​ Kamera Lucida'ya öykünme / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Aralık '07

 
Kategori
Anılar
 

Kamera Lucida'ya öykünme

Kamera Lucida'ya öykünme
 

Kalktı yatağından. Bedenini bir bulutsu gibi saran acı hafiflemişti. İlkyazın ağrılı-sızılı, nemli günleri! Nem bacaklarına ve eklemlerine dayanılmaz ağrılar sarmıştı bir gece önce. Şu yün taytını giymek istemişti ama nerede? Bir türlü bulamamıştı. Her halde diğer odadaki karmakarışık çamaşır öbeğinin içinde düğüm olmuştur. İncecik poplin pijama ile titreyerek uyumuştu.

Bir gün önce edindiği kitaplar geldi hatırına. Ederini düşününce biraz canı sıkıldı. Kahvaltı niyetine ağzına tıkıştırdığı kocaman peynir parçasını neredeyse çiğnemeden yutarken, eli sigara paketine uzandı. Biliyordu içeceği her bir tütün çubuğunun üfleyeceği, her bir barış halkasının göğsünün şu sol tarafındaki baskıyı ve ağrıyı daha da arttıracağını biliyordu ama sigarasız olur mu?

Yine çılgın günlerinden biriydi önceki gün. Kalkmış tüm tanımadığı ve doğru dürüst kavraması için belki de birkaç yılın geçeceği son yılların düşünür yazarlarının kitaplarını doldurmuştu poşete bu kez. O da artık kabul ediyordu. Yüz sayfayı aşmayan böyle kuramsal kitapları okumak, ağzında erimeye başlayan sert bir çikolata parçacığının bıraktığı o hoş mutluluk tadını veriyordu. Çikolata yenilip yutulduktan bir müddet sonra ağızda unutulmuş kırıntılardan gelen, o çok kısa süreli hoş tatları da yeniden yapılan okumalara benzetiyordu. O güzelim tadı belleğe yerleştirmek ve yeniden duyumsayabilmek için defalarca bir daha, bir daha okumak!

Beş yüz sayfalık bir düşünceler yumağını okumak ise çok zaman yitirici ve kafa karıştırıcı olabiliyordu ara sıra. Hele de sonunda yazılanların bir safsata olduğuna karar verdiği o (özensiz) yapıta harcadığı günler için o süslü püslü kitabı çıkaran yayın evine kızıp, yazarına da küsüyordu. Böyle bir yazarla sohbet etmek ne mümkün?

Oysa bu tek kişilik dünyada en yakın dostları kitaplar değil miydi? Cansız bir nesne olan kitapla değil elbette yazarıyla sohbet ederdi, bazen de kahramanlarla. Ya ölmüş yazarlar? Ne fark ederdi ki! Kitabı okuduğunda yazarın yazma anına dönmüş oluyordu . Yazar yanı başında camın önündeki kırmızı koltuğa kurulmuş onu beklemezdi elbette. O, yazarla giderdi. Rusya’nın karlı steplerinde karnı guruldayarak dolaşır, Fransız aristokratların görkemli şatolarında yatıya kalır, balona binip dünya turuna çıkar, yüzlerce yıl sonrasının cam evlerinde göz altında tutulan insanlarla konuşur, küçük çocuklarla dağlarda koşuşur, kimi zamanda köyün birindeki insafsız ağanın dişlerini geçirdiği aile bireylerinin acılarına ortak olurdu.

Belki de kitapların kapağına ciddi okurlar ve ne bulursa hepsini okuyan midesiz oburlar arasında bir ayrım da yazılmalıydı. Sorun şuydu ki hoşlanmadığı bir kitabı da okumaya ve bitirmeye çalışıyordu. Bir kitabı yarım bırakmayı emeğe hakaret görüyordu. Kendisine göre yanlış ya da onaylamadığı düşünceleri üreten de sonuçta bir yazardı. Fikirlerine katılmıyor olması, elbette kitabı yarısında çöpe atmasını gerektirmiyordu. Yapılacak tek şey o yazarın diğer kitaplarından uzak durmaktı.

İki bardak çayı haklamıştı. Sıra kupalar dolusu kahve içme turlarına gelmişti. Zift gibi koyu kahve dolu kupa bir elinde, torba dolusu kitaplar diğerinde, kitap yığınlarını, engelli koşudaki bir yarış atı gibi atlayıp, kazasız belasız upuzun koridorun sonundaki aydınlık ve ikiz tepeler manzaralı odasına ulaştı.

Bilgisayarını açarken gözü dağın üzerindeki küçük tombul buluta takıldı. Hemen fotoğraf makinesini aldı ve o anı sabitledi. Şimdiyi sabitlediğini düşünürken “şimdi” birden bire geçmiş oluvermişti. Babasından kalan albümdeki arkasında “Sevgili arkadaşım Suphi’den sönük bir hayal!” diyen fotoğraf gibi. İzleyici de Tayf da çoktan sönüp gitmişlerdi. Evet Barthes haklıydı. Fotoğrafı çekilen şu küçük tombul bulut bir çeşit hayal değil miydi artık? Kendisi de izleyiciydi ama şu anda yani şimdilik.

Bahçeden de birkaç poz aldı. Ağaçların ilkyazdaki körpe yeşilini de sabitledi. Bu bahçeye bir meşe ağacı dikmeyi başaramamıştı. Önemli olan fidan alıp dikmek değil, topladığı o tarçın rengi parlak kabuklu güzelim meşe palamutlarını çimlendirip bir ağaç yaratmak! O ağacın anası olmak. Tohumun önce iki minicik yaprak vermesini, sonrada santimle boy atmasını izlemek. Her gün özenle sulamak. Sonra boyu bir karış olunca büyükçe bir saksıya aktarmak.

Keşke daha önce oturdukları evin bahçesine ektiği meşeyi büyüme sürecinde fotoğraflayabilseydi. Keşke çocuklarını da... Yine de umut vardı... Sokağın diğer ucundaki bahçeye girip diktiği ağaçları fotoğraflayabilirdi. Omuzlarına eren meşe fidanının yanında gururlu bir anne gibi poz verebilirdi. On yıl sonra baktığında? Bakabilecek miydi? Evet! Dijital çöplükten bulup bakan birileri olabilirdi o fotoğrafa. On yıl sonrasını kim bilecek?

Bilgisayarda bir resimlerim doyası açtı. Tarih attı. Kamerayı bilgisayara bağlayıp çektiklerini aktardı dosyaya. Barthes’in fotoğrafa neden Tayf dediğini anlamıştı. On yıl sonra, bakanların belki de hiçbir zaman uslarına getiremeyeceği gerçek, dijital çöplükten bulunan o “fotoğraftaki korkunç şey, ölmüşlerin dönüşü olacaktı”* sadece.

ezgi umut 2005

*Camera Lucida , Roland Barthes, Altıkırkbeş Yayın, 2000

 
Toplam blog
: 566
: 1338
Kayıt tarihi
: 11.07.06
 
 

Edebiyatla ilgileniyorum. Ayrıca amatörce belgesel film çalışmaları yapıyorum ve kültürel etkinlikle..