​ Kalbimdeki Atatürk ve Can Dündar / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Kasım '08

 
Kategori
Güncel
 

Kalbimdeki Atatürk ve Can Dündar

Kalbimdeki Atatürk ve Can Dündar
 

Bizi affet Atam.Mutlaka hatalarımızı bulup onaracağız.


Cumhuriyetimizin 85. yıldönümünde Kadıköy Belediyesi’nin Bağdat Caddesi’nde her sene düzenlemiş olduğu coşkulu Cumhuriyet yürüyüşüne katılmayarak yanıma kızımın ve oğlumun çocuklarını aldım Üsküdar Salacak’a gittim. Oraya gitmemin nedenlerinden teki kızların ısrarı ve bunun yanı sıra içimden gelen, önleyemediğim duygulardı. Atatürk’ün bir zamanlar soluk aldığı yere Dolmabahçe Sarayı’na yakın olabilmek, onun halen orada olduğunu tahayyül ederek onunla konuşmak, hasret gidermek istiyordum sanki. Kadir Topbaş’ın bu yoklukta 2.5 milyon YTL bütçe ayırarak yaptıracağı gösteri bana yapmacık geliyordu. Cumhuriyetin altını bu kadar oymaya kalkanlar, memleketi bu hale getirenler ağızlarıyla kuş tutsalar bile, bu kutlamayı gönülden yaptıklarına beni ikna edemezlerdi.

Evden çıkıp Üsküdar’a giden bir otobüse bindik. Tıklım tıklımdı. Trafik felç olmuş neredeyse santim santim ilerliyorduk. Fıstıkağacı’n da yol iyice tıkandığından otobüsten inip yokuş aşağıya iskeleye doğru yürümeye başladık.. Ellerinde bayrakları çoşkulu insanlarla birlikte bir saatlik yürüyüş sonunda Üsküdar İskelesine vardık. Sanki bir miting alanı gibiydi her taraf. Yoğun kalabalık nedeniyle Üsküdar’daki tüm çay bahçeleri lebâlep dolmuştu. Mecburen Salacak’a kadar zar zor yürüdük. Kendimize denizi görecek bir karış yer bulma çabası ile dönendik durduk. Sahil boyunca deniz motorları diziliydi, haliyle insanların görüş alanlarını da böylece kapatmışlardı. Bu kadar para harcanarak yapılacak bir gösteri projesine imza atanların büyük hatalarıydı bu. Kardeşim, mademki böyle bir şölen yapmaya kalktın o zaman sahildeki motorların da icabına bak ve görüşü engelleme. Kıyıdaki metrelerce dizili motorlar sanki demir perde gibiydi. Bir kısım halk bu motorları neredeyse çökertecek şekilde üst üste doldurmuştu. Neyse, çok zor şartlar altında Dolmabahçe Sarayını görebileceğim ön taraftaki insanların omuz başlarından bir göz deliği uydurabildim. Tabi ki bir balerin gibi ayaklarımın uçlarında yükseliyordum bu sırada. Gök yüzü lazer ışıklarıyla çok güzel görünüyordu. Işıklar yeşil ve beyazdı. Ben beyazın yanında al bayrağımızın rengi olan kırmızı rengi görmek isterdim ama nedense Kadir Topbaş ve ekibi yeşil rengi tercih etmişlerdi. Havai fişek gösterileri başladı. Gerçekten de görülmeye değer ve çok görkemliydi. Bu görsel şölen içerisinde halkın coşkusu daha çok artmış ortalık adeta bir karnaval alanına dönmüştü. Boğaz köprüsü ve Kızkulesi arasındaki ışık, lazer ve havai fişek gösterileri ile dünyanın incisi güzel boğazımızın şu görüntüsü rüya gibiydi. Amerika ve Avrupa ile bu şekilde boy ölçüşüyorduk adeta. Bu etkinlikle işsizlikten beli bükülen bir çok restoran ve çay bahçesi, lokanta sahiplerinin bir gecelik getiri ile yüzleri kısmen de olsa gülmüştür sanırım.

Bu rengarenk gök yüzü ve ateş şelâleleri yaklaşık 20 dakika kadar sürmüştü. Atatürk’ü düşündüm ve bize emanet ettiği Cumhuriyeti acaba yeterince koruyabilmiş miydik, veya koruyabiliyor muyduk! İçim sızladı. Bir an karşımda görünen sarayın camlarının birisinden sanki bize el sallayacakmış sonrada memleketi nasıl bu hale getirdiğimizi soracakmış gibi geldi. Utandım! Ne cevap verebilirdim ki! Gözlerimden damlayan ılık yaşlar gecenin soğuğunda yüzümü yakıyordu adeta. Kendimi ona ve düşüncelerine ihanet etmiş gibi hissettim.

CAN DÜNDAR’ A

Günlerden beri Can Dündar’ın Mustafa Belgeseli konuşuluyor ve heyecanla bekleniyordu. Ben Can Dündar’ı çok beğenir ve severim. Mütevazı kişiliği ve güler yüzü ile adı gibi can bir insan çünkü o.. Ayrıca da, bir çok gazetecide olmayan meziyetlere sahip . Basın-Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun olduktan sonra 1986 da İngiltere’de “London School of Journalism”i bitirmiş.

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde Siyaset Bilimi dalında yüksek lisansını 1988’de tamamlamış,

1996’da aynı bölümde doktora derecesi almış, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde ve ODTÜ Siyaset Bilimi Kamu Yönetimi bölümü Kültürel Çalışmalar lisansüstü programında ders vermiş. Bir çok belgesele imza atmış, değerli bir köşe yazarı ve şair. O, içimizden birisi gibi. Peki ama ne oldu da Sevgili Can çok eleştiri alacağını bile bile böyle bir belgesel yaptı! Ben şahsen seyretmedim ve seyretmeyeceğim de. Mustafa gösterime girmeden önce bana filmin tanıtımını içeren videoyu bir arkadaşım yollamıştı. Yapımda emeği geçenler ve ne şartlar altında yapıldığı anlatılıyor, ekip tanıtılıyordu. Dikkatle birkaç kez izledim. Atanın çocukluğunu bir Yunanlı çocuğa oynatmalarına pek aklım yatmamıştı. Sonra müzik neden yine bir yabancıya yaptırılmıştı. Falan filan. Fazla söze gerek yok bunlar zaten bu güne dek yazıldı.

Gösterim gününü heyecanla beklemiştim ama gitmeme fırsat kalmadan görmüş kadar oldum sanırım. Sebebine gelince, Atatürk filmde elinde sigara ve içki bardağı düşmeyen bir karakter olarak gösterilmiş. Ayrıca Atatürk'e tek başına kaldığı imajı verilmiş. Bunu gerek köşe yazarlarından, gerekse gösterime gidenlerin bizzat kendilerinden duyup öğrendim. Olmadık gerçekleri filme yansıtılmış. İnternette yazılan eleştiri yazılarına yapılan yorumların bazılarını okudum, sanki bir kısım insanlara gün doğmuş gibi, onun ilkelerine bağlı insanlara saldırıya geçmişlerdi. Sanki geçirdiğimiz gergin günler yetmiyormuş gibi, ortam iyice gerilmişti. Emperyalizm işbirlikçilerine ve şeriatçılara Atatürk’ü aşağılamaya kalkanlara gün doğmuştu. Meğer içerilerindekileri dışlarına vurmaları için böyle fırsat kollarlarmış. Bir iki örnek size:

Vahdettine hain diyen nankörler

Vahtettinin yardımı olmasaydı Atatürk bu derece etkili olamazdı. Vahdettin politikalarıyla ingliz güclerini saldırmasını önlemiştir cok zaman. İnglizler Anadolluya vahdettin sayesinde bir müddet giremediler... Atatürk müslüman mıydı?

Hergün rakı içen bir insan müslüman olur mu? Vahdettin hain olamaz. Eğer hainse neden görevi mustafaya vermeyi uygun gördü? Can dündar bence burada çok ince olaylara nüktede bulunmuş. Aferin Can Dündar'a sevmeye başladım bu herifi.....

02 Kasım 2008 Pazar 16:16

Mustafa Kemal'e Samsun'a ulaşım imkanı sağlayan Vahdettinin ta kendisidir, istanbul kuşatma altında iken nasıl olurda koca savarona sulara açılır o gemi Vahtedtin adına alınmış bir izinle içinde Mustafa Kemal'i taşıyarak yola çıkmıştır, Vahdettin allah korkusu olan bir insandı ve onun namusu sadece osmanlı ailesi ile sınırlı değildi, koca osmanlı tebasıda onun namusu idi sadece Vahtedtini oyuna getirip harcadılar çünki yeni kurulacak TC için o engeldi.

Bunlar gibi daha yüzlercesini görebilir, okuyabilirsiniz. Şüphesiz ki Atatürk eşi bulunmayan bir lider olmakla beraber o da bir insandı. Ama öyle bir insandı ki ondan sonra böyle bir insan henüz yer yüzüne gelmedi. O bize tanrının bir lütfüydü.

Atatürk hakkında çok kitaplar yazıldı bugüne kadar. Onun son Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak DOĞUMUNDAN CUMHURİYETİN İLANINA KADAR ATATÜRK adlı kitabının bir bölümünde Atatürk’ün içki sofralarından hoşlandığını ama çok fazla içki içmediğini bu sofralarda dil, din, tarih ve diğer çeşitli bilim dallarından tutun da dünya meselelerine günlük politika ve olaylarına kadar her konunun konuşulduğu anlatılıyor. Böylece Atatürk hem bilmediklerini öğrenmek hem de düşüncelerini yaymak veya kontrol etmek fırsatı buluyormuş. Askeri, siyasi, büyük ve önemli meselelerin cereyan ettiği veya konuşulacağı zamanlarda hiç içki içmediğini anlatıyor Genel Sekreteri Hasan Bey.

Bunlar filmde anlatıldı mı acaba?

Yine bir anekdot yazardan:

Bir gün Atatürk sabah uyandığında başının çok ağrıdığını söylüyor Hasan beye. Hasan bey onun sağlık koruma kaidelerine hiç uymayan yıpratıcı çalışma tarzına az da olsa içtiği içkinin ve uykusuzluğun zamanla kötü neticeler verebileceğini düşünüp dururken Atanın bu baş ağrısı şikayeti üzerine hoş görüsüne sığınarak her akşam içmekten vaz geçmesini eğer bunu yaparsa kendisinin de pek memnun kalacağını itinalı bir şekilde arz ediyor. Atatürk onu sükûnetle dinleyerek aynen şöyle söylüyor.

“Haklısın, bunları bende bilmez değilim çocuk! Fakat ne yapayım ki, içmeye mecburum; kafam çok ama beni mustarip edecek kadar çok ve hızlı çalışıyor. Vakit vakit onu uyuşturup biraz dinlenme ihtiyacı duyuyorum. Harbiye ve Erkânıharbiye (Harp Akademisi) mekteplerinde iken sabahları beni ekseriya koğuş arkadaşlarım uyandırırdı. Çünkü, akşamdan zihnim her hangi bir meseleye takılır; onu düşüne düşüne kafam şişer, uykum kaçardı. Bütün gece yatağın içinde dönüp dururdum; ancak sabaha karşı, yorgun, bitkin bir halde uyuyakalırdım ve tabii kalk borusunu duymazdım. Şimdide öyle içmediğim zamanlar uyuyamıyorum.”

Demiş. Yine yazardan kısa bir anıyı olduğu gibi aktarıyorum.

1938 yılı yazında, yani büyük adamın hastalığı sırasında, bir gün İzmir Belediye Reisi Dr.Behçet Uz, Dolmabahçe Sarayı’na geldi. Beraberinde bahtiyar Türk anası için, Belediye Meclisi kararı ile hazırlattığı bir türbe projesi getirmişti. Bu tatbik edilirse, abide halinde muazzam bir eser olacaktı. Etrafında bir park ile bir de çocuk bahçesi vücuda getirecekti. Arzusu üzerine projeyi Atatürk’e arz ettim. Bir an göz ucuyla baktı..

“Hayır!.. dedi. ben sana mezarın nasıl yapılacağını tarif etmiştim; gene öyle yapılmalıdır. Hem belediyenin masraf etmesine gerek yoktur, bunu biz yaptıralım” dedi. Aşağıya indiğim zaman doktoru Başvekil Celal Bayar’la görüşür buldum ve emri tebliğ ettim. (Atatürk kati olarak bilmiyorum ama Latife Hanımefendi tarafından yaptırılan mermer sandukalı ve uzun kitabeli kabri görmüş beğenmemiş, hele kitabede “Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Hazretlerinin valide’i muhteremeleri Zübeyde Hanımefendinin ” diye başlayan cümleden hiç hoşlanmamıştı. Bana ilk fırsatta İzmir’e gidersin, bu sandukayı ve kitabeyi kaldırtırsın, dağdan iki uzun taş getirtirsin, birini olduğu gibi bir temel üzerine tespit ettirir diğerini baş tarafına diktirirsin ve bunun bir yerini biraz düzelttirerek, (Atatürk’ün anası Zübeyde burada gömülüdür) diye yazdırırsın, altına da ölüm tarihini koydurursun, yeter) emrini vermişti.

İşte, bu büyük dehaya, gerek mütevazılığı gerekse müthiş askeri bilgisi dolayısı ile onun gerçek bir deha olduğunu, yer yüzünde gelmiş geçmiş nice devlet adamları kabul edip takdirlerini sunmuşlar, düşman bile olsalar onun hakkında hayranlıklarını gizlemeden övgüler yağdırmışlardır. Bu böyle iken bunlardan ve buna benzer nice olaylardan hiç söz edilmeyen bir belgesel yapmak Atatürk’e ve ona gönülden bağlı olanlara saygısızlıktır. Bizler o büyük insanı tabulaştırmak değil onu ve yaptıklarını örnek alabilmek açtığı ufuktan yürüyebilmek için ona saygı ve sevgi duyanlarız. Sevgili Can Dündar’ı anlayabilmiş değilim. İyi bir niyetle yaptığına inanmak istiyorum. Yazımı onun kendi şiirinden aldığım mısraları ile bitiriyorum.

ZORDUR KÖPRÜLERİ YAKMAK

Bedel ödemeyi göze alanlar ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkalarinda
külden köprüler birakarak, meçhul bir istikbale dogru dümen kirarlar.

Ve ona sesleniyorum! Sevgili Can Dündar dümenini sakın bizlerden ayrı yöne tutma, arkandan külden köprüler değil yeşererek büyüyecek Atatürk fidanları bırak lütfen. Seni seviyoruz çünkü biz…

 
Toplam blog
: 375
: 801
Kayıt tarihi
: 30.04.08
 
 

İstanbul Kadıköy doğumluyum. Herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, önya..