​ Merhaba coah (dördüncü bölüm) / Sağlıklı Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mart '14

 
Kategori
Sağlıklı Yaşam
 

Merhaba coah (dördüncü bölüm)

Merhaba coah (dördüncü bölüm)
 

Önce sağlık


Neyse; Coah olursanız bilin ki kalan yaşamınızda neyi nasıl yaşayacağınızla ilgili bütün insiyatif bundan böyle coahındır.

Coah sizi alıp kıvırdığı an bütün randevularınızı iptal etmek zorundasınızdır.

Yani "Vay be coahcığım; benim bugün randevum var. Kızım geldi, oğlum evlenecek, çocuk doğmuş, ailede ölen varmış 'bir cenazeye gitsem'. Ya 'gavurmusun' kızım Fizan'a gidiyor, bırak bir el sallayayım" gibi ne dersen de 'o sırtına bindiği an' iki yolun vardır. Bunlar biri en acilinden tedavi için hastaneye gitmek, ya da 'atta' yolculuğudur. Yalnız burada tercih senindir.

Kimse bunu abartıyorum sanmasın.

Geçen Haziran İstanbul'dan kızlarımın yanından uçakla geldiğim kaldığım şehirde servisle evin kapısına kadar geldim.

Niyetim bir an önce evime çıkmaktı. Çünkü evimi çok özlemiştim.

Ama olmadı; apartman giriş kapısında coah 'dee hadi gidiyoruz' dedi. Diyebilsem "nereye?" diyeceğim de nefes alamıyorum.

Zaten o sıra kapıda korkuya kapılan karım, ona koşan komşular çoktan ambulans getirtmiş. İlk müdahale orada yapıldı. Sonra siren öte öte 'ver elini' önce acil götürdüler. Orada ilk müdahale, tedavi yapıldı, sonra yukarı koğuşa, aldılar. Zaten böyle olmasaydı ‘dö geri’ edeceklerdi.

"Nereye mi?” dediniz. Morga tabi.

Ben bu süreci, yani bu iki tercih yolunu yaklaşık on yıldır kullanıyorum.

Bir keresinde zaman zemin tam denk geldi, saniye farkıyla morg kapısından girerken 'inadına yaşamak' dedim ve geri döndüm. Ama bu ilk oldu.

Bir daha oradan geri dönüşümün olanaksız olduğunu söyleyen yakınım olan doktor bana 'yaşama dönüşün milyonda bir ihtimaldi ve resetlenip yeniden doğdun. Artık bu senin yeni doğum günün' dedi.

Ayrıca sonraki süreçte defalarca da o yolculuk trenine binip, tren hareket etmeden indim.

Ve artık bu benim yaşam biçimim. 'Nerede?' "artık vakit tamam" denirse orada o son yolculuğa çıkacağım.

İşte bu coahın iyi durumu da bu. Hayatla memat arasında kalarak yaşadığın için artık seni ürkütecek hiçbir şey kalmıyor.

Çünkü adeta her şeyi kanıksıyorsunuz.

Baktığınız yeri 'her an bir daha görememe olasılığı olduğun için' çok iyi görüyorsunuz. Güzeli çirkini, kötüyü, iyiyi çok net fark ediyorsunuz. Tabi gecikmiş gösteremediğiniz sevginiz varsa hemen gösterme gereksinimi duyuyorsunuz, sonra kimseye kötü düşünemiyorsunuz.

Yani bu hastalık size sevmenin, sevilmenin tadını bu süreçte öğretiyor.

Size bir şey söyleyeyim mi? Ben coah sürecini yaşamadan özellikle 'sevmenin, sevginin bu kadar hoş tadı olduğunu, sevgiyi göstermenin ertelenemez olduğunu, anında sevgini 'mutlaka, ama mutlaka' ifade etmen gerektiğini hiç bilmiyordum. Coah ban bunu öğretti.

"Düşünürseniz" bu da çok iyi bir şey… Ve bu sizi tüketenin size 'son kıyağı oluyor'.)))))

Neyse size bu sırada yaşadıklarımdan üç anekdot anlatacağım.

İlki İstanbul Süreyya paşa hastanesinde yaşadığım bir anı.

Orada benden de ileri coah hastası olan öğretmen vardı. Bütün tedavisi yapılmıştı. Artık bundan sonra yapacağı her gün evde sabaha kadar ve sabah iki, akşam iki saat sarılıp sarmalanıp benim 'oksijen boğsalaması' dediğim, kendini oksijenle boğarak yaşamaktı.

Tabi ‘boğma’ mecazi anlamda. İçini dışını oksijen doldurmak oluyor. Zor gibi gözükse de çok zor değil. Ben kan gazı çok yükselince iki kez ona bağlandım. Ve adeta zorla oksijen yutturuldum. Baştan zor gelse de sonra çok sevdim.

Neyse o öğretmenin tedavisi buydu. Doğru uygularsa yaşamı devam edecek.

Ama öğretmeni ölüm korkusu sarmış. Hastaneden gitmiyor. Bir şekilde bağış falan yapıp orada kalmaya çalışıyor. Eşine ve oğullarına adeta kan kusturuyor. Etrafını perdelerle çevirdiği yatağından da çıktığı yok. Bu durum karşısında ona haliyle psikolojik tedaviye başlandı.

Derken odaya yaşlı bir akciğer hastası geldi. Sekiz yıldır kanserle savaşıyormuş. Ama belli ki son anlarını yaşıyordu.

Bizim ölüm korkusu saran öğretmen onu görünce birden iyileşti, neşesi geldi. Sanırım onu görünce kendi ölüm korkusu için utandı veya durumuna şükreder hale geldi ve taburcu olmak istedi. Yani doktorlar psikolojik tedaviye de başvurup öğretmene 'hastalığıyla barışık olursa yaşama şansı olduğunu' kabul ettirememişken o sıra gelen kanser hastası ona kendi gerçeğini kabul ettirmişti. Öğretmen bu şekilde kendi gerçeğinin farkına varmış olarak taburcu olup gitti.

O gelen kanser hastası çok asil biriydi. Yani benim gözlemim öyle oldu. Çünkü çok ağrı çekiyordu. Ama etrafında ona üzülen kızları, oğulları ve torunlarını daha fazla üzmemek için dişini sıkıyor ve acılarını hiç belli etmemeye çalışıyordu.

Nitekim doktor gelince ona eğilmesini söyledi. Sonra adeta fısıltıyla "çok ağrım var lütfen dindirin" dedi. Bunu benim ve doktorun dışında hiç duyan olmadı. Doktor onun ağrısını çocuklarına duyurmak istemediğini anlamıştı. Ona usulca "anladım" deyip gidip geldi; ona kendi eliyle serum takıp yine kulağına usulca "bu seni rahatlatır" deyip gitti. Yeni serumdaki güçlü ağrı kesiciyle acısı azalmış, rahatlamıştı.

Ertesi gün yanındaki kızı camdan bakarken dünyadan aldığı son nefesini verip gitti. O anda sanki gözünün kuyruğuyla bakıp, bana teşekkür ediyordu. 'Niye teşekkür etmişti?' öykülerle yolculukta bunu uzun uzun anlattım. Merak eden oradan okur.

Üçünü anekdotu PÜ nde yaşadım. Oda arkadaşım yeni banka emeklisiydi. Emekli ikramiyesiyle ev almış. Her gün telefonla evine ufak tefek ilave bir şeyler yapanlara talimat veriyordu. Sanırım en büyük özlemi tadilat yaptığı kendine ait evinin balkonunda eşi ve çocuklarıyla sindire sindire çay içmekti. Yani ben öyle düşündüm.

İki kızı varmış. O gün ziyaretine geldiler. Büyük kız lise iki terk. Küçük kız gözlüklü bıcırık bir şey. Okulunda almadık ödül bırakmamış. Ödüllerini sevinçle babasına gösterdi. Babası ona "hasteneden çıkınca sana çok güzel bir hediye alacağım" deyince küçük kız 'alı al, moru mor' çok sevinçliydi.

Onlar bu şekilde babalarını ziyaret etmenin, küçük kız babasını sevindirmenin ve babasının alacağı çok güzel hediyenin sevinciyle evlerine gittiler.

Arkadaş onlar gidince fenalaştı. Yoğun bakıma kaldırıldı. Orada vefat etmiş.

Bunu öğrenince benim aklıma küçük kız geldi.

Sevinç ve gurur ve heyecanla babasını bekleyen küçük kız iki gün sonra babasının tabut içinde eve geldiğini görecekti.

‘Acaba babasını dört gözle beklerken onun tabut içinde eve geldiğini görmek bu kıza nasıl izah edilir? İzah edilebilir mi? İnsan canından çok sevdiği kızlarına, sevdiklerine bu acıyı niçin yaşatır? Bu yaşatılan acı karşısında sigaradan elde ettiği şey, kazanç nedir?’ diye düşündüm; mantıklı akla uygun bir cevap bulamadım.

Merhaba Coah yazısı burada bitiyor.

Bu yazıdan ‘kim neyi nasıl anladı?’ bilmiyorum.

Dileğim herkesin doğru anlayıp, ona göre yaşamı seçmesidir. 

 
Toplam blog
: 182
: 232
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..