​ Kusturica vakası; Neresinden tutsan dökülüyor / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '10

 
Kategori
Güncel
 

Kusturica vakası; Neresinden tutsan dökülüyor

Kusturica vakası; Neresinden tutsan dökülüyor
 

Biliyorum üzerinden bayağı bir zaman geçti. Altın Portakal Film festivali dahi sonlandı. Ama Kusturica vakasının, özellikle üzerinden belirli bir zaman geçtikten sonra bile, hala sağlıklı bir değerlendirmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Çünkü yazılı basında, bir iki örnek dışında gelişmeleri dengeli değerlendiren bakış açısına rastlayamadım.

Sondan başa gelecek olursak, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın olaya yaklaşımı son derece abartılıydı. Kısaca, orantısız bir tepkiden bahsedebiliriz. Kusturica, sanatçı kişiliğinin dışında, fikirleri, siyasi tercihleri, söylemleri ve duruşu ile sorunlu bir isim olabilir. Ki öyle olduğuna dair ciddi emareler var. Ancak suçu üreten ve suçun sahibi olmadıkça, hiçbir insana o düzeyde muamele gösterilmesi doğru değil. Bu şekilde, karşıdaki kişi ile, tüm ipleri koparan, varlığını yok saymanın ötesinde tehlikeli sayan bir bakış açısı, ancak savaşlara has bir durum olsa gerek. Oysa insanın ne kadar hata yapmış olursa olsun, değişebileceğine inanmak ve diyalog kanallarını az ya da çok açık bırakmak, demokratik tavır almanın ilk yoludur.

Ertuğrul Günay’ın Antalya’daki Film Festivaline katılarak, konuşma yapma fırsatı bulduğu anlarda, sanatçı duyarlılığından, onun savaşa, şiddete, baskıcı yönetimlere tavır alma, azınlıklardan ve farklıların haklarından taraf olma sorumluluğunu hatırlatması daha doğru bir tavır olabilirdi. Hatta biraz daha somuta inip, "Bosna Hersek savaşı sürecinde sanatçılar bu sorumluluklarını yerine getirmiş olsalardı, siyasilerin ve liderlerin katliamlara kadar uzanan girişimlere cesaret edemeyeceğini" ifade eden söylemler geliştirse, bence Kusturica daha zor durumlara düşebilirdi. Bu tavır en azından, “sanatçı düşmanı bakan” etiketi yeme riskinden daha iyi bir tercih olurdu.

Ancak Kültür Bakanı Günay, bu olayda kolayca popülizmin tuzağına düştü. Hıristiyanlık, Sırplık gibi popülist siyasete kolayca meze olabilen kimliklerin işin içinde olduğu bir arka plana, bir de “CHP’li belediye başkanı” eklenince, Kültür Bakanı Günay’ın kendisine yakışmayan bir kolaycılığa kapıldığını düşünüyorum. Ancak bu kolaycılık, dengeli bir tavır alış gerektiren demokrat bir siyasi kimlikle uyuşmuyor. Bu nedenle, bu gelişme, benim adıma, Ertuğrul Günay’a dair bir hayal kırıklığı oldu. Ancak Ertuğrul Günay bu hayal kırıklığını telafi edebilecek bir potansiyele sahip.

Yaşanan süreçte tek hata Ertuğrul Günay’a ait değil. Onun hatasının, tepkisini kontrol edememe, fırsatın çekiciliğine kapılıp, kolaycılığa kaçmak olduğunu söyleyebiliriz. Ama durduğu noktada büyük bir problem yok. Daha büyük ve telafisi zor olan hatayı, bu tartışmada Kusturica’nın yanında yer alanlar yaptı.

Bu kez Kusturica’nın yanında yer alma meselesi, sadece, “tartışmanın bir tarafında bir AKP’li varsa ben tam aksi tarafta yer alırım”la özetleyebileceğimiz bir durum değil. Çünkü Kusturica, tüm dünyada solculuğun milliyetçileşmesi, bu kanal üzerinden faşizmin batağına saplanmasına dair kötü bir örnek.

Bu tartışmalar esnasında Kusturica’ya yönelik en büyük suçlamalardan birisi, onun Saraybosna Katliamının sorumlularından Miloseviç’i hala savunmaya devam etmesiydi. Bu bilgi çok garip değil, çünkü Miloseviç eski Yugoslavya’da Komünist Partisi üyesi, Sırbistan’ın ayrılmasından sonra Sırp Sosyalist Partisinin kurucu olan bir isim. Bu ismin sosyalist bir siyasi kimlikten, Saraybosna Katliamının sorumlusu olma noktasına ilerlediği güzergâh, işte tam da solun milliyetçilikle kurduğu bağın neticesi. Şundan gayet eminim ki, gerek Miloseviç bu katliamı planlarken, gerekse de Kusturica bu katliamı küçümser ya da yok sayarken, ulusal bütünlüklerini savunmak, emperyalizmin ülkelerini bölme çabalarına karşı durmak gibi bir fikri altyapı ile hareket ettikler. Örneğin Birgün Gazetesinin 12 Ekim günlü sayısında, “O, sanatçı ahlakının sembolü olacak kadar temizdir” başlığı ile bir yazı yazan Zahit Atam da benzer bir noktadan hareketle Kusturica’yı savunuyordu. Alman ve Amerikan emperyalizmin Yugoslavya’yı bölme projesine direnen bir yurtsever olarak resmetmişti yazısından Kusturica’yı. Oysa bu duruş, elinde sadece "anti-emperyalizm" kıstası olan ve diğer tüm evrensel sol kıstaslardan feragat eden bir ilkel sol düşünce darlığına denk düşüyor.

Bu mantıkla ilerleyince, Bosna Hersek’te yaşanan savaş ve Srebrenitsa ile özdeşleşen katliamların, Kusturica için, dış güçlerin ve iç düşmanların ortaya attığı abartılı veya asılsız iddialara dönüşmesi hiç de zor olmadı büyük olasılıkla. Hatta iç düşmanlarla, ayrılıkçılarla bu tip mücadele etmeyi, emperyalizme karşı savaşmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak görmüş bile olabilir. İşte bu nedenle ölümleri ve sayıları, kağıt üzerindeki rakamlar olarak algılayan bir bakış açısı geliştirmiş olmalı. Biliyorsunuz bu mantık bize de çok uzak değil, İttihat ve Terakki’nin Ermenilere karşı, modern Cumhuriyetimizin Kürtlere karşı duruşu da benzer bir mantık dizgisinin üzerine oturuyordu.

Solculuğun milliyetçi bir çizgi ile faşizmle yakın bir temas kurması üzerinde uzunca durulması gereken bir konu. Kustirica’nın ve fikirdaşı Miloseviç’in buna güzel bir örnek olduğuna kuşku yok. Ancak bunu başka bir yazıya saklayayım.

Tüm bu sürece karşın, Kusturica bu tarz bir müdahaleyi hak ediyor muydu? Zannedersem üzerinde durulması gereken esas konu bu. Ben tepkinin fazla abartıldığını ve daha öncede değindiğim gibi konunun fazlası ile popülizme feda edildiğini düşünüyorum. Kusturica suçun sahibi olmadığı müddetçe, büyük olasılıkla savaş ortamında, milli bir propaganda ortamına yenik düşüp, fikirlerinin mutlak doğruluğu tuzağına düşmüş bir insan olarak değerlendirilebilinir. Elbette sanatçı kimliği ile, sıradan insanların ruhunu kirleten, onları birey olmaktan çıkarıp sürüye dönüştüren faşizm dalgasından sıyrılması ve toplumunu ilerledikleri yol konusunda bilgilendirmesi gerekirdi. Belki bunu yapabilse, ülkesinin bütünlüğüne daha fazla hizmet edebilirdi. Ama olmadı, kendisini o bataklıktan kurtaramadı.

Bir insana yaklaşmakta ve onunla diyalog kurmakta temel ilke, her insanın değişebileceği kabulüne sahip olmaktır. Bunu kabul etmemek, her insanı geçmişi ya da bugünü ile mutlaklaştırmak, kötülemek, etiketlemek, sınıflandırmak ve kategorileştirmek, demokratik bir kültüre, uzlaşmacı bir yönteme yol açmaz. Tepkileri dengelemek, orantılı ve yerinde kullanmak ise bir şeylerin değişebileceği umudunu taşıyanların için her olasılığa açık kapı bırakmak isteyenlerin tercih edeceği yoldur.

Kusturica’nın günün birinde “bir zamanlar yanlış fikirlere kapıldığını” söylemesinden daha iyi bir son seçeneği var mı?

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..