- Kategori
- Gündelik Yaşam
Mendilimde kan sesleri

“İnsan yaşadığı yere benzer.”
Öyle midir gerçekten? Bunu hiç düşünmüş müydünüz, yani yaşadığınız yere benzeyip benzemediğinizi?
Edip Cansever’in şiirini okumadan önce ben de hiç düşünmemiştim. Birisi bana deseydi ki “Emel, bu şehre ne kadar çok benziyorsun!”, güler geçerdim herhalde. Ne demek istedi ki, diye düşünür ama işin içinden çıkamazdım.
“O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konya’nın beyaz,
Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer.”
Benziyor muyuz gerçekten üzerinde yaşadığımız bu topraklara, mavisine baktığımız gökyüzüne, seslerini duyunca tepemizde, hayran kaldığımız martılarına?
Şırıl şırıl akan sulardaki balıklara, bakarken huzur bulduğumuz denizlerin dalgalarına, gölgesinde dinlenirken ferahladığımız ağaçların yapraklarına, kırlardaki çiçeklere, köylü kızlarının rengarenk entarilerine benziyor muyuz?
Ya kağnısıyla mermi taşıyan Elif Kadın’a, cephede savaşırken sevdiğinden gelen mektubu koynunda saklayan adama, “giden gelmiyor, acep nedendir” diyen analara, çocuklara, bacılara benziyor muyuz?
Hayır! Ben benzemiyorum. Ben sadece eskiden çekilmiş fotoğrafların karelerinde, gazete sayfalarında, kitaplarda anlatılan masallarda görüyorum ve yaşıyorum onları. O sayfalarda, o karelerde benzediğimi hissediyorum onlara.
Oysa bir yanım eksik kalıyor. Tamamlayamıyorum. Neye benzediğimi bilemiyorum. Ne kadar korkunç değil mi? Aynanın karşısına geçip bakıyorum kendime. Yüzümü, ellerimi, bakışlarımı seyrediyorum.
“Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi!”
Bu mısraları tekrar ediyorum. Sesli sesli okuyorum kendi kendime. Türkiye’ye benzemek, nasıl bir şey olabilir diyorum. Sonra Türkiye’yi düşünüyorum.
Ekmek kuyruklarında ekmek bekleyen kadınları, otobüs duraklarında yaşama sevinci sönmüş yüzleri, banka önlerinde sıranın gelmesini bekleyen yaşlıları, internet kafelerde zaman öldüren çocukları görüyorum Türkiye’de.
Üzerlerine umutsuzluğun kara bulut gibi çöktüğü, bacası tütmeyen, sokağa ışığı süzülmeyen evleri görüyorum.
İnsanımızın sürekli bir yerlere koşuşturmasını, ekmek kavgasını, bir şeylere yetişeceğim derken kendine hep geç kalmasını görüyorum.
Yanımda benimle birlikte sokakta akıp giden insanları düşünüyorum; kimisi ‘bu ayı nasıl çıkarırım’ın hesabını yapıyor, kimisi gelecekle ilgili planlar yapıp kaygılar içinde çırpınıyor, kimisi sigarasını tüttürüp çocuğunun rızkından çalıyor, kimisi ölsem de kurtulsam diyor, kimisi sokakta yürümekten korkuyor, kimisi evinde yalnızlıkla baş başa kalmaktan kimisi…
Kahvehane köşelerinde ömür çürütenleri mi dersiniz, çocuklarını sokağa salıp çocuk büyüttüğünü sananları mı dersiniz, ekmek arası uyuşturucu satanları mı dersiniz, Polat Alemdar’ı tanıyıp da ülkesinin ilk cumhurbaşkanını bilmeyenleri mi dersiniz, hepsini görüyorum Türkiye’de.
“Dağılmış Pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile”
Peki sizler hüzünleniyor musunuz? Yoksa ‘alıştık artık’ mı diyorsunuz? Sokaklardan öylesine mi gelip geçiyorsunuz? Camekanlara, yanınızdan geçen dolmuşlara, yakıp kül ettiğimiz ormanlara, egzoz dumanlarına, ter kokularına, artık sokaklarda koşturmayan çocuklara, raflara dizdiğimiz öylesine alınmış kitaplara bakıp da bir şeyler hissetmiyor musunuz hiç?
Öyleyse size sadece şunu söylüyorum; Edip Cansever haklıymış, insan yaşadığı yere benzermiş. Bizler de benzemişiz de farkında değiliz.
Ahmet Abi, güzelim bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.”
resim: Nuri Can