Küreselleşme, AB ve Türkiye(8) / Türkiye Ekonomisi / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Şubat '07

 
Kategori
Türkiye Ekonomisi
 

Küreselleşme, AB ve Türkiye(8)

Küreselleşme, AB ve Türkiye(8)
 

Şimdi yeniden en başa dönüp aynı soruyu bir kez daha soralım:

"Gerçekten de, bir ülkede ekonominin büyüme hızının arttığı söylenirken aynı anda nasıl işsizlik ve yoksulluk da artabilir? Ya da başka bir soru soralım: Büyüme nedir? Bir ekonominin büyüdüğü söylenirken ne kastedilir? Kim ya da ne büyümektedir ve buna karşın kim ya da ne küçülmektedir?"

Örneğin 2004’ ün ilk 9 ayı için “büyüme hızı”, %9.7 olarak belirlenmiştir. Bu yeni-sömürgeci kalkınmanın altın yılları olan 1950’ ler, 60’ larda bile ulaşılamamış bir rakamdır ve Demirel’ in en çok övündüğü 1965 yılının %7’sinden daha yüksektir.

Peki niye insanların suratından düşen bin parça? Niye hayatlarının düne göre daha da karanlık ve kötü olduğunu düşünüyorlar?

Bu sorunun yanıtı aslında çok açık: Çünkü söz konusu olan şey bir “büyüme” değil. Onların “büyüme” derken kast ettikleri şey, rakamlarla ilgilidir. Başka bir deyişle söylersek, Gayri Safi Milli Hasılanın artışı dedikleri şey, belli bir zaman diliminde ülke sınırları içinde üretilen toplam maddi değer miktarının şu ya da bu oranda artışını bize verir. Ama bu, gereğinden çok çok fazla bir genellemedir. Yani bir ülkedeki toplam maddi varlığı o ülkenin nüfusuna böldüğünüzde ortaya anlamsız bir tablo çıkar; çünkü bu tablo, hem bu toplam maddi varlığın reel üretimden kaynaklanıp kaynaklanmadığını bize söylemez, hem de toplam zenginlikten kimin ne kadar pay aldığını buradan anlayamayız.

Hatta klasik olarak %20’ lik gruplar üzerinden yapılan gelir dağılımı tabloları bile tam gerçeği yansıtmaz. Örneğin en zengin %20’ lik gelir dilimi de kendi içersinde ultra zenginler ve büyükçe zenginlerden oluşan bir piramit oluşturur. Yani en üstte beş-on aileden oluşan öyle bir kast vardır ki, zenginliklerine akıl sır ermez. Buna karşın en altta öyle bir %10 vardır ki, sefaletleri ve içler acısı yaşamları tarif edilemez.

Öte yandan, bir ülkede %9.7 gibi epey yüksek bir “büyüme hızı” varken, aynı süreçte ekonominin iş sağlama kapasitesi yalnızca %2 artmışsa (ki 2003’ te büyüme hızı %6 iken istihdam artmak bir yana %1 gerilemiştir) bunun anlamı, söz konusu “büyüme”nin gerçek bir istihdam artışı anlamına gelmediğidir.

Yani bir yerlerde para miktarları büyümekte ama bu toplumun genel mutluluğu anlamına gelmemektedir; dahası bu büyüme işsizlik ve yoksulluk çukurunu daha da derinleştirmektedir. İşsizlik oranları üzerine rakamlar her zaman çelişkilidir; %9’ dan %15-20’ ye dek ulaşan çeşitli rakamlar, hesaplama biçimlerine göre değişmektedir. Çünkü, daha önce de değindiğimiz gibi yeni işçi katmanları ile işsizler ordusu artık çok iç içe bir tablo göstermekte, kimin ne zaman işsiz ne zaman işçi olacağı birbirine karışmaktadır. Örneğin soruna sosyolojik bir bakış açısıyla yaklaşmayan hesaplamalarda, kadınlar ve diğer tüm çalışabilecek durumda olan atıl nüfus dışlanmakta ve böylece rakamlar biraz daha aşağıya çekilebilmektedir.

Daha geniş bir perspektiften bakılarak yapılan hesaplamalarda ise örneğin Avrupa ve ABD’ de nüfusun %70’ e yakını işgücüne katılırken Türkiye’ de bu oran %45’ i aşamamaktadır. Yani toplumun yarısından fazlası, hayatın dışındadır ve bu durum kadınlar söz konusu olduğunda %15’ e dek düşmektedir.

Sonuçta bütün bu hesaplama biçimleri ve yöntemleri ne olursa olsun, son derece açık olan gerçek, bu coğrafyadaki milyonlarca insanın işsiz olduğu ve bunların da önemli bölümünün artık “mutlak” işsizlik kategorisine girdiğidir. Bunun en somut göstergesi, eğitimli olmanın da artık insanları işsizlikten kurtaramıyor olmasıdır; hatta tersine örneğin bir hesaplamaya göre genel işsizlik oranı %9.3 iken bu oran üniversite mezunları arasında %10.6’ya, lise mezunları arasında %14’e yakındır.

Yani, bir zamanlar, klasik olarak eğitimli olmak iş konusunda bir avantajken şimdi bir anlam ifade etmemekte, hatta dezavantaj bile olmaktadır.

Öte yandan yine kentlerde yaşamak da işsizlik oranını daha da artırmaktadır. Ve en önemlisi, yine bir zamanlar bir tür güvence olarak kitlelerin tepkilerini frenleyen kamu istihdamı gitgide azalmakta, örneğin 2003 başlarında devlette çalışanların özel işletmelerde çalışanlara oranı %20 iken bu oran 2004 sonlarında %15’e düşmekte, 2005 ve 2006 da ise artan bir oran izlemektedir.

Neoliberalizmin borazanları tarafından alkışlarla karşılanan bu durumun somut anlamı ise iki yılda kamu çalışanlarının 521 bin kişi azalmasıdır, ki bu atıl nüfusu artırmaktan başka bir anlam ifade etmemiştir. Öte yandan çalışan kesim açısından bakıldığında da durum felaket tablosudur. Kayıt dışı istihdam denilen tamamen güvencesiz çalışanların sayısı tahmini olarak 4 milyonun üstüne çıkmış durumdadır. Toplamı 23 milyona yaklaşan iş sahibi nüfusun ise %55’ i, yani 11 milyonun üstündeki insan, hiçbir biçimde hiçbir sosyal güvenlik kurumlarına bağlı değildir.

12 Eylül 1980’ den bu yana sistematik biçimde düşen reel ücretler (enflasyon oranı çıkarıldıktan sonra kalan ücret artış hızı) ile verimlilik (yani artı-değer oranı) artışı arasındaki derin çelişki ise işsizliğin kime nasıl yaradığını açıkça gösteriyor. Sadece 2004 yılında bile reel ücretler 2000 yılının %25 altındadır ve bu oran içinde bulundugumuz yıla kadar bir azalma seyri izlemedigi gibi, artan bir seyirdedir.

Üstelik hükümet, IMF’ye verdiği güvencede “çalışanların reel gelirlerinde bir artışa izin verilmeyeceğini” açıkça ifade ediyor. Oysa aynı yıllarda, imalat sanayindeki emek verimliliği, yani sömürü oranı, kuşkusuz ücretlerin düşüklüğüne bağlı olarak, sistematik biçimde artmakta ve bu oran %14 leri aşar bir hale gelmiştir. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 1997 yılındaki ortalama değerleri 100 kabul ederek oluşturduğu imalat sanayi çalışan başına verimlilik endeksinde, 2004 yılındaki rakam 144, şimdilerde ise 160 lar seviyesine ulaşmıştır.. Yani aynı dönemde daha az ücret ve daha az işçiyle daha yüksek bir sömürü ve kâr sağlanmıştır. Bu arada pek fazla bilinmeyen bir gerçek de, irili ufaklı işletmelerin çoğunun işçilerinin (ve bazen onların sendikalarının) yıllardır işlerini tümden kaybetmemek uğruna “sıfır zam”la çalışmaya razı olduklarıdır. “Batarız, fabrika da kapanır” tehdidi çoğu kez etkili olmakta, insanlar eldekini yitirmemeyi tercih etmektedirler.

Görülecegi üzere, küreselleşen ekonomiye entgre olabilmek için elinden geleni gösteren Türkiye, payına düşeni her gün biraz daha almakta, bu uluslararası tekelci finansın bölgesel bütünleşme hareketinden başka bir şey olmayan AB' ye teslim olma çabaları önümüzdeki gün ve yıllarda daha çok sürprizlere gebedir.Ve biz bu sürprizlere şimdiden ışık tutmaya devam edecegiz, edecegiz ki bir sabah kabusla uyanmayalım.

Her ne kadar kabus üzerimize çökmüşse de..

(Devam edecek)

 
Toplam blog
: 88
: 1115
Kayıt tarihi
: 09.01.07
 
 

Ankara SBF'yi bitirdim. Öğrencilik yıllarında gazetecilik, sonrasında uzun yıllar özel sektörde ü..