​ Kulağımıza küpe olsun! / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Nisan '08

 
Kategori
Felsefe
 

Kulağımıza küpe olsun!

Kulak. İnsan kulağı. Biri kahkahalarla, sevinç çığlıklarıyla patlayıp ‘ayol taşmadı bu!’ şampanya şişesi gibi yeterince sarsılmamış, diğeri dünyanın tüm öksüz ağlamalarına, sızlamalarına çanak anteni gibi kendi etrafında dört dönerek kendine bir yurt aramanın yorgunluğundan yıkılmak üzere. Ters, ters iş de, duyup da düşünen kafa yanlış kafa, kulaklar ne yapsın?! Peki, nasıl düzelecek bu terslik? ‘Değiş!’ deyip de kafayı üstesinden gelemeyeceği bir uğraşıya zorlamaktansa, ufak ufak başlayıp, ona ‘zahmet olmazsa şu kulakların yerlerini bir değiştirebilir misin’ demek gerekir.

Peki, kafaya ‘zahmet olmazsa şu kulakların yerlerini bir değiştirebilir misin’ dedikten sonra ne olacak? Gerçekten de değiştirebilecek mi? Hayır! Asla değiştiremeyecektir! Çünkü kafaya bu soruyu sorduğunuz anda ‘aynı’ dediğiniz kafanın nasıl da birbirinden farklı iki kafaya ayrıldığını görürsünüz. Ayrı iki yarı kafanın da ortak bir karara varması mümkün değildir. Ayrı iki yarı kafanın vardığı ayrı iki karar aynı olabilir, ama ortak olamaz. Ortak karar tek bir kafayı gerektirir. Tek bir kafada ortak karardan da yalnızca insanda bahsedilebilinir; kafada değil. Tekilin çoğulu gizlediği, yeri geldiğinde de hapsettiği yerdir insan kafası. İşler ters yürümediği müddetçe hiç bir şey yolunda değilmiş gibidir. Bu yüzden de insanın kafası ters giden birçok şeye anında yatıverir. Hatta insanın kafası çoğu zaman ilk şaşkınlığının kaybolma hızını algılayamaz bile. O kadar çabuk alışır tersliklere. Kafa ters ya. İşte bu yüzden de kafa, kulaklar öyle ters işittiği müddetçe, aynı kafadır; tek bir organdır; kafanın işleyiş kurallarının yazılı durduğu ‘doğayasa’sı anatomisi öyle hükmetmiştir; tersi durum zaten zar zor, binlerce yıl süren evrimsel uğraşı sonrası kenetlenebilmiş iki yarı kafayı iyice, tamamen ortadan ikiye bölmek gibidir; bir işe yaramaz; öylesi bir kafa delirir.

Yine de kafanın, şunun şurası birkaç satırlığına da olsa, kulakların yerlerini değiştirdiğini farz edelim. Artık kafa aynı kafa, kulak aynı kulak değildir. Bu durumda kulağın biri ne duyar, kafanın biri ne düşünür, diğeri ne duyar, öbürü ne düşünür? Birinin patlamayan şampanya şişesinin ‘fıs’ı yerine ağlayanları, sızlayanları, diğerinin de ağlayanların, sızlayanların yerine patlamayan şampanya şişesinin ‘fıs’ını mı duyacağını sanıyorsunuz? Hayır! Asla! Tabiî değişen durumdan kendisine fayda çıkarmak isteyenler aksini iddia edecektir.

Ancak onlar sağırlaştıklarını, ya da duyup da duymamazlıktan geldiklerini itiraf edemeyenlerdir. Onların tutumu uzun ömürlü olamaz; bir zaman duydukları gerçeklere yakalanırlar. Peki, ne olacak şimdi bu kafası eski kulağı yenilere? Önce şampanya’nın ‘fıs’ından onun bunun iniltisine atananlara bir bakalım. Vallahi billahi zor iş, hem de çok zor! O ana kadar toz pembe yankılarla yıkanan kulak bir anda pis bir dereboyunda diz çökmek zorunda kalıversin. İnanın o kulak uzun bir zaman yerinden kıpırdayamayacaktır. Etrafını saran tozda, çöpte çakılı kalacaktır. İstediği kadar ‘şampanya da şampanya!’ diye tuttursun. Boşuna. Kulağına gelir gelmez aklına tek bir cümle gelecektir: ‘ah şu salak kafa!’. Bundan böyle işi gücü kafasına isyan etmek olacaktır, ama nafile. Kafa aynı eski kafa. Şimdi bir de ağlayıp sızlayanların vızvızı yerine buz gibi bir şampanya şişesinin ‘fıs’ına atananlara bir bakalım. Vallahi billahi bu da en az diğeri kadar zor iş, hem de çok zor! Yeri değişene kadar duymaya alışageldiklerinden sonra öyle buz gibi şampanya içecek miğde nerede?! Onca ağlamaları, sızlamaları duymuş kulakta miğde sağlam kalır mı?! Zaten şimdiye kadar delinmediğine şükür, bu kulakta şampanya şişesinin ‘fıs’ıyla olduğu yerde pısırıp kalır. Patlamayan şampanya şişesinin ‘fıs’ı ona oksijen bombası gibi gelir. İstediği kadar ‘sıcak çorbam da sıcak çorbam!’ diye tuttursun. Boşuna. Sonunda bu kulak da kendi sesini duyacaktır: ‘ah şu salak kafa!’. Ama ne çare kafa aynı eski kafa.

Demek ki çareye kulakların yerini değiştirmekle varılamıyormuş. O zaman kulakları tekrar eski yerlerine yerleştirelim. Biri tekrar buz gibi şampanyasına, diğeri de sıcak çorbasına kavuşsun. Başka bir çare bulalım. Örneğin birine buz gibi köpüklü çorbanın, diğerine de dumanı üstünde sıcacık ezo gelin şampanyasının belki de her şeyi kurtarabileceğini anlatalım. İnanmazlar, inanmazlar çünkü saçma. Demek ki çareye işin mühimmiyatını kavrayarak varmamız gerekiyor. Aradığımız çarenin mühimmiyatını kavrayabilecek tek şey eski kafadır. Eski kafayı yenilememiz gerekiyor. Çünkü kafanın yenilenmesi demek, her şeyin yenilenmesi demektir. Yani bir yerde kulakların da yenilenmesi demektir. Yenileyelim, yenileyelim ama eski kafamıza başvurmadan yeni kafamızın nasıl olması gerektiği üzerine şimdiki kafamızı yorarak yenileyelim. Yeni kafamız nasıl olsun? Varsın kafamız aynı kafa kalsın, zararı yok. Yalnızca zar zor, asırlarca süren evrimsel uğraşı sonrası birbiriyle kenetlenebilmiş iki yarı kafamızın yerlerini değiştirelim; yani eski kafamızın sağı yeni kafamızın solu, eski kafamızın solu yeni kafamızın sağı olsun. Yeni kafamız bu olsun. Şimdi eski kafamıza yeni kafamız için bir başvuralım, bakalım ne olacak? Yani eski kafamıza ‘zahmet olmazsa şu iki yarı kafanın yerlerini bir değiştirebilir misin’ diyelim. Değiştirir mi sanıyorsunuz? Hayır! Asla! Mümkün değil! Bunu yapabilmesi için ‘doğayasa’yı değiştirmesi, onun içinde bu tür mevzuların halledildiği mercii anatomisinde en azından salt çoğunluğa sahip olması gerekir. Zor iş! İlk veto kalpten gelir ve kalbin vetosunu oksijenik yaptırım takip eder ve kafayla kalp birbirine girer. Bu duruma ciğerin, pankreasın, dalağın vesayire bulaşması da işin cabası. Biz yine de, şunun şurası birkaç satırlığına da olsa, kafamızın iki yarı kafanın yerlerini değiştirmeye razı olduğunu farz edelim. Ne değişmiştir? Önce kulaklarımıza bir bakalım: şimdi, kahkahalarla, sevinç çığlıklarıyla patlayıp ‘ayol taşmadı bu!’ şampanya şişesi gibi yeterince sarsılmamış bir kulağımız, değişen iki yarı kafamızdan payına düşeni öyle diyor diye duyduklarına ağlasın, sızlasın mı? Ya da dünyanın tüm öksüz ağlamalarına, sızlamalarına bir çanak anteni gibi kendi etrafında dört dönerek bir yurt aramanın yorgunluğundan yıkılmak üzere olan diğer kulağımız iki yarı kafadan payına düşeni öyle diyor diye duyduklarına sevinç çığlıkları atıp, kahkahalar mı patlatsın? Aman ha! Tanrı korusun!

Demek ki terslik tersine düzelmiyormuş! Yani düzlüğe tersten varılamıyormuş! O zaman düzlüğe, tersliği tersine düzelterek varmamız gerekiyor! Yani eski kafamızı komple değiştirmeden bu iş olmayacak! Eski kafamızı komple nasıl mı değiştireceğiz? Kompleye varan yolda ilk adımımızı atarak: ufak ufak, birer birer! Örneğin kulağın kafaya anlattığına olduğu kadar kafanın kulağa anlattığına da kulak vererek! Çünkü duyduğumuz kahkahalarla sevinç çığlıkları gibi ağlamalarla sızlamalarımız da aklımızın dile getirdikleridir! Ne düşünürsen onu duyarsın! Sevda düşünürsen sevda duyarsın! Nefret düşünürsen nefret duyarsın! Bu içine saklandığımız çekirdek dünyamız için de geçerlidir, dört bir tarafına taştığımız engin dünya için de! Önemli olan sevdadan iyileşip, sevdadan yaralanmaktır! Kulak buna dünden razıdır, kalp evvelsi günden! İş, yaşam pazarının en acımasız lobicisi kafayı dize getirebilmektir! Şu da unutulmasın: bu dünyada şayet birileri kahkaha atabiliyorsa, ne kadar kabul etmesi imkânsızmış gibi görünse de, yine birileri ağlayıp sızladığı içindir ve birileri ağlayıp sızlıyorsa yine birileri kahkaha attığı içindir. Şimdi ne kahkaha atan ağlayıp sızlasın, ne de ağlayıp sızlayan böbürlensin! Söz ne birine ne de diğerinedir! Söz kafaya, yalnızca ve yalnızca eski kafayadır... Bu da böyle biline...!

 
Toplam blog
: 47
: 537
Kayıt tarihi
: 09.04.08
 
 

Freiburg Üniversitesi Nörolengüistik ve Felsefe bölümü mezunuyum. H..