- Kategori
- Gezi - Tatil
Karadeniz günlüğü

İnsan çok okuyunca mı bilir, çok gezince mi sorusunu kafamda yer yer ölçüp tartsamda bakmakla görmek arasında ki farkı anlamak için kesinlikle gezmek gerektiğine bir kez daha karar verdim. Her ne kadar arkadaşlarının “gezenti” ya da annenin “ ben seni gezerken mi doğurdum” isyanlarını dinlemek zorunda kalsanda yaratılmışların farkına varmak için her daim gezelim görelim modunda yaşamaya değer.
Atatürk Köşkü ile başlayan duygusal serüven, gördüklerini hayalinde canlandırarak sende derin izler bırakıyor. Atatürk’ün oturduğu koltuğu, kütüphanesi, büyük kararlar verdiği odası, o dönemin mutfağı, banyosu, avizeleri, tarihi dokusunu taşıdığı merdivenleri, Türk Bayrağı sarılı yatağı ve vasiyetini yazdığı odasına ulaştığında seni içine alan o havaya teslim olmamak, yüreğinde o derin sızıyı hissetmemek elde olmuyor.
Coşandere’ye vardığında ilk yöresel yemeklerle karşılaşman ve doğanın kucağına “Merhaba” demen an meselesi oluyor. Suyun sesinin ilk huzurunu o dakikalarda tatmaya başlıyorsun ve serinlik gittikçe içini ısıtmaya başlıyor.
Sümela Manastırı’na tırmanmak için iki seçeneğin var: İster arabayla tırmanıyorsun istersen derin uçurumları, yüksek kayalıkları, tependen aşağı sürekli yağan yağmuru göze alarak tırmana bildiğin kadar tırmanıyorsun. Arada nefesinin kesildiği oluyor ama gördüğün manzaralar karşısında nefesinin kesildiği daha çok oluyor.
Zigana Dağı’na çıkmak resmen aklının çıkmasına da sebep verse de (2050 m), oraya çıkarken gördüğün manzaralar dilinin tutulmasına neden olabiliyor. Şöyle bir baktığında içinde yüzme havuzu, spor tesisi, yok saunası, parkı bahçesi var deyip “ vay anasını siteye bak” dediğimiz o taş yığınları var ya ya da bir ressamın fırçasından çıkan o yağlı boya tablolar var ya; hepsi tırışkaymış. Allah öyle bir tonlamayla, öyle bir düzende o kadar kusursuz yaratmış ki “ o insansa ben neyim” dediğimiz anlarda olduğu gibi bizim görüp dibimizin düştükleri bunlarsa bu saklı cennet ne o zaman diyorsun ya da yeryüzündeki cennet buysa Allah’ın vadettiği cennet nasıl bir şey diye resmen kafayı yiyorsun.
Zigana’ ya kadar ulaşmışken her an “Allah’ım aha şimdi uçtuk aşağı” diye diye kat ettiğin yolun sonunda Limni Gölü’ ne varıyorsun ki yine bir muazzam manzara. Etrafındaki değişik tondaki bitkiler, fondaki kuşlar, göldeki ördekler “huzurun kucağındayım” dedirtiyor sana. Hamsiköy sütlacı meşhurmuş onu da yemeden dönmüyorsun…
Uzungöl’ e varınca etrafında uzunca bir tur atıp farklı açılardan güzellik gözlerini alıyor. Etrafında konaklayabileceğin tahta yapılı evler “bana gel bana” diye manzara açına göre seçenekler sunuyor. “Burası kesmedi” deyip Yedigöller’ i gezmek için turlamaya devam ediyorsun.
Oradan artık Ayder Yaylası’ na uzanıyorsun. Közde çay kahve mi istersin, bunları tulum eşliğinde mi içmek istersin sana kalmış. Gelintülü Şelalesi süzüm süzüm süzülüyor yeşilliklerin arasından. Şu televizyonda en tepelerdeki küçük ağaçtan evleri yaylalar boyunca dizi dizi görebiliyorsun.
Gitmişken küçük bir yol değiştirip Hemşin Evleri’ni, Fırtına Vadisi’ni, Palovit Şelalesini ve Zil kalesi’ ni “görmezsem küserler” deyip kendini kaybedebiliyorsun. Kaleye tırmanırken kendini Mario gibi hissedip, yeni bir etap sevinciyle tırmanabildiğin kadar tırmanıyorsun…
Yani gez gez bitmeyecek, sürekli ayran budalası gibi ağzı açık dolaşacak, gördüklerin karşısında ne kadar fotoğraf çekersen çek gerçeğini yansıtamayacak ama görebilme şansını yakaladığın için durmadan şükredecek bir gezi bekliyor seni. En kötüsü şu oluyor; yöresel her şeyi yiyeyim diye acıkmadan sürekli bir şey tıkınıyorsun: Alabalık, Akçaabat Köftesi, Mıhlama, Lahana Sarma, Lahana Çorbası, Mısır ekmeği, Mısır helvası, Fasulye Turşusu, Karadeniz Pidesi, Sütlaç, Laz Böreği... Manyak gibi yiyorsun yani. E tabi çayında dibine vuruyorsun. Bence en güzeli tüm Trabzon’un ayaklarının altında olduğu manzarayı görebileceğin Boztepe’ de yapılıyor. Zaten orda “ bir bardak çay alabilir miyim” diye bir şey olmuyor. Kişi sayına göre çay semaverle veriliyor. İnsanları da ne yalan söyleyeyim sıcakkanlı geldi bana. Şiveli konuşsunlar diye ağızlarının içine baktım durdum. Normal konuşanlara da “niye şiveniz yok” diye sorup, hayat hikayelerini dinledim…
Şiddetle tavsiye ederim!