​ Müfettişler de sınanır. / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
 

Müfettişler de sınanır.

Okul, tarlanın ortasında. Her taraftan görülüyor. Dolayısıyla kimseye yol yolak sormaya gerek yok. Dolmuştan, son durakta inip yürüyorum okula doğru. Okula giden şose-asfalt yol yok henüz. Evler, sanki elle saçılmış tarlanın yüzüne. Biri orada, biri burada. Bazıları temel inşaatı halinde, bazıları bitmiş. Bazıları sıvanıyor, bazıları boyanıyor. Bazıları iki katlı, bazıları tek. Ama genelde tek katlılar.

Sokak, cadde yolları diye bir anlayış da yok, henüz meydanda. İnsanlar, evlerine gidecek yolları kendileri belirliyorlar en kısa yoldan. Okula giden yolları da öyle. Yalnız bir sorun var: Yağmurlu havalarda nasıl gidip gelinir bu yollardan evlere, hele de okula?

Yağmurlu bir günde, okula ulaşana kadar, bir ayakkabı daha oluşuyor ayaklarımda. Her ne kadar ayakkabılarımı demire –iyice- siliyorsam da, çamurlara bata çıka geldiğim rahatça anlaşılıyor. Binanın içi, sanki hiç temizlenmemiş. Özellikle koridorlar kıpkırmızı çamur içinde. Oysa, süpürge izleri var yerlerde. Ancak yıkana ki temizlensin. Tabana yapışan balçıklar başka nasıl temizlenebilir ki?

Bu okulda dördüncü sınıfları teftiş edeceğim. On tane şube var. Bu demektir ki, iki-üç gün buradayım. Müdür Beyle kısa bir görüşmeden sonra, kuzeydeki ilk dersliğe giriyorum. İçerisi öğrenci dolu. “Mahalle yeni kuruluyor, dolayısıyla okulun öğrencisi az olur”, düşüncem yerini, “Bu kadar çocuk nereden gelmiş”, sorusuna bırakıveriyor hemen. Çocukları selamlayıp, öğretmenle tanıştıktan sonra, masaya geçiyorum ve bir taraftan planları inceliyor, diğer taraftan göz ucuyla öğretmeni ve öğrencileri izliyorum. Yer yer başımı kaldırıp, dışarıya baktığım da oluyor hani. Öğretmen, içeride müfettiş yokmuş, gibi rahat ders işliyor. Hiçbir tedirginlik duymuyor. (Bu davranışlar karşısında, öğretmenden birinci mesajı alıyorum.) Öğrenciler de hiç tedirginlik duymuyor. Çocuklar söz alıp konuşuyor ve asla dersten kopmuyorlar. Hemen hepsi derse katılıyor. Hep birlikte ders işliyorlar. Buna rağmen derste hiç gürültü olmuyor. Teneffüs zili çalıyor ve öğrencilerde hiçbir hareketlenme görülmüyor. Öğretmen, çocuklar teneffüs yapabilirsiniz, deyinceye kadar, ders kesintisiz devam ediyor. Çocuklar bundan sonra, hiç konuşmadan, hiç acele etmeden terk ediyorlar sınıfı.

Çocukların bu davranışları karşısında ise, ikinci mesajı alıyorum. Birincisini biliyorsunuz, öğretmenin sınıftaki rahat davranışları idi. Acaba üçüncü mesaj ne zaman gelecek diye beklemeye başlıyorum ve yanıma gelen öğretmenle kısa bir sohbete başlıyoruz. Arkasından o günün “Günlük Ders Planını” incelemeye geçiyoruz. Özellikle öğretmenin, yeni plan anlayışını uygulamaya koyup koymadığına bakıyorum. İstediğim gibi olmasa da, uygulamaya konulmuş. Kırmızı kalemle, okuduğum ilk kelimenin ve cümlenin altını çiziyorum. Doğru veya hatalı/yanlış kısımları gösteriyorum. Doğrulara devam etmesi gerektiğini, hatalı veya yanlış sözcük veya cümlenin, neden hatalı/yanlış olduğunu ve doğrusunun nasıl olması gerektiğini söylüyorum. Sözüm bitince, öğretmen hemen söz alıyor ve neden böyle yazdığını söylüyor ve başka nasıl olabileceğini, “Şöyle de olmaz mı, hocam?” diyerek, önüme farklı bir seçenek sunuyor.

Sunduğu seçenek yanlış değil üstelik. Söyledikleri karşısında,

-“Evet, böyle de olabilir”, deyip, söylediklerimiz arasındaki farklılığı, örneklerle buldurmaya çalışıyorum ve ikna olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. İkna olduğuna kanaat gelince, ikinci cümleye geçiyorum ve yine okuduğum her sözcüğü ve cümleyi çiziyor, açıklama yapıyor, örnekler veriyorum. Öğretmen yine aynı şekilde, neden böyle yazdığını ve başka nasıl olabileceğini söylüyor. Yine aynı şekilde davranıyor ve aradaki farklılıkları sorularla kendisine buldurmaya çalışıyorum. Gelen cevapları yeterli bulunca, üçüncü cümleyi okumaya başlıyorum ve yine eksik/hatalı/yanlış yerlerin altını çizip, doğrularını örneklerle anlatıyorum. Öğretmen, yine aynı şekilde davranıp, farklı seçenekleri ortaya koyunca, artık üçüncü mesajı alıyorum: Yani,

-“Kendine dikkat et, ben sıradan bir öğretmen değilim”.

Bu arada, zil çalıyor ve çocuklar, sınıfı terk ettikleri gibi, sessizce içeri girip, yine sessizce yerlerine oturuyor. Günlük Planı incelemeye ara verip ayağa kalkıyorum ve öğretmenden izin isteyerek, teftişe başlıyorum. Çocuklarla, tanışma konuşmaları yaparken kafamda, müfettişin “öğreticilik” rolünü nasıl oynayacağımı kuruyorum. Öyle ya, bu öğretmen sıradan bir öğretmen değil. Teftiş de, genelde tüm öğretmenler için uyguladığımız “ürün” e yönelik değil, meslekte yeni ve kendilerini daha fazla geliştirmek isteyen öğretmenlere göre, yani “sürece yönelik” olmalı. Çok az soru sorarak, tüm öğrencileri konuşturarak, “kavrama” ve “uygulama” düzeyinde bir ders işliyorum. Zil çalıyor ve çocuklara dışarı çıkabileceklerini söyleyip, hemen öğretmen masasına geliyorum.

Günlük Planı, kaldığımız yerden incelemeye devam ediyoruz. Öğretmen, sözümü kesmeden, söylediklerim bitince yine, farklı seçenekler sunmaya veya farklı sorular sormaya devam ediyor. Ve arkasından, “Söylediklerimin mutlak doğru olmadığını, başka doğrular da olabileceğini”, gayet diplomatik bir dille söylemeye çalışıyor. Dikkatle dinliyor ve söylediklerini anlamaya çalışıyorum. Hiç kızmadan ve sabırla, farklı açıklamalarla, farklı örnekler vermeye devam ediyorum. Öğretmen, eğer verdiğim cevaplarla yetinmiyorsa, daha farklı açıklamalarla devam ediyorum konuya. Tekrar, niçin söylediğim gibi yapılması gerektiğini, farklı örnekler vererek, farklı içerikle açıklamaya çalışıyorum. Arkasından, verdiğim cevapla yetinip yetinmediğini anlamaya çalışıyorum. Bir teneffüs de böyle geçiyor ve ben yine –klasik- teftişten çok öğretmenlik yapıyorum. Yer yer öğretmen tarafından dikkatle izlendiğimi görüyorum.

Üçüncü teneffüste, birkaç dakika daha planlar üzerinde karşılıklı konuşarak, Günlük Planın bulunduğu sayfayı okuyup bitiriyorum. Yine öğretmen tarafından yapılan savunmalara ve getirilen önerilere karşılık verdikten sonra;

- “Plan inceleme işini bitirdik. Söylediklerime ‘evet’ demeni beklemiyorum. Senin söylediklerinle, benim söylediklerimi karşılaştır. Hangimizin söylediği daha kolay ve daha çok öğrenme sağlarsa, onu uygula. Çünkü ben biraz sonra başka bir sınıfa gireceğim. Şimdi bana ‘sizin söyledikleriniz’ deyip, sonra bildiğini uygulayabilirsin. Bunun için, her türlü görüşü söyleyebilirsin”, diyorum. Suskunluk oluyor bir süre. Karşılık gelmiyor.

Bunun üzerine, sözlerimi bağlayıp son noktayı koymak için, parmaklarımda kalem, sağ elimi göğüs hizasına kadar kaldırıyor ve öğretmenin gözlerinin içine bakıp gülümseyerek;

-“Soracağınız, söyleyeceğiniz başka bir şey var mı, sayın öğretmenim?” diyorum. Bunun üzerine ortam birdenbire yumuşuyor ve öğretmen sandalyenin arkasına yaslanıyor. Kısa bir duraklamadan sonra gülümseyerek,

-“Hocam, siz benim yirmi yıllık öğretmenlik hayatımda susturamadığım ikinci müfettişimsiniz. Birincisi ile Bismil’de ilk yıllarımda karşılaşmıştım”, diyor ve susuyor. Arkasından hiç konuşmuyor.

Bunun üzerine, kapağını kapatıp, kalemi cebime koyuyorum ama ne defteri kapatıyorum, ne de çantamı topluyorum. Öğretmen, yaptığı işin farkına varmış olmalı. Biraz mahcup da. Ben de hiç konuşmuyorum artık. Biz bu sahnelerle birkaç kez karşılaştık, diyorum gözlerimle ve teftişe kaldığım yerden devam ediyorum.

(Teftiş sırasında sınıfta gezerken, karşı binanın damında bir genç kızın, esen havadan korunmak için merdiven duvarının arkasına oturduğunu ve güneşlenerek yün ördüğünü görüyorum. Kazak mı örüyor, yoksa patik mi, bilmem ki. Çok hızlı çalışıyor elleri. Sen de sıcacık patikler, sıcak kazaklar ördün mü Safinaz?)

Çok rahat geçiyor bu saat. Eğitim Denetimi ve Denetimsel Liderlik dersi hocamı hatırlıyorum ve

-“Hocam bugün ‘öğreticilik’ rolümü yeterince oynayabildim mi acaba, görmeni isterdim”, diyorum.

Teftiş bitince, rahatça bir çay içiyoruz öğretmenle. Ama öğretmen benim kadar rahat değil ki. İlk saatlerde yüzünde bulunan neşeli ifadeler yerini, düşünen birine bırakmış. Gönlünü almak yine bana düşüyor.

-“Sayın öğretmenim, sen başarılı bir öğretmensin. Ama, daha da başarılı olabilirsin. ‘Eğitimde amaçlara hiçbir zaman ulaşılamaz’, diye özlü bir söz vardır”, diyorum.

Okuldan ayrılırken,

-“Cemal Bey, ben İlköğretmen Okulu ve Lisesinden sonra, altı yıl daha Ankara’nın soğuk kışını çektim. Öğretmenlere yeterli düzeyde rehberlik yapamadıktan sonra, altı sene üşümek boşuna olmaz mı?” diyemiyorum.

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..