- Kategori
- Blog yazarları tartışıyor!
Kemalizm ve Sol Tedavi Edilemeyen Hastalık

Türkiye'de sol hareketin kendi düşün dünyasına vurduğu prangalarda, Kemalist devletçi eğilime yönelik ilginin bir hayli yüksek olduğunu söylemek hiç de tuhaf kaçmayan bir durumdur. Zira Türkiye sol'u, Cumhuriyet tarihi boyunca, bir türlü Kemalist devletçi eğilimlerden kendisini kurtaramadı. Kemalist devletçi eğilimleri kendisine rehber edinirken, farkında olmadan mevcut düzenin statüko yanını savunmaya başladı. Oysa Kemalizm, ülkedeki liberal kapitalist sisteme rengini veren resmi ideolojinin ta kendisi oluyordu. Ne varki solun önde gelen hemen hemen birçok farklı siyasal akımı, Kemalizm'in antieperyalist yönüne vurgu yapıyor ve buradan hareketle, Kemalizm'i, sol ile buluşturmaya çalışıyordu. Zira Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonradan yaşanan devrimler, ilerici bir hareket olarak nitelendiriliyordu. Oysa ortada bir takım tuhaflıklar olduğu malum bir gerçekti. Laiklik anlayışı dönemine göre son derece ilerici bir anlayışı yansıtıyordu ama devletin içerisinde Diyanet İşleri denen bir din kurumunu oluşturmak ve bu kurumu direkt olarak sünni islamın emrine sunmakta Kemalizm'in marifeti oluyordu. Oysa bir çok farklı dinden, farklı mezhepten insanlar yaşıyordu ülke sınırları içerisinde. Fakat Kemalist devlet anlayışı evrensel laiklikle en küçük bir ilişkisi olmayan bir laiklik anlayışını topluma dayatıyordu. Ve ülkede yaşayan Kemalist devletçi eğilimlere biat eden kesimlerde, bu tuhaf laiklik anlayışını çağdaş bir atılım olarak nitelendiriyordu. Toplum tepeden müdahaleler ile biçimlendirilmek isteniyor ve insanların kılığı ve kıyafetine yönelik yapılan yenilikler birer aydınlanma hareketi olarak karşımıza çıkıyordu. Ne varki bu gibi şeyleri aydınlanma hareketi ile ilişkilendirmek pek de doğru olmayan bir durumdu. Aslında Cumhuriyet sonrasındada bir takım isim değişiklikleri sonrasında Osmanlı'nın tüm kurumları aynen devamını sürdürüyor ve Osmanlı'dan kalma diğer tüm alışkanlıklar Cumhuriyet döneminde de devam ediyordu. Tekke ve Zaviyeler kapatılıyor ama Cumhuriyet döneminde açılan İmam Hatip okulları ve İlahiyat Fakülteleri bir anlamda Tekke ve Zaviyelerin yerini alıyordu. Şeyhülislamlık kaldırılıyor ama hemen ardından kurulan Dİyanet İşleri Başkanlığı Şeyhülislamlığın yerini alıyordu. Osmanlı'nın kısmende olsa çok partili rejimi ortadan kaldırılıyor ve Cumhuriyet döneminde uzunca bir zaman tek parti egemenliğinde geçen bir anlayışın hakimiyetinde ülke şekilleniyordu. Tek tip bir toplum yaratabilme çabasıda ciddi bir ivme ile yükseliyordu. Her kimki bu tek tipçiliğe karşı çıkıyor, tez elden kafası eziliyordu. İşte tamda bu dönemlerde Şeyh Sait İsyanı, Ağrı İsyanı, Dersim İsyanı gibi kalkışmalar yaşanıyor ve Kemalist devletçi eğilime karşı duruşlar ortaya çıkıyordu. Mustafa Kemal'in ölümünden sonrada o tek tipçi, korporatif toplum yaratma anlayışı varlığını devam ettiriyordu. Varlık vergisi ile azınıkların mülksüzleştirilmesi, 6-7 Eylül gibi azınlıklara karşı planlı bir saldırı harekâtının gerçekleştirilmesi Kemalist devletçi eğilimin sol ile her hangi bir ilişkisinin olmadığını önümüze somut bir şekilde koyuyordu. Çok partili rejime geçişle birlikte, memlekette ne kadar melanet varsa Demokrat Parti'nin üzerine yıkılmaya çalışılıyor ve Kemalist devletçi anlayışa binaen Demokrat Parti bir darbe ile iktidardan alaşağı ediliyordu. Ve Demokrat Partililer hapishanelere tıkılıyor, ileri gelenleri ipe çekiliyordu. Oysa buradaki en tuhaf şeylerden birisi tek parti dönemindede Demokrat Parti'nin bütün ileri gelenleri ülke yönetiminde aktif rol alıyorlardı. Kaldıki Adnan Menderes'i vekil yapan bizzat Mustafa Kemal'in kendisidir. Celal Bayar ise Mustafa Kemal'in sağ koludur. Tek parti dönemi kutsanırken, nedense bu gerçekler pek bir hasıraltı edilmektedir.
Buradan hareketle;
1980'li yıllar ülkenin keskin bir değişim ve dönüşüm süreci yaşamasına neden oldu ve bu dönemde iki siyasal akımın sol siyaset sahnesinde baş aktör olma çabasına girişmesine tanık olduk. AB sürecinin karşısında duran Devletçi-Ulusalcı-Kemalist bir anlayışın güç kazanması ve bu güç karşısında liberal-reformist bir anlayışında ortaya çıktığına ve adım adım güçlendiğine tanıklık ediyoruz. Devletçi-Ulusalcı-Kemalist bir anlayışın solda devamlı bir şekilde var olduğunu görüyoruz. 1920'li yıllardaki Şefik Hüsnü'nün TKP'sinden bu yana, bu eğilim her zaman var ola geldi. 1960'lı yıllarda iyiden iyiye güç kazanma sürecine giren iki ana akım sol hareket olan TİP ve YÖN hareketlerindede Kemalist devletçi eğilimi görmek fazlası ile mümkündü ki YÖN hareketi başlı başına Kemalist bir anlayışı savunuyordu ve askere "Zinde Güçler" teorisi ile özel görevler dahi yükleyebiliyordu YÖN hareketi. Mihri Belli'nin MDD hareketinde Kemalist devletçi eğilimler vardı ve buradan çıkan THKP-C, THKO; TİİKP gibi yapıların harcındada Kemalist devletçi eğilimleri görmek mümkündü. Oysa sol hareketlerin tamamı Kemalizmden yana hayli darbeler yemiş olmasına rağmen ve Kemalizm'le girdiği flörtten yediği darbeler sonrasında deneyim kazanmış olmasına rağmen, bir türlü Kemalizm'den kendisini koparamıyordu. Sol akımların Kemalizm eleştirisi 1980 darbesi sonrasında gözle görülür bir şekilde yapılmaya başlandı. Ne varki Kemalizm'den kopuşun ancak ciddi bir şekilde Stanilizmden Marksist temelde bir kopuşla mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Stanilizmden Marksist temelde bir kopuş yaşanmadığı için sol'un geniş kesimleri bu gün bile Kemalist düşünce dünyasından ve ön yargılardan kurtulabilmiş değildir.
Bu gün Devletçi-Kemalist eğilimlerin ağır bastığı ve kendisini solda tarif eden kimi akımların, darbeci kimlikleri ve şövenist eğilimleri gelinen süreçte alenen orta yere serilmiştir. Bu kesimlerin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını dahi kullanmaktan beri durmadıklarını hayretle izlemekteyiz. Her ne kadar Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının zamanında Kemalizm'le bulaşık yönlerinin var olduğunu inkâr edemeyiz ama bir gerçek varki, oda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ülkenin resmi ideolojisine kafa tutmuş olmalarıdır. Evet... Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yanlışlıkları olmuştur ve ülke solu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına dair fazlası ile oportünist davranmış ve gerektiği düzeyde eleştirilerini yapmamıştır. Dolayısı ile kendisini solda gören Devletçi-Kemalist solun kullanması adına ellerine malzeme vermiştir. Gelinen noktada işte bu sol çevreler, Talat Paşa'ya övgüler düzmüş, Hrant Dink'in cenazesine sövmekten beri durmamış, Ergenekon tipi örgütlenmelerin üzerini örtmeye çalışmış ve yetmemiş, yerli silah sanayini desteklemeyi marifetleri arasına sokmuşlardır. Hatta öyle bir nokataya doğru evirilmiştirki bu sol çevreler, Lenin ve Mustafa Kemal'in resimlerini dahi yanyana taşımışlardır. Üniversitelerde türbana yasak koyan yargıçları göklere çıkarmayı hangi akla hizmet yaptıklarıda muammadır. Bu söylediklerimize soy faşistliğini zerre olsun inkâr etmeyen Türk Solu çevresi ve yine faşistlikte ellerine su dökülmeyecek olan İşçi Partisi çevresini koymadığımızı belirtelim.
Daha öncede belirttiğimiz gibi sol çevrelerde 12 Eylül darbesi bir takım çarpıklıkların alenen orta yere serilmesine neden olmuştur. Ordunun ilericiliğine toz kondurmayan Devletçi-Kemalist solcularımız, darbe sonrası yenen tokatın ardından neye uğradıklarını pek tabiki şaşırdılar. Darbenin irticai hareketlere prim vermesi ve palazlandırması bu çevereleri iyiden iyiye yiyip bitirdi. Nerede kalmıştı ordunun ilericiliği, devrimciliği? Kaldıki işin içerisinde birde ABD'nin direktifinin söz konusu olması, ordunun kimin ve kimlerin emrinde olduğuna dair somut doneler veriyordu bizlere. Fakat bu çevreler 28 Şubat 1997 senesinde yeniden orduya biat eder hale geldiler. 28 Şubat 1997 senesi bir kavşak noktasıdır bu kesimleri anlayabilmek için. Zira bu dönemde başbakanlık koltuğu Erbakan'ın altındadır ve yardımcısı Tansu Çiller'dir. Ordu, MGK'da Refah-Yol Hükümetine muhtıra vermiş ve Postmodern Darbe olarakta sık sık anılan bu muhtıra sonrasında ortaya bir hükümet darbesi çıkmış ve solda orduya karşı olan tutumunu değiştirmeye başlamıştır. Bu kesimler 12 Eylül 1980'den beri irticaya destek veren ordunun güya kendisinin yanlış yaptığını görüp çark ettiğini sanıyorlar ve artık ordunun bu tarihten itibaren irticaya karşı savaş açtığını düşünüyorlar. Ve bu çevreler, ordunun bu hamlesinin ardından, solun önünün açıldığına kanaat getiriyorlardı. Döneme ilişkin bu kesimlerin teoriside açıktı ve bu durumu bir restorasyon dönemi olarak teorileştiriyorlardı. Zira ortada duran bir Milli Güvenlik Siyaset Belgesi denen devletin kırmızı kitapçığı vardı ve bu kırmızı kitapçığa irtica öncelikli tehdit olarak yazılıyordu. Ayrıca, aşırı sağında sistem açısından zararlı olabileceği dile getiriliyor ve rejim açısından bir tehdit unusuru olabileceği nitelendiriliyordu. Devletçi-Kemalist sol çevrelerin ağızları kulaklarına varmıştı, zira Refah Partisi'ne yönelik saldırılar artıyor, islamcı sermaye ve İslamcı akımlara yapılan saldırılar ister istemez bu çevrelerde bir takım beklentilere yol açıyordu. Tabi bu kesimler için tekrar orduyu ilerici görmemek için bir neden kalmıyordu.
Ordunun 28 Şubat sürecinde bir takım taktik stratejilerinede tanık oluyorduk. Zira ordu her dönemde olduğu gibi darbe tehdidini canlı tutabilmek adına bir dizi adımlar atmaktan beri durmuyordu. Örneğin; Uğur Mumcu'nun suikast sonucu öldürülmesi ve bu suikastin İslamcı akımların üzerine atılması başlı başına düşünülmesi gereken bir durumdu. Hemen ardından Sivas Madımak katliamında bölgede bulunan ordu güçlerinin sessiz kalması başlı başına düşündürücü bir durumdu ve bu eylemlerin her birinde derin devletin kirli ellerinin üstü bir bir örtülüyor ve suç, tehdit unsuru olarak görülen ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesine öncelikli tehdit olarak giren İslamcı akımların üzerine atılıyordu. Saf ve iyi niyetli vatandaşlarımızda hakikaten bu duruma inanıyorlardı. Sokaklarda, meydanlarda bol miktarda İslami akımlara lanetler yağdırıyorlardı. Ordu haikaten taktik stratejilerinde başarılı bir performans ortaya koyuyordu. Sincan'da tankları yürütüyor ve bir anda bütün bir toplumun medya aracılığı ile dikkatini bu yöne çevirebiliyordu. Topluma bu yönde korku salmak hususunda hayli mahir tutumlar sergiliyordu ordu ve uzantısı kurumlar. Bu arada siyaset sahnesinde başka ilginç gelişmelerde yaşanmıyor değildi. Sivas Madımak katliamı, Uğur Mumcu Suikasti gibi toplumda derin tarvmalar yaşatan bu eylemlere rağmen ilginçtir, 1994 senesinde yapılan yerel seçimlerde Refah Partisi, İstanbul ve Ankara'da ciddi bir seçim başarısı yakalıyordu. 1995 seçimlerinde birinci parti olarak çıkıyordu Refah Partisi. İşte 28 Şubat'a giden sürecin kilometre taşları bunlar oluyordu. Ve ordu 1997 senesinde soldan fazlası ile destek görebiliyordu. Ama sormak gerekiyorki, hangi soldan destek görüyordu ordu? Pek tabiki kendisini sol olarak tarif eden Kemalist çevrelerden. Kaldıki bu çevrelerin baş mimarlarından olan SİP, 2000 yılı geldiğinde Komünist Parti ismini alarak faaliyetlerini yürütüyor ve sonrasında tekrar adını değiştirerek Türkiye Komünist Partisi oluyordu. Burada hemen ilginç bir anekdot vermekte yarar görüyorum. İsminde "Komünist" kelimesi görünce tüyleri diken diken olan dönemin Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, bu partinin kapatılması yönünde dava açıyor ama hemen ardından AKP'nin 2002 seçimlerinde birinci parti çıkmasından sonra Sabih Kanadoğlu, açmış olduğu bu kapatma davasını geri çekiyordu. Kanadoğlu'nun, Anayasa Mahkamesine TKP ile ilgili açmış olduğu kapatma davasının düşürülmesini istemesindeki yegâne neden, TKP'nin düzen için bir tehdit oluşturmadığı yönündeydi ve yine kendi ifadesi ile "Komünist" olmasına takılmamak geretiğini savunuyordu.
Ordunun din ve laiklik eksenindeki vermiş olduğu bu mücadele, kimi sol çevrelerde takdirle karşılanıyordu ama işin tuhaf olan kısmı solun bu hususlarda ciddi ciddi aklının çelinmiş olmasıydı. Bu çevreler ordununda yardımı ile Kürt sorununda asker ve sivil bürokrasinin istediği şekle adım adım sokulmuştur. Zira Kürt sorunu asker ve sivil bürokrasinin ana hedeflerinden birisidir ve en önemli sorunudur. Siyasal ve politik arenanın tamda bu dönemdeki sürecinde, hayli yoğun bir şekilde şöven söylemler ön plana taşınmıştır. Kemalist sol çevreler bu dönemde yine asker ve sivil bürokrasinin pençeleri arasına sıkışıyor ve bir dönemin küskünleri yeniden barışma sürecine giriyorlardı. Ama asker ve sivil bürokrasınin istediği oluyordu bu yeniden başlayan flört sürcindede. Asker ve sivil bürokrasi bu hadisede istediği şekli ile kendisi adına hayli olumlu sonuçlarda elde etmedi değil. Bu kesimlerin Kürt Hareketine yönelik daha bir şöven ve düşmanca tutum sergilemeleri fazlası ile sağlandı.
Bu deneyimler nasıl bir sol duruş sergilenmesi babından kendisini solda tarif edenlerin ne şekilde bir tutum içerisinde olması gerektiğine dairde fazlası ile doneler sundu önümüze. Kemalist etkilere karşı sağlam bir duruş sergilemek gerekiyor. Aksi halde solun düşün dünyasında hızla yayılabilen bir düşünce anlayışı olarak karşımızda duruyor Kemalizm. Kaldıki bu günkü emperyal yapı ve neo liberal saldırıların yoğunluğu, bir yandan yoğun bir milliyetçiliği zihinlere yerleştiriyor, diğer yandanda devletçi bir zihin dünyasını egemen hale getirebiliyor kitlelerin zihninde. Birde işin içerisinde ezilen bir ulusun varlığı ve mücadelesi varsa, şövenizmin tavan yapması içten bile değildir. Bu şövenizme ve tepeden inmeci yapıya karşı duruş, ancak cidid bir dirençle gerçekleştirilebilir.