- Kategori
- İlişkiler
Meclisteki ve toplumdaki şiddetin nedeni dilimizdir.

Katlanmak hep ikilemde olmayı çağrıştırır bana… İstenmeyen bir durum var ortada demektir daha ilk başta… Bu istenmeyen durumu kabul etme zorunluluğu var ayrıca da… Kabul edilebilir başka bir nedenden ya da zorunluluktan dolayı, istenmeyen bir olguyla yaşamak galiba katlanma duygusu asıl olarak… Belki de güçsüzlüğümüzü kabul etmek bir olgu karşısında… Şimdilik değiştiremediğimiz ama hiç istemediğimiz, hatta nefret ettiğimiz bir olguyla yaşamak zorunda kalmak oluyor aynı zamanda katlanmak… Bence böyle düşünürsek katlanma duygusu gittikçe büyüyen bir nefret duygusunu körükleyecektir… Acaba siyasetteki şiddetin nedeni bu olabilir mi? Birbirlerine ancak katlanabilen insanlar arasında gittikçe büyüyen bir nefret duygusu normaldir bu bakış açısına göre… Rakibi alt edeceğine inandığı anda şiddete dönüşmesi de doğaldır o zaman… Katlanmak kabul etmek anlamına gelmiyor çünkü… Kabul etmeden onunla olmayı, yaşamayı zorunluluk olarak görüyor…
Peki saygılı olmak zorunluluğu ne anlama gelir? Aslında katlanmak duygusundan çok mu farklıdır saygılı olmak zorunda kalmak/olmak? ‘’Sana, düşüncelerine, varlığına ya da her şeyine karşıyım, ama aynı zamanda saygılı olmak zorundayım’’ demek ne kadar inandırıcıdır sizce? Sanki en başta ayrımcılığı körüklüyor gibi gelir bana saygılı olmak zorunda olmak… Bir şey gören, duyan ya da bilen insan söze niye ‘’Bakın size saygım sonsuz’’ diye başlar acaba önce? Sonradan kendi ‘’doğrularını’’ sıralamaya başlayacaksa ne anlamı kalıyor ilk söylediklerinin? Saygı duymak zorundayız önermesi, katlanmak fiilinin dile getiriliş şeklidir diyebilir miyiz o zaman? Neden olmasın? Çünkü zorunda kalmak eylemi içeriyor sonuçta… O eylemde günün birinde ‘’zorunda kalmayabiliyor’’… Karşı durduğu her şeyi yok etmek isteyebilir…
Bu saygılı olmak üzerinde biraz daha durmak lazım aslında… Sanki içinde doğru ile yanlışı aynı anda barındırıyor… Karşı olmadığı, kabul ettiği bir şeye, niye saygı duyduğunu belirtmek zorunda kalır insanlar? Bu sözle anlatılmak istenen duygu ‘’sen böylesin zaten, başka türlü olamazsın, seni böyle kabul ettim ve sevdim’’ demek değildir sanırım… Sanki sevgi karşıtı bir şeyleri barındırıyor… Sevip kabul etmesen bile kişiler arasındaki ilişkileri düzenliyor… Fakat elbet güçlüden yana bu kurallar… Had bildiren bir şeyler… Gücü olan istiyor daha çok saygıyı ve burada ‘’davranış kuralları’’ olarak çıkıyor karşımıza… Güçlü olan saygı duyulmadığını hissettiği an haddini bildiriliyor zayıf olana…
Yaradılana saygı duyarım yaradandan ötürü; sanırım bu cümleyi en çok içimizdeki nefreti kusmak için kullanıyoruz... Oysa bu cümle tasavvufi düşüncede, her varlığın yaşamı hak ettiği kadar, her varlıkla (Tanrının bir parçası olduğu için) eşit olduğumuz gibi sonuçlar içinde söylenmiştir… Oysa şu anda yansıttığı duygu; sen benimle eşit değilsin, sana yaşam hakkını ben sağlıyorum, tanrıya dua et… Yoksa yaşayamazdın bunu bil… İşte bu duygular içindeki güçlü olan bazen de ‘’Sana tanrı bile acımamış ben niye acıyayım?’’ diye biniveriyor sırtına garibanın… Değişen tek şey güçlü olanın aynı kalmadığı… Değişmeyen tek şey bunları güçlü olanın yaptığı…
Galiba yeni kelimeler lazım bize:‘’Eşitiz seninle, seni böyle kabul ediyor, seviyor ve böyle kalabilmen benim namusumdur aynı zamanda’’ diyebilecek kelimeler… ‘’Ne olursan ol, yine gel’’ sözü de çok karşılamaz bu dediklerimi… Çünkü oradaki davet ‘’kendi yoluna’’ davettir… ‘’Ne olursan ol, sen nasıl istersen öyle kal’’ olmalıdır bu davet… En olmadık örnekleri verip, Tanrıyla, Liderle başkalarının üzerinden konuşmayı kesmeliyiz…
Tüm bunların her ama her ilişkimizi belirlediğini ayrıca söylememe gerek var mı bilmiyorum?