Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mart '11

 
Kategori
Öykü
 

Konak ( 3 )

Konak ( 3 )
 

Ayşe Teyze! "Gülüşünü bana ver, hayatta yürüyeyim!.." (Şirince'den..)


Yetmişlerin ortalarında şehrin Defterdarı ve beş kişiden kurulu ailesi bu büyük konağın üçüncü katında oturmaktaydılar. Defterdar Ekrem Bey’in hanımı ev hanımı idi. Fakat ev hanımlığının bir eksiklik, bir kaderin cilvesi olduğunu düşünenlerden değildi. Evet, o müthiş zekasına, o kuvvetli insan ilişkilerine, o sevgi dolu yüreğine paralel, zamanında ailesi onun sonuna kadar okumasına destek olsaydı, iyi olurdu ama…Ve okusaydı, mutlaka güzel bir meslek sahibi olurdu ama… Sırf ağabeyinin kaprisi ile, başarılı bir öğrenciyken gündüz öğrenim gören bir ortaokuldan alınıp da on iki sene Akşam Sanata gönderilmesine ömrünün her saniyesinde bir anlam verememişti ama… Yine de içindeki o yaşam sevinci ve her an yeniden cesaretle atan yüreği hayat mücadelesinden kopmasına bir an dahi müsaade etmemişti. Üstelik hayata tutunması için, Allah ona üç tane de çocuk vermişti. Eşi de küçük ölçekli Anadolu şehirlerinde de olsa, hatırı sayılır bir mevkide idi. İşte, hem anne olmanın hem de konumunun farkında olan bir eş olmanın sorumluluğu, onun hayata her gün taptaze ve enerji dolu başlamasına yetip de artmıştı bile. 

Mahide Hanım, ailece Sinop’a geldikleri sıralar kırklı yaşlarının başındaydı. Eşi de onunla aynı yaştaydı. Hatta ikisi de ocak ayında doğmuşlardı; o, gün farkı ile eşinden bir on beş gün büyüktü. Bütün Anadolu’yu eşi ile birlikte gezen bu kadın küçük çocukları ve gurbetlik arasında cefa çekerken; bir gün olsun eşine “off” dememiş; “beni de şundan eksik ettin”, “şu yanım da kusur kaldı” diye mızıldanmamıştı.

Mahide Hanım, ta çocukluğundan beri hiç ara vermeden sürdürdüğü alışkanlıkla her gün daha güneş doğmadan kalkar; kuşluk vaktine kadar evin işini bitirir; ev halkının aşını pişirirdi. Kuşluk vaktinden eşinin geleceği öğle vaktine kadar elinin bütün hünerlerini sergilemeye koyulur; dikiş, nakış, dantel yapabildiği ne varsa, neyi yıllar yılı sanatının okulunda tahsil etmişse onu üretirdi. Öğle yemeğine gelen eşine yemeğini verdikten sonra, beyini uğurlar; ya eşe dosta ziyarete gider ya da mutlaka onu seven, ondan medet uman, onun hoş sohbetini arzulayan eşi dostu ona ziyarete gelirdi. 

Eğer o gün ziyaret günü değilse, ya Mahide Hanım’ın çarşı pazar günüydü ya da evde kalan çocuklarına ayırdığı bir gündü. Çocuklarının annesi olduğu kadar dert ortağı, oyun arkadaşı, can yoldaşıydı bu hayat dolu anne. Çocuklarının en büyüğü orta ikiye giden, ikincisi ilkokul ikide birer kız çocuğuydu. Ailenin üçüncü çocuğu ise dört yaşında bir oğlandı. Anne çocuklarıyla ev içinde akla geldik gelmedik yüzlerce oyunu oynamakla kalmıyor; özellikle kızlara yemek yapma, ev işi, nakış dikiş öğretmekten de geri durmuyordu. Orta ikiye giden ablanın elinden neredeyse bir ev hanımın bildiği günlük, sıradan, işlerin hepsi geliyordu. 

Çocuklar annelerinin evde oldukları zamanlardan ne kadar mutluysa; konumu gereği sık sık ziyaretler yapmak zorunda kalan annenin evden gidişine günden güne büyüyen evin ablası bir o kadar mutlu olmaya başlamıştı. Annesi evdeyken alabildiğine minik bir çocuk olmanın zevki nasıl tatlıysa; annesi evi ona emanet ettiğinde abla olmanın, büyük olmanın hazzı da bir o kadar büyüktü. 

Daha dün annesiyle birlikte mahallelerinde her çarşamba kurulan pazara beraber gitmişlerdi. Saat 11 sularıydı. Konağın büyük kapısından adım attıkları gibi dar sokağın hemen karşısında onların merdivenlerine bakan küçücük penceresinin kenarında onlara tanıdık gülümsemesiyle selam veren Ayşe Teyze’yi görmüşlerdi. Ayşe Teyze Konağın dev gibi ve bakımlı kapısı ile yüz yüze duran harap bir kapının ve yıkıldı yıkılacak gibi duran o eski ahşap evin mutfak camında Allah’ın her günü dışarıyı seyreden yetmişlik bir ihtiyardı. Hem de Konağın üçüncü katında oturan on iki yaşındaki ablanın okuldan sınıf arkadaşı Bülent’in de anneannesiydi. Çok güler yüzlü ve çok tatlı dilli bir ihtiyarcıktı şu Ayşe Teyze…Bugün de sanki konaktan çıkanları kolluyormuşçasına Konak Kapısı açıldığı gibi Mahide Hanımla göz göze geldi ve “İyi günler Mahide Hanım…” deyiverdi sevgi dolu.
Mahide Hanım da aynı içtenlikle selam verdi Ayşe Hanıma: 

“İyi günler Ayşe Teyze. Bugün nasılsın?”
“Nasıl olayım kızım? Sizi görünce daha iyi oluyorum. Gez kızım gez… Gençliğinin, sağlığının ve hayatının tadını çıkar…”
Bu kısacık konuşmadan Mahide Hanım hüzünlenir gibi oldu; konak kapısını açtığı anlardaki ağır adımlarını bir anda çabuklaştırdı. Kızı Dilara, bu ani hızlanışa bir anlam veremeden, bir anlık Ayşe Teyzeye gülümsedi ve annesinin hızlı adımlarına yetişmeye uğraştı…
“Anne, neden birden bire yüzün asıldı ve hızlandın?”
“Yok bir şey kızım. sana öyle gelmiş”
“Yok anne, evden çıkan annemle Ayşe teyzemle konuştuktan sonraki annem aynı değil! Ayşe teyze ne dedi ki? Hiç anlamadım…”
“Bu duygusal kızımın da gözünden hiçbir şey kaçmazmış… Hadi bakalım bugün pazardan neler alalım?”
“Anne, yapma bunu! Peki, neden durduk yere ağlıyorsun ki? Hem, bana duygusal diyene bakın siz..”
“Ne ağlaması canım;az evvel seçtiğim yeşil biberin acısı gözüme değdi herhalde!!”
“Tabi canım, kesinlikle öyledir anne…” 

Konağın üçüncü katının ablası; bir taraftan annesinin bu atlatma cümlesine kanmış görünüyor; bir taftan da annesinin o güler yüzlü Ayşe Teyzenin hangi sözüne bozulduğunu anlamaya çalışıyordu. Konaktan çıkarken bir kısmı Sinop Kalesi’nin içinde kalan Pazar yerine gitmenin neşesi ve heyecanı ne kadar büyükse Dilara’da; şimdi içini burkan hüzünlü duyguların yoğunluğu o kadar çoktu. Hem annesine küskündü; hem de içine çöreklenen o daha tanımlayamadığı hüznü giderek küçücük yüreğini kaplıyordu. Tam on iki yaşındaydı. Hatta iki ay sonra on üçüne basacaktı. Her zaman onunla arkadaş olan annesi, demek ki daha onun büyüdüğünü, genç kız olduğunu göremiyor ve bazı konuları, onun daha anlayamayacağını düşünüyor ve ondan saklıyordu. 

Pazar yerinde anne kız bir süre aralarında hiç konuşmadan gezindiler. Hatta, gördüğü şu renkli tokaları, istediği şu mevsim meyvesini bile annesine olan kırgınlığı ile cüssesinden beklenmeyen inadıyla birleştirerek, istekleri ile ilgili hiç sesini çıkarmadan ilerledi Dilara… 

Mahide Hanım, bir müddet sonra, yanındaki kızın neler hissettiğini anladığından mıdır; acı biberin gözlerini yakan etkisi geçip de yufka yüreğinin çırpıntısı durulduğundan mıdır, nedir; kızına dönerek “Sahip olduğumuz her şeyin farkında olmalı ve bize verilenler için her zaman şükretmeliyiz, Dilara” dedi.. 

Dilara, önce omuz silkti; sonra da az önce gördüğü renkli tokaya sahip olamayışının yalayıp geçen acısını hissetti yüreğinde…Yüreğini küçücük bir renkli toka kendine getirince; daima çok sevdiği “hayat sevincine” hep gıpta ile baktığı annesine döndü. Az önceki kırgınlığını çoktan unutmuştu… 

“Neden böyle söyledin anne? Benim şımarık bir çocuk olmadığımı biliyorsun…”
“Yok, Dilara! Bu söz sadece sana değil.Sana, bana, bize, hepimize… Evden çıkarken Ayşe Teyzenin söyledikleri var ya… Onun söyledikleri beni çok etkiledi Dilara..”
“Farkındayım anne… Onun söylediği bir şeye üzüldüğünün de…”
“Benim yüreği ile bakan kızım. Evet! Ayşe Teyzenin söyledikleri beni ağlattı.Çünkü onun sözleri bana büyük hazinelerimden birine her an her dakika daha da çok şükretmem gerektiğini hatırlattı.”
“Nedir o anne?”
“Yürüyebilmek kızım… Yürüyebilmek…Şükretmeliyiz…”
“Ne, nasıl? Sen ne diyorsun anne? Anlamadım…”
“O her gün penceresinde dışarıyı seyredip de, bize gülen yüzüyle “günaydın” diyen Ayşe Teyzen var ya, yürüyemiyor kızım…
“Neee? Yürüyemiyor mu? O gözlerinin içi gülen teyzem mi?..İnanmam, ağlarım ben şimdi!” 

Bu son cümlelerden sonra anne kızı az öncekinden daha da derin bir sessizlik kapladı…”Yürüyemiyor mu” sorusu yüreğinde çakılı kalan Dilara, o an’dan sonra pazar yerini siyah-beyaz bir resmi süzen fersiz gözlerle gezdi ve zaman akşama doğru ilerlerken Konağın Kapısından içeri sürünerek girdi.Akşam yemeğini bile yemeden, penceresi Ayşe Teyzesinin mutfak penceresini gören odasına çıktı.Sabahın ilk ışıklarına kadar Konağın üst kat penceresinden arasında yalnızca dar bir sokak olan, “yürüyememesine inat hayata gülebilen” yürekli Ayşe Teyzesinin, harap ahşap evindeki cılız ışıklı mutfak penceresinde oturduğu yere baktı, baktı, baktı.. 

Ayşe Teyzesinin gülen yüzünü ve gülen yüze selam veren annesinin güçlü kalbini o mutfakta sohbet ederlerken gördü bir an, Konağın son katında oturan küçük genç kız… O ışıklı buluşma ona diyordu ki: ”Hayatın gerçek hazinelerini görebilmeli ve hayata her şartta gülebilmeliyiz. Konak ya da harap ev! Fark eder mi; güzellikleri gören kalbi taşıyabildikten sonra…” 

Sabaha kadar düşündü Dilara: “Mutluluk ve mutsuzluk arasında daracık bir sokak vardı? Ve insan hangi tarafa, ne ile bakmalıydı? Nereye, hangi hazinesi ile yürümeliydi insan?..” 

Sabah, pencerenin pervazına başını dayayarak bütün gece tebessümle uyuyakalmış Dilara biraz daha büyümüş uyandı ve ayağa kalktı. Bir adım attı… ”Yürüyordu!” Büyük bir sevinçle koşup, konağın kocaman salonunun kapısını gülerek açtı 

Yegâh Elif Mirzâde 

 
Toplam blog
: 191
: 769
Kayıt tarihi
: 21.07.09
 
 

“Yazı yazmak” bir Yürek Yolculuğudur. Okumak ve yazmak bana Edebiyat alanının kapılarını açtı… Ed..