Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Eylül '09

 
Kategori
Öykü
 

Masallar ülkesinden karanlığa

Masallar ülkesinden karanlığa
 

Alaaddin lambasını söndürdü gitti, bir yaman karanlıktayız. Uçan halılara ne oldu, uzayıp giden kervanlar, “açıl susam açıl” dendiğinde açılan kapılar, inilen cennet yurtlar uçsuz bucaksız zenginlikler ülkesine ne oldu… 

Hurmanın bal tadında, sözün can değerinde olduğu, komşunun aç kalmadığı, tokun yalnız yatmadığı akşamlara ne oldu… 

Kimin çocuğu bu açlar, bu öfkesine yenilmiş kara tenli delikanlılar. Yüreğini kor, gözünü kör etmiş bu delikanlılar kimin çocukları… 

Bu kara çarşaflı, kara bahtlı kadınlar, bu kızlar kimin kızları... 

Leyla’nın güzelliğine ne oldu peygamberler ülkesinde.  

Döndü talihi, karakalem, karakış yolunu çizdi yazgısı, masallar ülkesinden geçtik karanlıklara mı düştük… 

Güneşin değip yaktığı bir miskinlik var kum tanesinde, savrulur şimdi kendi rüzgârında çöl olur. Oysa en güzel masalların ülkesinde en güzel aşklar yaşanır, en güzel türküler eşliğinde ipek urbalar içinde en güzel danslar edilirdi… 

Ellerini vurup toprağa güneşle kalkan, demiri tavında döven, seven ve yaratan ellerin hüneriydi günler, yatılan huzurlu akşamlar… Kırk gün kırk geceydi her şenlik, her düğün, kurulan her dernek. Davullar kırka kırk vururdu. 

Fermanlar, kutsal yazıtlar değildi, yol gösteren akıldı, gün değildi dönen, aydınlığa düşen geceydi. Kan değildi dökülen, alın teriydi toprağa değen bereket olan… 

Basra’dan gelen turnalar, yukarı Mezopotamya da eğlenirdi. Bağdat’ın kapısında bin bir nakış kitaplar koltuğunun altında kaç bilge dolanırdı dar sokak aralarında, meydanlarda kaç şair şiir okudu sayan olmadı, bileni yok. 

Gün değmiş alnına sabah olmuş ak libaslı İbn-i Sina bir yanda, Rüşd, Haldun, Cebir, El-Hallac. Ömer Hayyam’ın elinden içtiğimiz bir bardak şaraba sattık cenneti, yıktık karanlığın kalelerini. 

Basra, Bağdat yolu ince kum…  

Susmaz Fırat hiç, Munzur’dan Harran’a Dicle’den ayrı…  

Koşun haber verin, demir kalkanları kılıçları atlılar geliyor Moğol ilinden. Yakmaya yıkmaya sarayları, evleri, kütüphaneleri, talan etmeye… 

Haçlılar geliyor talana, aç çakal, aç kurt, yanıyor ayak bastıkları toprak. Sürülmüş tarlalar, ambarlardaki sarı buğday, bal hurmalar. İnce nakış tezgâhlarda ipek halı, göz nuru kumaşlar talanda… 

Canlar düştü bir biri ardına, kan değdi toprağa… Yedi başlı ejderhalar yenmiş bu toprağın çocukları, kavgadan kaçmadılar, ihanetlere yenildiler… Bak, şimdi esmer teninde bir yalnızlık kırbacı şaklar, öfkesi canlı bombadır, yanar yüreği. 

Gözün kör olsun kara donlu Gazali. Fermanların, kutsal yazıtların kara harflerinde yolumuzu kaybettik. Aklın çıkmazında kaldı kervanımız, gitmez bir adım öteye katarımız… 

Kardeştik, Semerkant yolunda, yoldaş. Kudüs’te yan yana, omzumuz değerdi döndükçe. Her yolun bir süreni, her dağın bir bileni olur tufandan bu yana.  

Nemrut’tan kalkan alaca şahin kanadında tüydük, düştük sulara destanımızı yazdık…  

Anadolu’da sürülmüş tarlalar boyu gelinciktik, söğüt gölgesinde Bedrettin’ce kuru bir azığı üleştik. Dosttuk kurda kuşa, suya inen ceylana. Henüz yanmamıştı ormanlarımız, yeşildik. Sabahın alaca ayazında ateşi çaldırdık, ocaklar söndü, kaynayıp pişemedik. Pirin elinde kuru bir dal, köçeği aymaz yollarda kaldık.  

Yıl içinden aylar geçti, ay içinden günler, çok şey değişti doğan güneşin, dönen ayın altında. Kendimize küstük, düşmanla barıştık ve şimdi karanlığımıza yakıyoruz gömleklerimizi; içinde kül olmuş sönen bedenlerimiz…

Hasan Kaya 

 
Toplam blog
: 65
: 1019
Kayıt tarihi
: 11.09.09
 
 

Mart 1959 Erzincan doğumlu, İzmir de yaşıyor.. ..