​ Modernleşme ve hijyenizm / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Haziran '07

 
Kategori
Sosyoloji
 

Modernleşme ve hijyenizm

Modernleşme ve hijyenizm
 

Su günümüzde bir hijyen paniğinin unsuru haline gelmiştir. Hijyenin bir ideolojiye, hijyenizme dönüşümü ise suyun hijyen sağlamakta yetersiz kalması olmuştur. Artık, suyun yanında mikrop öldürücüler, deterjanlar, anti-bakteriyolojik sabunlar vb. farklı temizleyiciler var. Su, tek başına yeterince temizleyici kabul edilmiyor. Dahası, artık musluktan akan su, dünyanın pek çok yerinde şişelenmiş sular karşısında irtifa kaybediyor. ABD’de ve AB ülkelerinde su pazarını büyük oranda şişelenmiş sular oluşturuyor.

Günümüz kitle kültürü ve onun üretim-tüketim kalıpları, gündelik yaşantılarımızı şiddeti artan bir şekilde temizlik, beyazlık ve saflık ideolojisinin etkisine sokmakta. Medyatik temizlik söylemlerinden aktarılan zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şeyler, bedenî bütünlüğün ve sağlığın korunmasına yönelik kaygıyı diri tutmaktalar. Beslenme alışkanlıklarından cilt kremlerine, haşere ilaçlarından, cinsiyetçi yaklaşımlardan, siyasal terimler bütününe kadar pek çok alan bu havuzun içinde yüzmektedir. Medyatik kulvarlarda her geçen gün daha güçlü bir temizlik malzemesi sergilenmekte ve daha sağlıklı bir yaşamı garantileyen beyaz-saf bir varoluş vaat edilmektedir. Neredeyse bütün temizlik söylemleri bizi aslında farkında olmadığımız mikro yaratıklara, bulaşıcı hastalıklara ve yok olma tehlikesine karşı uyarmakta ve bunu müteakip kendimizi daha güvenlikli hissedebileceğimiz steril alanlar vaadinde bulunmaktadırlar.

Aslında bu vaat, çağdaş temizlik söylemlerinin baktıkları her yerde dehşet uyandıran kir ve bulaşıcı hastalık izi görmesiyle de doğrudan ilişkilidir. Bu medyatik manipülasyon sürecinde de imgesel olarak artık mutfaklar, banyolar, havlular, çocuklar, bardaklar ve kendi bedenlerimiz, üzerinde söz hakkına sahip olmadığımız alanlar haline getirilmiş durumda.

Bireyin etrafını çevreleyen canlı-cansız bütün çevreler bu süreçten nasiplerini almışlardır. Kitle endüstrisi mikrokozmolojik şüphelerin ve temizlik patolojilerinin cirit attığı bir dünyayı örgütleyerek; sinsi ve gözle görülmeyecek bir düşmanın, “içimizde gizlenen” bir tehlikenin dehşet saçan kurgusunu dayatmakta bizlere. Bu dehşet, kabaca "öteki"nin korkunçluğu, iğrençliği ve ölümcüllüğü düşüncesiyle de atbaşı gitmektedir.

Bugün birey, medyatik temizlik ve sağlık söylemlerinin eşliğinde ilan edilmemiş bir seferberlik ve savaş içerisine sürüklenmiş bir halde. Ancak, bu durum içinde takınılan tutum sadece birkaç virüse karşı güdülen politikaların ötesinde, yaşamın politik ve hayalî kuruluşu için de ipuçları vermektedir.

Medyatik temizlik ve sağlık söylemleri eşliğinde zararlı varlıklara karşı takınılan tavır, sadece o alanla sınırlı olmayan ve sonuçları bütün bir yaşam alanına denk düşebilecek bir tavır.

Bu nedenle saflık ve temizlik söylemleri göndermede bulundukları şeylerin dışında daha derinden çatışmalara işaret etmekteler. Medyatik bombardıman altında kentsoylu saflık ve temizlik anlayışı, yaşamı bir arındırma sürecine sokmakta. Kitle kültürü, temizlik için genel bir seferberlik yürüterek bizleri hijyenizm denilen olgunun kontrolü içine sokmakta.

Fakat yıkanmanın sadece hijyenle yani vücut sağlığını korumayla bir ilişkisi yoktur. Yıkanma olgusunun rasyonel nedenleri olduğu kadar sosyal alışkanlıklarla ama en çokta medeni beden kavrayışı ile ilişkisi vardır.

Habitus ve Uygarlaşma süreci olarak adlandırdığımız bu sosyal süreçler, bugünkü temizlik alışkanlıklarımızı temizlikle ilgili kavrayışlarımızı biçimlendirmiştir. Alman sosyal tarihçi Norbert Elias’ın “Uyarlaşma Süreci” adını verdiği ve Bourdieu’nun sosyal kuramda çok önemli bir yeri bulunan Habitus olgusuyla da desteklediği uygar beden kavrayışı, mevcut hijyen ve temizlik alışkanlıklarımızın arka planını oluşturur.

Kentlerin temiz suya kavuşması ve banyoların evlerimizin içine girmesini olanaklı kılan değişimler, tıbbi kavrayışın hijyen anlayışında köklü değişikliklere yol açması, tüm bunlara modern mikrop eksenli sağlık yaklaşımı da dahil edildiğinde tümüyle hijyen ve güzellik eksenli bir uygar beden kavrayışı çıkar. Hijyen Elias’ın “uygarlaşma süreci” olarak adlandırdığı ve özdenetim yolu ile davranışlarda, toplumsal yaşamda görülen incelme pratiklerinin bir ürünüdür. Ama aynı zamanda, Foucault'ça sosyoloji literatürüne kazandırılan “biyopolitik” modernleşme tarafından disipline edilmiş üretken beden olgusunun da bir unsuru olarak ele alınabilir. Hatta Deluzenin sözünü ettiği kontrol toplumunun da bir yansıması olarak değerlendirilebileceği gibi uç noktalarında temizlik söylemlerinin Ulrick Beck’in Risk Toplumu ve bunun yansımaları olarak Frank Furedi’nin Korku Kültürünün de bir belirtisi diyebilirixz

Tüm bu ölçütler 19. yüzyıl sonlarından başladı ve 20. yüzyıl ortalarına dek sıkı bir hijyen ve sanitasyon kültürü ile toplumsal alışkanlığa dönüştürüldü.

Teizlik alışkanlıkları aileler ve toplumsal çevre tarafından belirlenmektedir. Çocuk yaştayken ebeveynler çocuklarına diş fırçalama, banyo alma, kıyafet değiştirme, el yüz yıkama gibi temel hijyenik temizlik alışkanlıklarını benimsetirler. Ve bizler de bunu bir norm olarak kabul ederiz.

Bourdieu’nun Habitus kavramı, çocukların çocukluk çağlarında ailelerinin davranışları ve düşüncelerinden nasıl etkilendiklerini anlamanın bir yoludur. Çocuklara nasıl davranmaları ve düşünmeleri gerektiğini anlatmak bir zorunluluk değildir. Çünkü genellikle ne yapmanın uygun olduğunu, insanların bir çok alandaki farklı davranışlarına bakarak, dolaylı yollardan öğrenirler. Habitus kavramı, insanların davranış biçimlerini nasıl yapılarına aldıklarını, ve bu yolla alışkanlıkların nasıl bir pratik duygu haline geldiği, dünyanın nasıl algılanması gerektiği ile ilgilidir. İnsanların niçin bu şekilde davrandıklarını veya düşündüklerini bilmeleri gerekmez, sadece doğal ve normal buldukları davranışları yaparlar. Farklı sosyal çevrelerde yetişen insanlar farklı davranış şekilleri gösterirler. Bourdieu’ya göre, alışkanlıkların yapısı kişinin büyüdüğü sosyal çevreyle ve buna bağlı olarak ailesinin kültürel ve ekonomik yapısıyla yakından ilişkilidir. Alışkanlıklar, bu nedenle kişinin büyüdüğü sosyal çevreyle ve buna bağlı olarak ailesinin kültürel ve ekonomik yapısıyla yakından ilişkilidir. Alışkanlıklar, bu nedenle kişinin toplum içindeki sosyal statüsünü ayıklamadaki bir yol olmaya başlamıştır.

Uygar bedenlerin kazandıkları temizlik alışkanlıkları aynı zamanda biyoiktidarın, biyopolitikanın da damgasını taşırlar. Fransız filozof tarihçi Michel Foucault’un biyoiktidar ve disipline edilmiş hijyen kültürü ile toplumsal siyasal iktidar yapısının bir tezahürüdür. Foucault’a göre Biyopolitika burjuva medeniyetinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Kapitalizm bedenleri üretimin, askerliğin ve diğer konumların istemlerine göre biçimlendirmek özne bireyleri üretken kılmak istiyordu.

Bu nedenle burjuva medeniyeti için yaşam, yaşamın idaresi gereği toplum sağlığı, sanitasyon ve hijyen çok önemliydi. Temiz bedenler sağlıklı olarak daha iyi üretecektir. Yine Burjuva medeniyetin de yasalardan daha fazla normlar öne çıkmıştı. Normlar yasadan farklı olarak sınırlamaktan çok düzenleyicidir. Yani yasa yerine bireylerin kabullendiği modeller üretmek ve insanların davranışlarını bu modeller aracılığıyla düzenlemek için normlar gerekliydi. İktidarın nesnesi biyolojik ve toplumsal yaşam ve bu yaşam aracılığıyla bireysel davranışları düzenlemektir.

Yaşam tıpkı bir işletmenin yönetilmesi gibi yönetilir iktidarın görevi sağlık, refah ve emniyet sağlamaktır. Bu bakımdan sağlıklı toplum da temizliği, hijyeni içeren bir toplumdur. Böylece hijyen bir kontrol biçimini de almış olur. Sosyal kontrol dediğimizde bundan bireyin davranışlarını denetleyen ve yöneten, o davranışları genel geçer normlara uyduran bir yapıyı anlarız. Normların içselleşmesi bu noktada önem taşır. Bu da rasyonalizasyon ve bilgiyle sağlanır. Bilgi bir iktidar biçimi olarak yaşamı yönettiği gibi sosyal normların içselleşmesini sağlayan bir işleve sahiptir. Hijyen bilgisi de yaşamın tıplaştırılmasını sağlar.

Diğer yandan hijyen ve temizlik olgusunun bir toplumsal siyasal saplantıya dönüşümü olarak Hijyenizm olgusuyla risk toplumunun korku kültürü arasında direkt bağlar bulunmaktadır. Risk toplumu kavramı ortaya atan Ulrick Beck’in tanımıyla bilgi ve teknolojiden modern yaşamdan doğan tehlikelerin varlığının da bilincinde olunan bir toplumdur. Bunun sonucu olarak risklerden çekinen adeta paranoyaklaşan, toplumsal hayatın, modern toplum biçiminin doğurduğu risklerden aşırı düzeyde çekinen bir birey yapısı bu toplumun belirleyici özelliği haline gelir. Risk kavramı belirli bir tehlikeyle bağlantılı olarak doğabilecek tehditlere, hasar, yaralanma, hastalanma, hatta ölme tehdidine de yöneliktir. Bu insanları ziyadesiyle kuşkucu ve ziyadesiyle aşırıya varan bir tedbirliliğe yöneltir.

Baumana da baş vurarak modern yaşamdan doğan riskler ve bunlarla mücadelenin müphemliğinin yani belirsizliğinin, kesinliğidir diyebiliriz risk için. Ya da bir başka toplum bilimci Niklas Luhmann’a dayanarak riskin eski yunandaki kötü şans, kader anlamındaki Fortuna’nın yerini aldığını belirterek güven olgusunun öne çıktığını belirtebiliriz.

İşte hijyenizm sağlığı tehdit eden bakteri ve mikroplardan doğan korkunun abartılması ve buna ilişkin güven duyma çabasının bir temizlik kültürüne yol açmasıdır. Temizlik söylemi olarak hijyenizm bizi etrafımızı kuşatan görünmeyen risklerden haberdar ederek, mikropların, bakterilerin yok edici risklerine karşı uyarmaktadır. Büyük bir risk ve tehdit altında olduğumuz, bunun için de steril ortamlara gereksinim duyduğumuz ifade edilmektedir. İlan edilmemiş bir savaş içindeyizdir ve düşman görülmeyen bir canavardır adeta. Ünlü bilim adamı Lewis Thomas:

“Televizyon seyretmek suretiyle her yanı insan arayan mikroplarca sarılmış büsbütün nazik bir durumda kıstırılmış olduğumuzu, enfeksiyon hastalıklarına ve ölüme karşı sadece kimyasal teknoloji aracılığıyla korunduğunuzu düşünürsünüz, bu teknolojinin gücü bizi korumak için onları öldürmeye yeter. Her yere dezenfektanlar püskürtmemiz, en ufak sıyrıklar için güçlü antibiyotikler kullanılır ve üstlerini plastikle kapatırız. Plastik yeni koruyucumuzdur : zaten plastik olan otel bardaklarını bir kez daha plastikle sarar ve tuvalet oturaklarını devlet sırları gibi sımsıkı kapatır, bundan sonra onları ültraviyole ışınlarıyla ışınlarız. Mikropların bizi sürekli avlamaya hücrelimizi birbirinden ayırmaya çalıştığı bir dünyada yaşıyoruz ve ancak korkuyla karışık bir uyanıklık sayesinde sağ kalabiliriz”. diyerek bu panik havasını en güzel şekilde yansıtmaktadır.

Oluşan panik havasıyla aslında riski büyütmüş olur modern toplum. Korkuyla felç olmuş bir toplum ve sürekli daha steril bir dünya vaad eden bir temizlik endüstrisi. Öyle ki hijyen takıntısı nedeniyle çocuklarına dokunamayan onu öpüp koklayamayan anneler, babalar türemiştir.

Hıristiyanlık bedeni hor görmüştü, modern ve post modern toplumsal bedeni ve sağlığı, temizlik takıntısına dönüştürerek geçmiştir. Obsesif bir hal alan bu takıntı belki de lağım akan sokakları, pisliğe batmamak için şemsiye ve uzun çizmeyle gezilen, suya sabuna dokunmayan batı toplumunu kendi bilinçaltından kaynaklanıyor. Dolayısıyla aslında takıntılı bir hal olarak hijyenizm bilinçaltında eskinin pis kabul eidlen kentleri ile mücadele yürütmekte. Bunun bedeliyse her geçen gün büyüyen su krizi, kıtlık tehlikesi aşırı çekim sonucu kuruyan kuyular olmakta.

Tüm bu süreçler bir yandan katı bir mahremiyet kültürünü geliştirirken, kentlerin ve kentlilerin de daha “içe dönmesine” ve buna bağlı olarak Stephan Mestrovicin “uygar barbarlık” dediği kayıtsızlık duygusunu da besler.

Tüm bunların sonucu olarak su artık temizliğin, vücut bakımının simgesi olmaktan çıkmaya başlamıştır. Su gibi bedenler de bugün “tüketim” piyasasında dolaşıma giriyor. Ve üzerinde sınıfsal işaretler taşımayan bedenler temizlik konusunda bir hayli titiz bile olsalar “parlamadıkları” “göz kamaştırmadıkları” için tüketim ekonomisinin piyasasında “dolaşıma” girmekten men edebiliyorlar.

Temizlik geçmişte ruhun bir özelliği iken ve demokratik bir biçimde zengin-fakir, kadın-erkek, genç-yaşlı, kentli-köylü, çocuk-yetişkin vb. sosyal tabakalaşmaya dayanan ayrımları yok ederken, bugün bir “dışlama”, “ötekileştirme” pratiğine dönülmüş durumda. Oluşan normlara uymayan, bedenleribu norma göre biçimlenmemiş olanlar statüsel olarak ayrıma uğramaktalar.

Statü olarak altta olanlar, “taze” ve “parlak” bedenlerce varlıklarına katlanılamayan, münasebetsiz varlıklar sayılarak “iğrenç” ilan edilebilmektedirler. Geçmişte ele geçirilemeyen ve yenilenme hakkını herkese bahşeden su, bugün ayrımların ve hatta akla gelebilecek pek çok kötülüğün sembolüne dönüşebilmiş durumda. Ancak her olgu çift yönlüdür.

Tüketim kültürü ve temizlik ilişkisi babında üzerinde duracağımız bir konuda beden kültürü olsa gerek. Tüketim kültürü üzerine yapılan en önemli vurgu, şüphe götürmez bir şekilde gündelik hayatın estetikleşmesi üzerinedir. Çağdaş toplumlarda, gündelik yaşamın içini dolduran imgelerin hızlı akışı çerçevesinde, tüketim toplumunun metaları, kültürel bağlar ve hayaller üzerinde özgürleşerek büyümeye devam ederler. Beden ve tüketim ilişkisi, bir yandan bedenin korunmasına yönelik pratikler ve öte yandan bedenin görünümü bağlamında ele alınır. Ancak, tüketim toplumunda iç bedenin korunması dış bedenin görüntüsünün güzelleşmesi hedefini taşır.

Modern toplumlarda bedenin bir haz ve seçkinlik sağlayıcı etmen haline gelmesi, ona ayrı bir önem kazandırmış durumdadır. Bunun sonucu olarak, bedene dair müdahaleler sürekli olarak artış göstermektedir. Beden bir yandan estetik cerrahi vasıtasıyla protez bedenler haline gelerek bir siborga dönüşmekte ve bütünü ile tıp endüstrisinin kontrolüne girmekte, diğer yandan da spor ve güzellik endüstrisi tarafından dönüştürülmektedir.

Çağdaş güzellik imgesi en çok kadın bedenini kontrolü altına alınmış durumdadır. Kadın bedeni hem protezleştirilerek, yeniden yaratılarak doğanın alanından çıkıp bütünü ile tüketim kültürünün içine sokulmakta, hem de erotize edilerek bir gösteri unsuruna dönüştürülmektedir.

Bedenler kış mevsiminde solaryumda, yaz mevsiminde ise plajlarda bronzlaşmakta, spa masajları ile yoğrulmakta, saunalarda buharlaştırılarak arındırılmakta, güzellik salonlarında tüylerinden, siyah noktalarından, sarkma vb. etkenlerden kurtarılıp sıkılaştırılmakta, spor salonlarında ise biçimlendirilmektedir. Son noktada ise kozmetik ve moda endüstrisi devreye girerek bedeninin erotize olmasını ve bu biçimde gösterge olarak dolaşıma girmesini sağlamaktadır.

Bu tüketim kültüründen, beden ve temizlik ilişkisi de payına düşen değişimi almaktadır. Önceleri içinde yıkanıldığında şifa getiren, günahlardan arındıran, hayat bahşeden; içildiğinde hayatın devamlılığını sağlayan ve gençleştiren su, bugün; jakuzilerin içinde dolaşması gereken mecburi bir sıvı halini almıştır.

Hidro masajlar, mineralli sular hep bedene dönüktür. Çünkü postmodern çağın yeni tapınağı alışveriş merkezi, kült nesnesi de bedendir. Güzel olmayan, gençlik fışkırmayan bir beden hastalık ve ölümü güzelliğin pırıltılı dünyasına taşıyarak oluşturulan protez imgeyi bozunuma uğratmaktadır.

“Ölümsüzlüğün” ve “ebedi gençliğin” sağlanabildiği yeni pınarlar ise bu dünya ile diğer dünya arasındaki paralel ve kutsal evrenlerin giriş noktalarında değil; tıp, kozmetik ve moda endüstrisinin rahiplerinin yönetimi altındaki kapitalist postmodern tapınaklarda ve tüketimci güzellik ayinlerinde yatıyor. Bu bağlamda "bedenimiz bizimdir" diyenler, bedenlerinin kimin egemenliği altında olduğunu bir kez daha düşünmeliler.

Modern küreselleşme ile kentlerde sınıfsal farklılaşmanın kültürün her yerine sızdığını görüyoruz. Bu, su kullanımına da yansıyor. Vücut temizliğinden ortam temizliğine kadar her yerde temizlik imgesi, bir “saflaştırma”, “arılaştırma” ve bununla bağlantılı olarak “birörnekleştirme” tahayyülü haline geliyor. Su “ideal bedeni” yeniden yaratıyor, beden doğal kokularından arındırılıp, sunuma hazır bir “gösterge” haline geliyor. Yani su “ideali”, kusursuzluğun mecazı oluyor. Vücut temizliği sağlıklığın, medeniliğin ve tabii sağlığın, kusursuzluğun imgesi olarak suyu, sabunları, deterjanları ve parfümleri yardıma çağırıyor..

Burada temizlik imgesinin karşıtı olarak pislik, “öteki”nin olumsuzluğunu, onun hiyerarşik konumlanmasını pekiştirici bir rol oynar. Sosyal anlamıyla temizlik sosyal arılığın ve sosyal birörnekliğin, ortaklığın simgesi haline gelir. Tüm bu olgular yaşadığımız kentlerde de karşılk buluyor ve kendi temizlik alışaknlıklarımız ile bağdaşmayanlar kendi toplumsal mekanlarımızdan dışlanmaktadırlar.

Kısaca bir zamanlar semboller ile insanların manevi dönüşümünü de sağlayan temizlik olgusu, bugün sosyal ayrımıcılığın, sosyla mekanların hiyerarşik düzenleniş ve kuruluşlarının sembolü haline geliyor. Eşitliğin dokuduğu demokrasi zhinlerde karşılık bulmadıkça hayat alanı tarz ve beğenilerin çatışma alan olmayı sürdürecek ve bu da yeni toplumsal gerilimlerin ve "sınıf yaralarının" nedeni haline gelecek.

Dilaver DEMİRAĞ

 
Toplam blog
: 44
: 809
Kayıt tarihi
: 06.06.07
 
 

Sosyoloji ile ilgili olarak Birikim, Üç Ekoloji, Birgün Gazatesinde çeşitli yazılarım çıktı. Ayrı..