bi şey değil ama… Sahi ya! Geldiğinden beri adamın günaşırı dayağını yemekte olduğum halde hala onu düşünüyorum! Benimki de az eşeklik değil hani! Neyse baba, hadi biz gidelim. Bırak ne hali varsa görsün.” Sahneye çıkarıp, kürsüye belli bir mesafede bıraktılar Kâzım’ı. 

 
Toplam blog
: 8
: 2692
Kayıt tarihi
: 11.12.10
 
 

İşletme mezunuyum. Bir kamu kuruluşunda çalışmaktayım. İlk kitabım olan "Kadının Eti Erkeğin Serv..