- Kategori
- Blog
Ne olursa olsun, değerdi...

Zaman az kaldı. Büyük gece başlamak üzere.Evin içinde Kuzen Hoşsada (Seda) ve Tuğba koşturup duruyorlar. Nosferatu bizi almaya gelecek. Aramasını bekliyoruz. Sevgili Nosferatu her zamanki gibi kaybolduğu için geç kalıyor. Bizimkiler sürekli saate bakıyorlar. İkisinin de gözleri ışıl ışıl. Muhtemelen benimkiler de öyle. Ve nihayet Nosferatu teşrif ediyor. Koşa koşa iniyoruz merdivenlerden. Hemen arabaya atlıyoruz. Nosferatu sakin sakin "Tamaaam" diyor "Yetişiriz" Arabanın içinde sürekli konuşup duruyoruz. Nasıl olacak acaba? Kimler gelir acaba? Biz sorulara dalmışken kaşla göz arasında Nosferatu yine kaybolmayı başarıyor ve kendimizi garip bir yerde buluyoruz. İşin tuhafı o tüm rahatlığıyla "Galiba kaybolduk" diyor. Biz de hep bir ağızdan "kaybolmasak şaşardık zaten"
Saat 16:25. Nosferatu bizim çenemize dayanamayıp sonunda doğru yolu buluyor. Nihayet Milliyetin önündeyiz. Hepimizin yüzünde heyecalı bir gülümseme var. İçeri giriyor ve yaka kartlarımızı alıyoruz. Merdivenlerden iniyoruz. Işıl ışıl bir kalabalık. Şaşkın şaşkın etrafa bakıyoruz. Birden gülümseyen bir yüz. Latif bu. Her zamanki gibi hayat dolu, pırıl pırıl. 40 yıllık dost gibiyiz. Tuğba, Hoşsada ve ben Latif'le sohbetteyiz. Daha sonra diğer tarafa geçiyorum. Tüm karizmasıyla Ömer Sebattin Çetin. Gidiyorum tanışıyoruz. "Saçları çok güzel" diyorum kendi kendime. Ve elbette hemen yanında Sevgili Ali Gülcü tüm sempatikliğiyle oturuyor. Merhabalaşıyoruz.Gözlerim Alptekin'i arıyor ama yok. Ona o şahane yazısı için özel teşekkür etmeliyim ve bunun için onu bulmalıyım.Dönerken Sema Hanımla karşılaşıp selamlaşıyoruz. Tuğbayı bulup Celal Çelik'i soruyorum. O güzel yazıları yazan Sevgili Celal Bey'le mutlaka tanışmalıyım. Gelip gelmediğini merak ediyorum Tuğba "geldi" diyor ve beni onun yanına götürüyor. Celal Bey'in "Gidememek" yazısının güzelliğinden ve beni nasıl büyülediğinden söz ediyorum. Öyle mütevazi ki başını eğip gülümsüyor ve teşekkür ediyor.Ve çok değerli Cemal Hüseyin Çağlar. Tam bir beyefendi. Tüm nezaketiyle karşımızda. Tuğba ve ben onunla bir süre sohbet ediyoruz. Telefonlarımızı veriyoruz birbirimize. Veeee benim gönül dostum Guguk Kuşu (Hatice). Tam karşımda. Oysa gelemeyeceğini söylemişti. İnanamıyorum onu görünce. Arada bir Hatice ve Hoşsada başka bir tarafa kayboluyorlar. O sırada nihayet Alptekin'i buluyorum ve o güzel yazıları için teşekkür ediyorum. Sonra Seydi'yi görüyorum. Çok severim Seydi'yi. Biraz sohbet ediyoruz. O sırada çılgın Melda geliyor. Kıpır kıpır. Tam biz sohbet ederken biri koştura koştura geliyor; Pelin Kalyoncu. "Kıracağım kafanı Fulya kıracağım kafanı"diye diye bana doğru koşuyor. Bu kız hayat dolu. Işık dolu. "Neden o kadar zaman fotoğrafını koymadın" diyor."Pelinciğim işte karşındayım ya" diyorum o hala "kafanı kıracağım" diyor. Birden uzaklardan Barış'ı görüyorum. Yanına gidiyorum sohbet ediyoruz. Çok neşeli ve hareketli.Bol bol gülüyoruz. Ve Kerem Oğuz. Fotoğrafındaki gibi tatlı tatlı gülümsüyor. Pirmete ile merhabalaşıyor ve Akdenizli ile Yücel'i aramaya başlıyorum. Çok tuhaf ikisini de o uzun boylarına rağmen bir türlü bulamıyorum. Sonunda Akdenizli beni buluyor. Bir merhaba diyor ve yerinde durmuyor. Onun öyle bir tarafı var bir kaç saniye içinde ortadan kaybolabiliyor. "Işınlanıyor mu aceba?" diyorum. Veee nihayet Yücel'i buluyorum. Daha merhaba demeden "sen neredesin" diyorum. Gülümsüyor. Sanki çok eskiden tanışıyor gibiyiz. Biraz sohbet ediyoruz. Diğer tarafa gidiyorum biraz oturayım diye. Sevgili Deniz ve sevgili Açelya. Açelya çıtı pıtı çok sevimli. Deniz tam bir hanımefendi. "Gözlerinden okunuyor insanlar" diyorum kendi kendime. Deniz'e ve Açelya'ya hiç yabancılık çekmiyorum. Zaten sürekli birbirimize sarılıp duruyoruz. Bir süre sohbet ediyoruz. Sevgili Emre ile karşılaşıyorum sonra. Gülümsüyor. Tertemiz bir yüzü var. Bir anda yazılarını okuduğum tüm insanlarla tanışmak için koşturmaktan yorulduğumu farkediyorum. Biraz durup dinlenmek için masanın yanına gidiyorum. Kendime içecek birşeyler alıyorum. Seda Efsun'la kaş göz yapıyoruz. Öyle anlaşıyoruz uzaktan uzağa. Birer sigara içiyor sohbet ediyoruz. Seda o kocaman gözlerini aça aça konuşuyor. Çok doğal, olduğu gibi...İnsana enerji veriyor. Bol bol gülüyoruz. Pelin yine koşturup duruyor ordan oraya arada bir takılıyor bize. Gözlerim Leyla'yı arayıp dururken birden biri Leyla'nın geldiğini söylüyor. Koşuyorum yanına. Leyla benin ruh kardeşim. Hep öyleydi. Görünce iyice emin oluyorum. Leyla'yla dalıyoruz sohbete. Akdenizli bize katılıyor. Sohbet keyifli... Gece bitmesin istiyoruz ama sona geliyoruz yavaş yavaş. Sevgili Ahmet Aydın ve Mehmet Eren. İkisi de birbirinden hoş insanlar. Ahmet Bey'le benim ilk yazmaya başladığım zamanlardan beri iletişimimiz var. Mehmet Bey ise bizim Osmaniye ekibine inanmaz gözlerle bakıyor. "Helal olsun size" diyor "O kadar uzaklardan gelmişsiniz." Tuğba, Hoşsada, ben gülümsüyor ve "bunu asla kaçırmazdık" diyoruz. Yusuf Aysan ve Savaş Şakar'la kısa sohbetler ediyor pek çok insanla sadece merhabalaşıyoruz. Gece kısa geliyor. Rüya gibi bir gece sona eriyor.Geceyi devam ettiriyoruz bir grup arkadaş. Zaman bazen çok hızlı geçiyor...
Dönüş yolunda uçağı kaçırıyoruz. Tuğba, Hoşsada ve ben öylece kalıyoruz havaalanında. Gülsek mi ağlasak mı bilemiyor şaşkın şaşkın bakıyoruz birbirimize. Bir saat sonra başka bir uçak var. Biletlerimizi alıyor bekliyoruz. Hepimizin dilinde aynı cümle "Ne olursa olsun, değerdi."