- Kategori
- Siyaset
Kürdistan yeni müttefik mi?

Türkiye’nin Ortadoğu politikası 30 ocak 2009 Davos krizinin patlak verdiği günden beri oldukça hareketli bir sürece doğru yol almış gidiyor; Türkiye – İsrail ilişkileri bu dönemden sonra neredeyse kopma noktasına geldi, süreç o kadar hızlı işledi ki özellikle “mavi marmara “ olayı dönüşü olmayan bir yola girildiğinin habercisi gibiydi desek yeridir.
Türkiye’nin İsrailli komandoların mavi marmara baskınına karşı Filistinli direnişçilere ve onların genelinde Hamas’a sempati gösterip bir çok defa Hamas lideri Meşali Ankara’ya ve daha da ötesi meclis’e davet ettirip alkışlatması artık Türk – İsrail ilişkilerinin çok daha zor ve aşılması güç bir döneme girdiğinin işaret fişeği gibi algılanabilir.
İşte tam da o dönemde 23 Kasım 2011’ de İskenderun’ da, Amanoslardan inen PKK militanlarının 7 askerin yaşamına mal olan saldırıyı gerçekleştirmesi kuşkusuz herkesin kafasında şu soru işaretinin oluşmasına neden oldu, “Türkiye’nin İsrail’e karşı öne sürdüğü Hamas ve Filistin kartına karşı İsrail de Kürt ve PKK kartını mı kullanıyor? “
Dediğimiz gibi Türkiye Ortadoğu politikasında çok nedametli ve çok hassas bir döneme Davos’ta patlak veren krizle girmiş oldu, o günden sonra özellikle Türkiye’ nin Kürt politikasında daha ciddi ve daha dikkatli bir strateji ile hareket etme gereksinimi ne tuhaftır ki kendiliğinden oluşup daha demokratik ve kabul edilebilir bir zeminin yarattı.
Kürt açılımının gündeme düşmesi bir noktada Davos kaynaklıdır desek yeridir.
Türkiye’nin 30 yıldır deyim yerinde ise canını okuyan PKK faktörünün bölgedeki dengelerin yapılandırılmasında ne kadar etkin olabileceğini, Türkiye’ ye karşı kullanılmaya çok uygun bir koz olduğunu özellikle ülkenin Dışişleri politikasına yön veren politikacılarca daha net görülmeye başlandı; hatta bu fark ediliş o kadar net gündeme düştü ki PKK ile Devletin en ufak bir temasını “vatan hainliği” ile eş değer gören statükocu ve milliyetçi iktidarların aksine AKP hükümetti bizatihi Oslo’da Mit üzerinden PKK ile temas kurmaktan çekinmeyecek kadar geçmiş iktidarların aksine oldukça cesur sayılabilecek bir politika izlemekten çekinmedi.
Yakın geçmişte tüm bunlara karşın şu son bir haftada Ankara- Erbil- Washington hattında çok baş döndürücü bir trafik yaşandığını görüyoruz.
Barzani’nin Washington ziyareti, sonrasında Ankara’da kabulü ve son olarak ‘ta BDP’nin ağır toplarının Washington temasları, öncesinde Ankara- Bağdat hattında Erdoğan ve Maliki arasındaki restleşme ve biraz daha çerçeveyi genişletecek olursak Barzan’inin Suriye Kürtleri üzerindeki etkinliği ve saygınlığı yarına dair aslında neler olabileceğini bize gösterir gibi.
Tabloyu doğru okuyacak olursak karşımıza şöyle bir senaryonun çıkması muhtemeldir.
Ortadoğu da etkin olmak isteyen üç önemli aktör var : İsrail, İran ve Türkiye; Washington’un etkinliğini sanırım tartışmaya zaten gerek yok.
İsrail sahip olduğu askeri donanım ve teknoloji ile hala bölgenin tartışılmasız en çekinilecek ülkesi, yıllardır süren Filistin mücadelesinde 1948 yılından son olarak 2006 Lübnan-İsrail savaşına kadar komşu arap ülkeleri ile sürekli bir çatışma dönemi yaşadı ve tüm bu savaşlardan galip gelerek bölgeye dehşet saçarak korkulan güç olmayı başardı.
İran’ a gelirsek özellikle Suriye ve Lübnan üzerindeki etkinliği ile farklı bir bölgesel ittifak olarak İsrail’e karşı ortaya çıkıp kendine zemin buldu.
İşte tüm bu gerçekler karşısında özellikle Türkiye’nin bölgedeki bu iki bloğu oluşturan ülkelerle sorunlar yaşaması Türkiye için yeni politikaların oluşturulması gerektiğini gösterdi.
Türkiye’nin bölgede daha aktif ve etkili olabilmesi adıan öncelikle kamburundan kurtulması gerekiyor, bu kamburun ne olduğunu son 30 yıla damgasını vuran ve ülkeyi hem maddi, hem manevi yönden derin uçurumlara doğru sürükleyen PKK ve Kürt meselesine karşı daha gerçekçi ve akılıca stratejiler üretmesi gerektiğini bize gösteriyor.
Türkiye’nin en temel sorunu olan “Kürt sorunu” nun ileriki süreçte başını ağrıtmaması adına öncelikle önümüzdeki süreçte doğru yerde pozisyon almak ve kendi çıkarları doğrultusunda bir politika ile hareket etmek için daha farklı ve dikkatli bir yol da ilerliyor denilebilir.
Barzani’nin Washington ve Ankara ziyaretli son günlerde sıkça Türkiye ve Dünya basınına yansıyan bağımsız Kürdistan devletinin ilanının bir ütopya ile kalmayıp bir realite olarak karşımıza çıkabileceğinin habercisi gibi; hatta 21 mart newroz bayramında Barzani tarafından Kürdistan’ın ilan edilebileceği yönünde basına bir takım haberlerin yansıdığını hepimiz gördük.
Ama anlaşılan Barzani bu noktada çok temkinli ve olgun bir politika izliyor.
1946 yılında İran’da o günkü adı ile Sovyetler Birliğinin desteği ile kurulup ve bir yıl sonra Sovyetlerin ideolojik gerekçeler göstererek desteğini çekmesi ile yıkılan Mahabad Kürt Cumhuriyetinin akıbetini yaşamak istemiyor.
Türkiye işte tüm bu yaşananların paralelinde muhtemelen artık kurulması kaçınılmaz olan ve ileriki süreçte Türkiye’nin bölge üzerindeki etkinliğinde önemli bir güç ve koz olabilecek bağımsız Kürdistan devletine karşı geçmiş iktidarların “tu-kaka” politikalarının aksine daha akılcı politikalar izliyor gibi.
Suriye ile yaşanan kriz , İran’ın son dönemlerde Türkiye’ye karşı takındığı tavır, İsrail ile yaşanan gerilim; tüm bunları bir araya getirdiğimizde halı hazırda Türkiye’nin bölgedeki en yakın müttefikinin Kürdistan bölgesel yönetiminin olduğunu gösteriyor.
Ankara’nın kuşkusuz Barzani ile bu yakın temasının en merkezinde PKK’nın koşulsuz silah bırakması ve sınırların ötesine çekilmesi gerektiğini dile getirdiğini ve Kürtlerin olası bir bağımsız Kürdistan girişimlerine ancak bu koşulda destek vermezse de karşı çıkmayacağını istediğini hepimiz biliyoruz.
Bakalım yarınlar bize ne gösterecek hep beraber göreceğiz.