- Kategori
- Güncel
Kılıçdaroğlu'nun Büyükanıt'a esas eleştirisi; Neden darbe yapmadın da muhtıra verdin?

Yaşar Büyükanıt için üzülmedim desem yalan olur. Hayır, çok sevdiğimden veya yaptıklarını ve söylediklerini doğru bulduğum bir insan olmasından dolayı değil. Ama cidden büyük bir haksızlığa uğruyor. Kötü bir satış işlemine maruz kalıyor.
Oysa bundan henüz dört sene önce, “sözde değil özde laik cumhurbaşkanı istiyoruz” dediğinde, Türkiye’de statükocu cephede deprem etkisi yaratmış, bu cümlesi o çevrelerin ağzında neredeyse tekerlemeye dönüşmüştü. İsterseniz, Büyükanıt’ın bu ünlü konuşmasını yaptığı 12 Nisan 2007 tarihli basın açıklamasından sonra yazılmış ve bu sözü kutsayan en 100 tane blog okuyabilirsiniz Milliyet Blog sayfalarında. Blog arşivi herkese açık.
27 Nisan muhtırası ise, ulusalcı, laik, beyaz Türk kesiminde oluşan toplumsal histerinin patlama noktasıydı ve o kesim için ciddi bir stres boşalmasına yol açmıştı. Ertesi günü sokaklar gülücükler atarak dolaşan Kemalistlerden geçilmiyordu. CHP’nin tüm ileri gelenleri peş peşe beyanat vererek muhtıraya desteklerini sunuyorlardı.
Ulusalcılar adına o günlerin kahramanı Büyükanıt, bugün politik bir manevra adına AKP ile çıkar ortaklığı olan bir isme dönüştürülmeye çalışılıyor. Oysa en başta Kılıçdaroğlu olmak üzere herkes biliyor ki, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı, ordunun bir adım atması yönünde, sayısı az ama etkisi güçlü bir kesimden ciddi bir talep vardı. En başta Baykal, birlerinin artık bir şeyler yapması gerektiğini söyleyip duruyordu.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun çıkıp, sanki o dönem bunlar yaşanmadı, o muhtıraya destek verenler kendileri değilmiş gibi davranması son derece ilginç. İlginç çünkü, bu Kılıçdaroğlu’nun bir şeylerin değişmesi gerektiği bilincinde olduğunu gösteriyor. Ama bir şeyleri değiştirmek isterken, başka bir yanlışın peşinde koşuyor. Başka türlü komplo ve yalanların eteğine yapışıyor.
Zannedersem, Kılıçdaroğlu bir değişim peşinde koşarken başka bir seçeneği yok. Çünkü CHP ve onunda içinde yer aldığı ulusalcı cemaatin son 7-8 yılı yalanlar üzerine inşa edilen komplo teorileri kurmak ve bunlara inanmakla geçti. Bu yöntem o kadar içlerine işledi ki, bir şeyleri değiştirmek istediklerinde başka bir yöntem geliştiremiyorlar.
Türkiye’de 2002 ve 2008 arasında ciddi bir komplocu zihniyet gelişti ve bu zihniyete ait bir edebiyat türü bile oluştu. Üretilen bu komploların en güzel örneklerinden birisi yine dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Büyükanıt ile dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan arasında gerçekleştiği iddia edilen ve özellikle e-posta aracılığı ile yayılan bir görüşme metniydi. Bu sahte görüşmeye ait düzmece metinler daha sonraları Ergenekon davası sanıklarından Fikri Karadağ’ın bürosunda bulundu ve dava dosyasında yer aldı. Ancak ben bu metni, Ergenekon soruşturmasından çok daha önce, ulusalcı arkadaşlarımın gönderdikleri e-postalar üzerinden okumuştum. Merak edenler için linki;
http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=974772&Kategori=siyaset&Date=05.08.2008&b=Dosyadaki%20tuhaf%20bir%20konu%FEma!
Tamamen uydurma olan bu görüşmeye göre, o dönem bir kahraman olarak görülen Büyükanıt, henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken Başbakan Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmede başbakana söylemediğini bırakmamış ve gerekli postayı koyduktan sonra, başbakanı söylediklerine pişman ederek görüşme odasından ayrılıp gitmişti.
Bu uydurma metin elbette, Büyükanıt’a yönelik büyük bir beklentinin neticesinde ortaya çıkmıştı. Ya da bu beklentiyi üretmek ve böylece Büyükanıt üzerinde büyük bir baskı oluşturmak için. 27 Nisan bildirisi de, Büyükanıt’ın bu beklentiye bir şekilde karşılık vermek için giriştiği bir adımdı.
Bilindiği üzere o muhtıra beklendiği gibi statükocuların yarasına merhem olmadı ve AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir şekilde (Ecevit 12 Mart Muhtırasına ana muhalefet parti lideri olarak direnmişti ama direnen bir iktidar örneğini bu ülke hiç tanık olmadı) direndi. Bu çabanın boşa çıkması, bu kez Büyükanıt’a yönelik beklentinin ters yönde gelişmesine neden oldu. Muhtıradan yaklaşık 8 gün sonra Başbakan Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisinde gerçekleşen görüşme bu kez ters yönde bir komplo teorisinin doğmasına neden oldu.
Erdoğan’ın Büyükanıt’ı dize getirdiğine, uysallaştırdığına dair hikâyeler, haberler peşi sıra gelmeye başladı. Bu yönde en ciddi iddiayı Eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar ortaya attı ve Büyükanıt’ın eşinin harcamalarına ait belgelerin, Erdoğan tarafından Büyükanıt’ı köşeye sıkıştırmak için kullanıldığını iddia etti. Büyükanıt bu iddia üzerine dava açtı ve Sağlar’dan tazminat almaya hak kazandı. Fakat bu ve buna benzer iddialar belirli bir kesimde ciddiyetini korudu.
Ancak kimse, Büyükanıt’ın veya yerinde olabilecek başka bir genelkurmay başkanının bu muhtıra ile son kurşununu harcadığını ve bunun ardından bir darbe için adım atmadıkça yapacakları bir şey olmadığını düşünmedi. Mevcut yasalara göre başbakana bağlı bir kurum ve onun başkanı, silahlı bir müdahale ile o başbakanı ve hükümetini devirmedikçe verdiği emirlere uymak zorundaydı. Bence başbakanın o görüşmede, “ya darbe yap beni devir ya da benim emrimde bir kişi olarak bana karşı olduğunuz izlenimi veren bu tip girişimlerde bulunma” demiş olması bile, Büyükanıt’a geri adım attırması için son derece yeterliydi. Fazladan bir şeye ihtiyaç olduğunu o gün de düşünmüyordum, bu gün de düşünmüyorum.
Kılıçdaroğlu eğer ki, bu muhtıranın AKP’yi yeniden iktidar yapmak için üretildiğini düşünüyorsa, Büyükanıt’tan çok kendilerini suçlaması lazım gelir. Ve Büyükanıt üzerinden bir komplo teorisi üreteceğine, o dönem içinde bulundukları ruh hali ve siyasi pozisyona dair günah çıkarması gerekiyor. Aksi takdirde bu eleştiri, "neden darbe yapmadın da, muhtıra verdin?" demekten öteye gitmez.
Ancak esas sorunumuz komplo teorisi üretmeden olayları anlamayı beceremeyen bir siyaset tarzının ve kültürünün hala etkin olması. 2002-2008 aralığında bu tip komplo teorileri aşırı yoğun bir şekilde ortalığa yayılıyordu ama en azından siyasetin yukarı kesimlerinde, siyasi ahlak gereğince, ispatı ve belgesi olmayan iddialar bu kadar çarpıcı bir şekilde dile gelmiyordu. Daha çok sorumluluğu olmayan ve siyasetin alt kesimlerinde, katılımcı olarak yer alanların dilinden yayılıyordu bu iddialar.
Kılıçdaroğlu, elinde belge ve bilgi olmadan, sırf bir şeyleri değiştirmek adına ürettiği bu teori, açıkçası onun siyasetin seviyesini yükseltmek adına umutsuz bir vaka olduğunu gösteriyor. Daha kötüsü, iddia ettiği değişim adımını gerçekleştirecek kalite ve düzeye sahip olmağını.
Bu arada, İç Hizmet Kanunun 35. Maddesinin değiştirilmesine dair çağrıyı olumlu buluyorum ama bu çağrının tamamlayıcısı olsa olsa, referandum da “evet” demektir. Çünkü 12 Eylül rejiminin ebediyete kadar devamı için kurgulanmış yargı sistemini değiştirmeyi hedefleyen bu anayasa değişikliğine “evet” demeden, darbelere karşı olunduğu konusunda inandırıcı olmak oldukça güç.