- Kategori
- Öykü
Kıyı Kıyı Samanyolu / 2

Yolculuk günü her zamankinden erken kalkan Sabit Amca, kızıyla baş başa güzel bir kahvaltıdan sonra arabayı yüklemeye başladı. Her şey hazır olunca da kısa süren bir vedalaşma faslından sonra direksiyona geçti. Köhne kamyonet sarsıla sarsıla hareket ederken Remziye’nin arkasından serptiği bir tas su kızcağıza, göz pınarlarından boşalmış bir göz yaşı seli gibi gelmişti.
Zaten E-5’ten gideceği için Sirkeci’den feribota binmiş, rüya gibi güzel ama bir o kadar da kısa süren bir yolculuktan sonra Harem’e geçmişti. Bin kilometrelik çok uzun yolculuğuna başlamadan önce otogarın karşısına park edip, tarihi yarımadanın siluetine uzun uzun baktı. Yolculuk hali bu..Gidip de gelmemek vardı hesapta çünkü..
Vakit henüz erken olduğundan geliş yönü yoğun ama Ankara yönü akıcıydı. “Yolu böyle bulmuşken biraz hızlanayım “ diye düşünerek gaza yüklendi. Kafasında yaptığı hesaba göre akşam üzeri Samsun’da olacaktı. Gece yola devam etmeyip Samsun’da kalmayı düşünüyordu. Ya benzin istasyonlarından birine çekip arkadaki koltukta uyur, ya da bu şehirde yaşayan yeğeninin evine giderdi.
Dilovası’nı geçip Hereke’ye ulaştığında iyice ferahladığını hissetti. Yolun solunda göz alıcı yeşillikler, sağında dupduru sularıyla körfez pırıl pırıl parlıyordu. Ah, bir de sağından solundan uğuldayarak geçen ağır vasıtalar olmasa.. Zaman zaman arabası sarsılıyor, yoldan çıkacak gibi oluyordu.
İzmit varoşlarına ulaştığında o can yakıcı ağustos gününü düşündü. Körfezi yerle bir eden o kıyamet gününde, nasılda yürekleri ağzında Gölcük’e koşmuşlardı. Göçüklerle tıkanmış caddelerden geçip, kızının oturduğu sokağa gelinceye kadar ömründen birkaç yıl gitmişti. Ancak son köşeyi dönüp de evi sapasağlam ayakta görünce, bütün çektiklerini bir anda unutmuşlardı.
Hâlâ Gölcük’te yaşayan kızına el sallar gibi yapıp İzmit sahil yoluna girdi. Şehir merkezini körfez kıyısına bağlayan köprülerin altından geçerken “ İzmit ne kadar da gelişmiş “ diye geçirdi içinden. Halbuki altmışlı yıllarda Gölcük Tersanesi’nde çalışırken bir-iki caddeden ibaret bir taşra kasabası gibiydi.
Sapanca’ya doğru yaklaşırken kamyon trafiği olağanüstü artmıştı. Sabaha kadar belli mola yerlerinde uyuyan binlerce kamyon birden harekete geçmiş, Anadolu’nun sonsuza uzanan yollarında boy göstermeye başlamışlardı.
Hafif bulutlu bir haziran güneşi altında Sakarya’nın göz alıcı yeşillikleri ve başı dumanlı, yeşilden mora ufukları süsleyen dağ zincirleri Sabit Amca’yı bayağı heyecanlandırmıştı. Bir gözü yolda, bir gözü bu harika manzaralarda keyifle yol alıyor, içinden “İyi ki gelmişim “ diye geçiriyordu. Ancak çok geçmeden bu keyfi birdenbire sönüverdi.
Sapanca Gölü’nün kuzeyinden geçen yolda güzel güzel giderken birden motor teklemeye başladı. Önce geçicidir diye buna pek önem vermeyen Sabit Amca teklemeler çoğalınca sağa çekip durdu. Çalışır halde motor kaputunu açıp ne olduğuna baktı ama hiçbir şey anlamadı. Tekrar direksiyona geçip hareket ettiğinde yine tekleyerek birkaç metre giden araba birden zınk diye durdu. Kan ter içinde marşla motor arasında mekik dokuyup da bir sonuç alamayınca arabayı kilitledi ve yol kenarında durup gelen arabalara el kaldırmaya başladı.
Adapazarı yol ayrımında inip bir taksiyle oto sanayiye gitti. Yaşadıklarından iyice gerilmiş, tansiyonu yükselmişti. Bir çekiciyle anlaşıp kamyoneti yüklemeye giderken yolculuğu yarıda kesip geri dönmeyi bile düşünüyordu. Hatta arabayı bir hurdacıya satacak, İstanbul’a geri götürmeyecekti.
Ancak kamyoneti tamirhaneye çektiklerinde ustanın biraz uğraşmasıyla motor tıkır tıkır çalışmaya başladı. Hatta motoru bir iyice gözden geçiren usta “ Bu seni Van’a bile götürür amca “ diye teminat vermişti. Sabit Amca’nın bu ihtiyar haliyle ta Doğu Karadeniz’e gittiğini öğrenince de pek para almak istememişti.
Böylece çok korktuğu tamir işini ucuza halleden Sabit Amca üç saatlık bir gecikmeyle tekrar yola düzüldü. Sabah erken saatte kahvaltı ettiğinden epeyce acıkmıştı ama Bolu Dağları’nı tutmadan yemek molası vermeyecekti. Kızının yaptığı puğaçalardan atıştırarak açlığını gidermeye çalıştı.
Bolu Dağları’na saran karayoluna vardığında ikindi üzeriydi. Hiç mola vermeden saatlerce araba kullanmıştı. Dağın orta kesimlerinde yol kenarlarını süsleyen bir “ Kendin pişir kendin ye “ tesisinde mola vermeye karar verdi. Arabayı tenha bir köşede park ederek bir masa kiraladı. Tesis sahibinden izin alarak kendi mangalını çıkardı ve yakmaya başladı. Kısa bir süre sonra kömürler akkora dönmüş, sıra arkadaki küçük buzdolabında duran etlerin pişirilmesine gelmişti.
Nar gibi kızarmış etler, fırından yeni çıkmış Trabzon ekmeği ve buz gibi soğuk ayran..Doğrusu Sabit Amca’nın keyfine diyecek yoktu. Gözleri dağı sarıp sarmalayan yeşilliklerde, iştahlı iştahlı atıştırmaya başladı. Bu sırada bir çift gözün kendisini izlediğini fark etti. Sırtında ufak bir çanta taşıyan bir genç kız yakına gelmekten korkarmış gibi fazla sokulmuyor, biraz geriden kendisine bakıyordu. Sabit Amca eliyle gel işareti yaparak:
-Buyur kızım, diye seslendi.
-Çekinme sofraya gel.
Genç kız daveti duyunca kısa bir tereddütten sonra geldi masaya oturdu. Sabit Amca kızarmış etlerden kocaman bir ekmek içi yaparak kıza verdi ve soğuk ayranı da önüne sürdü:
-Komşuda pişer, bize de düşer derler. Ye kızım, çekinme.
Kız iştahlı iştahlı ekmeği ısırırken çekingenliğini bir tarafa bırakmaya karar vermişti:
-Sağol amca. Acıkmıştım gerçekten. Etler de çok nefis olmuş.
-Afiyet olsun . Açık havada her şey güzel olur.
Yarım ekmeği kısa sürede bitiren kız artık teklif beklemeden yeni bir yarım ekmek içi daha yaparken:
-Yolculuk nereye amca?
Diye sordu göz ucuyla.
-Şimdilik Samsun’a.
-Yaa, sahi mi? Benim de yolum oraya.
Yine o eski çekinden haline bürünüp sordu:
-Ben de sizinle gelebilir miyim? Yolda paramı kaybettim. Kalanıyla da ancak buraya kadar gelebildim. Samsun’a kadar beni alabilir misiniz?
Sabit Amca hemen cevap vermedi. Bir süre ne cevap vereceğini düşündü. Şimdiye kadar otostopçular hakkında bir sürü korkulu hikaye işitmişti. Neden sonra “Adam sende..Alt tarafı genç bir kız..” diye geçirdi içinden. “ Ne yapabilir ki bana? “
-Peki kızım neden olmasın? Yoldaşlık edersin bana.
-Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, derken gözlerinin içi gülüyordu.
Korları henüz sönmemiş mangal üzerinde çay demlenirken sohbeti koyulaştırmışlardı. Sabit Amca:
-Samsun’da mı okuyorsun kızım?
Diye sordu.
-Hayır, öğrenci değilim, diye başını iki yana salladı genç kız.
-Ablamlar Samsun’da oturuyor. Onları ziyarete gidiyorum.
Sabit Amca ailesi hakkında sorular sormuş ama kaçamak cevaplar almıştı. Değirmende ağartılmayan saçların verdiği önseziyle “ Bu kızın ailesiyle bir meselesi var” diye geçirdi içinden. Belki de evinden habersiz ayrılmıştı. Parasının kaybolması kendisinin uydurduğu bir hikaye olabilirdi. Özel hayatına karışmak istemiyor ve bu yüzden ailesi ile ilgili fazla bir şey soramıyordu. Ancak kızın bir sözü üzerine aradığı fırsatı buluverdi:
-Bu mangal sefası ne kadar güzel oldu, demişti kız.
-Hayatım hep böyle geçsin isterdim.
Mangalın üzerindeki çay kıvama gelmişti. Sabit Amca bardakları doldururken kızın yüzüne dikkatle bakarak:
-Bak kızım, dedi, Sana nasihat vermek istemem ama mangal bile devamlı olursa çekilmez. Üstelik yollarda perişan olmak da cabası.
Sonra asıl can alıcı meseleye gelmişti:
-İstersen böyle bir külüstürle değil en lüks arabayla seyahat et yine de fark etmez. Hepimiz için en güzel yer evlerimizdir. Diyen boşuna dememiş.” Evim evim güzel evim “ diye. Ailenle aran nasıldır bilmiyorum ama sana bir şey olursa yine onların yüreği yanar. Başkalarının değil.
Bir an durup sözlerinin tesirini tartmaya çalıştı. Sonra eliyle kendisini işaret etti:
- Bu gördüğün yaşlı amcan bile ailenin ne demek olduğunu yeni anladı. Altı yıldır görmediği kardeşini görmek için bunca yolu göze aldı. Bilmem anlayabiliyor musun beni?
Devamı var...
