- Kategori
- Anılar
Küçük Yaramazlıklarım

Küçükken sarımsaktan korkarmışım.
Halamın oğlu da soğandan korkarmış.
İkimizin yaşı da aynıydı.
Ben çok çektirmişim halamın oğluna.
O eline sarımsak alamadan ben soğanla düşerdim peşine.
Çok ağlattım halamın oğlunu çok.
Halam oğlunu korumak için el tırnaklarımı, kanatırcasına dipten kesmişti birisinde. Kanamıştı tırnaklarım, ince ince sızlamıştı.
Hiç ağlamamıştım.
Halam bu duruma da çok kızmıştı.
Halamın oğlunun adı Alaattin’di.
Genç yaşta öldü.
Alaattin’i arıyorum.
O yok artık.
Halam hayatta.
Beni severken hâlâ, Alaattin’in adını da söyler.
Bizi birbirimize karıştırır öyle sever.
Gözleri görmüyor.
Halamın ellerinden öperim.
*
Yaramazmışım ben.
Biri çok yaramazlığımı hatırlamasam da anlatıyorlar.
Kendi çocuklarıma söz söylemek istesem, lafı ağzıma tıkıyorlar.
Babamın evindeki oda kapılarında hâlâ benim kullandığım “Mustafa Sıtkı” çakısını izleri var. Kapılara ne çentikler atmışım.
Babam, sabırlı adammış.
Babam hayatta, ellerinden öperim.
*
Bizim evde kardeşlerim için kurulmuş bir salıncak vardı. Kıl çuvalın içinden geçirilen kalın sopalarla odanın tavanına asılmış bir salıncak. Yer yatağında yatan anam, salıncağa bağlı bir ipi asılarak sallardı salıncağı.
Anamda hayatta.
Ellerinden öperim.
*
Bir gün evde kimse yoktu.
İki halamın, üç oğluyla evdeyiz. Salıncağa biniyoruz.
Düzen bozuldu. Halamın oğlanları, üçü bir olup beni attılar salıncaktan.
Kızdım.
Önce tek tek yakalayıp dövdüm. Sonra elime geçirdiğim bıçakla onları korkuttum.
Salıncağa binip yattım. Elimde bıçakla keserim sizi diye bağıra bağıra kendimi sallattım üçüne de.
Sırayla salladılar beni.
Anam ne zaman geldi bilmiyorum. Aldı elimden bıçağı. Kurtardı halamın çocuklarını. Üçünü de bir ay görmedim.
Korkudan yanıma gelemediler.
Şimdi böyle yaramaz çocuk var mı?
*
Ben döverdim de, beni de döverlerdi.
Karşı Mahalle’den Berber Amed’in Yunus ile kardeşi bir gün beni dövmek istediler. İkisi birden gelince sıkıştım. Elime bir fare kapanı geçti. Yunus’un kardeşinin ayağında donu da yoktu. Sünnette olmamıştı. Bana doğru yaklaşınca, arkamda yayını gerdiğim kapanı çocuğun önünde bir tettirdim. Fareyi yakaladım. Çocuğun düzeni kapana kısılınca, ortalığı bir çığlık kapladı. Karşı Mahalle, yıkıldı çığlıktan. Ben baş aşağı bir topukladım. Nereye kaçıp saklandığımı da bilmiyorum. Berber Amed, beni iki gün aramış bulamamış. Adam beni bir bulsa, belki de dipten sünnet edecekti.
Teşkilatı kapana kısılan çocuğu sünnet ettirmişler.
İyi ki ucundan yakalamış kapan. Yoksa çocuk çüksüz kalabilirmiş.
Bu arkadaş bana selam gönderdiğinde bazen, ”kapana kıstırdığın çocuktan selam getirdik” diyorlar.
*
Yaz tatillerinde hep çobanlık yaptım ben.
Yüz kadar keçimiz vardı.
Keçilerin memesinden süt emerdim.
Keçilerin arasında yatardım. Keçinin birisini yastık yapıp yatardım. Yaz günü, sıcakta çınarların gölgesinde yatardı keçiler. Güneş yavaş yavaş ferini azaltınca, keçiler yaylıma zorlardı. Bir akşamüzeri, üzümlerin olmaya başladığı bir günde tarlasının yanından geçtiğimiz Tüfekçilerin Ali Dayı, bize seslendi.
“Bana bakın çobanla. Benim üzümlere dokunursanız, sizin çükünüzü keserim”
Hayda!
Biz ne dedik bu adama?
Durup dururken eşeğin aklına karpuz kabuğunu getirdi. Birde küfür etti.
Biz beş kadar çoban birbirimize baktık.
Vurduk keçilerin ardından kendimizi, Açöldüren Deresi’ne.
Bir saat sonra ben, “hadi gidiyoruz” dedim. Diğerleri peşimde. Geldik Tüfekçilen Ali’in “Uzunbük” tarlasına. Çıktık asmaların üstüne, yediğimizi yedik. Yemediğimizi indirdik dibine.
Ali Dayı, yarın sabah gelince sirke yapsın.
Bize doğru konuşsaydı, küfür etmeseydi. Biz bu işi yapmayacaktık.
Bizimle kimse çuvala giremez.
Yılan bile.
*
Bizim köylü Yunus’un öğretmen abisi vardı. Tatile gelince tavuk kızartırmış, peynir kızartırmış, kendisi yermiş. Yunus yiyemediğinden, hep bize anlatırdı. Bizde bilmiyoruz, peynir kızartmayı. Evdeki peynir bocudundan (Ağzı geniş toprak testi) peynir çalmış bir gün Yunus. Evde pişirmiş. Abisinden gördü ya. Acanım benim! Tavayı kaptığı gibi, derenin kenarındaki çalıların arasına saklamış. Koşup geldi. “Haydin” dedi. “Peynirleri kızarttım yiyelim.” Koştuk ardından. Sakladığı yere geldik. Tava meydanda, Yunus’un köpeği yalanmakta…
Gitti güzelim peynirler.
Bocuttan peynir alındığını anlayan anası, çekti sopayı Yunus’a.
Ben Yunus’a kıyamam.
Aradan iki gün geçti.
Gelin dedim. ”Peynir olmazsa tavuk olur.”
İndik çayın kenarına. Çay kenarında, tavuklar horozlar çınarların gölgesinde, kumların üstünde yatmaktalar.
Tavuk çok.
Verdik taşı tavuklara.
Vurup yakaladığımız tavukları gömdük kumun içine. Gece gelip alacağız. Uzak bir yerde yiyeceğiz.
Gece geldik. Kumun içinde aradık taradık, bulamadık tavukları.
Ne peynir yiyebildik ne de tavuk.
Ne şanssız çocukmuşuz.
Komşulardan birisi;
“Bizim eve tilki gelmiş geçen gece.” Derken
Başka birisi;
“Gurşuna gelmiyesice tilki, bem de en gocaman horozu götürmüş” derken…
Biz gülüyorduk.
*
Ben bu yaramazlıklarıma hâlâ gülüyorum.
Çocukluğuma gülüyorum.
Daha çok gülünecek anım var da.
Sonra anlatırım.
Sizde anımsayın çocukluk anılarınızı.
Ya- ra- maz- lık- la- rı- nı- zı!