- Kategori
- Öykü
Ney(?)'in dokuzu
Ney’in(?) Biri
Bu hanım (ya da o hanım, öteki de olabilir) yaşam yolculuğunun dokuzuncu boğumunun ilk doğuşunda Antik Roma’dan, ikinci doğuşunda Yunan sitelerinden, beşinci doğuşunda Kudüs’ten, altıncı doğuşunda Konya’dan, dokuzuncu doğuşunda Gülşen’den, diğerlerinde de adı bilinmeyen yerlerden ve uygarlıklardan geçti. Giz tarihinde onun dokuz ölüm ve dokuz dirimine dair yalnızca bir cümleye rastlandı: “Ney’in(?) dokuz halkasıyla da ilgisi var.” Sabah güneşi kadar aydınlık, sıcak ve tarihin derinliğince antik güzelliğinde bu yenilenişlerin işaretlerini taşıyordu. Önce lirin, sonra arpın, sonra da ney’in(?) sesi karıştı sesine. Sözlerinin arasına da bir neyzenin adı. Gizler, gizemli gülümsemeler, içli ezgiler, defneli danslar, ıtırlı şarkılar ve güller de yaşamına…
Güllerinden biri Hamza. Bin yıl önceki Hamza’nın binaltı yüz, bindört yüz, biniki yüz, bin, sekiz yüz, altı yüz, dört yüz, iki yüz ve kırk yıl sonraki dokuz halinden birine çağrı…
Neyzen Hamza Dede gibi dikensiz gül olsun diye…
Giz sekiz kat büyümüş, sekiz kat ağırlaşmış ve bu yüzden sekiz kat daha güç saklanır olmuştu. En iyisi hepsini bir giz küpünün içine kapatmak, daha fazla açığa vurmamaktı.
- Neyin içine?
- Ney’in(?).
Ama sekizinci boğumdan önceki sessizlik, ıssızlık, sonsuzluk kapıdaydı. Kapı Gülce gizine açıldı…
Ney’in(?) İkisi
Allah’ın Hazreti Muhammed'e bahşettiği, gizemli ve önemli bir şifredir ney‘in(?) t/özü. İnsana ve yaşama dair, büyük, büyülü, değeri biçilemez bir giz. Ama Hazreti Muhammed bu kutsal gizi, güzelliğine dayanamadığı için giz olarak tutamadı ve bir gün çok güvendiği, güvendiği kadar inandığı Hazreti Ali'ye söyledi. İçine giren, kalbini patlatacak kadar büyük ve etkili olan gizi Hazreti Ali de aynı nedenlerle saklayamadı ve onu; nasılsa kimselere söyleyemez diye düşünerek kör bir kuyuya anlattı. Giz o kadar yoğun, anlamlı ve öylesine ağırdı ki ne kuyu saklayabildi onu ne de kuyunun suyu. Kuyu suyla dolup taştı. Taşan su yakındaki bir kamışlığa aktı. Günün birinde Hazreti Muhammed’le Hazreti Ali kamışlıktan geçerken hiç duyulmamış bazı sesler duydular. Bir insan kalabalığının sesi gibi… Ama arada bir ses vardı ki en güzel insan sesinden de güzel ve içliydi. Hazreti Muhammed sesleri duyunca olup bitenleri tahmin ederek Hazreti Ali'ye; “hani kimseye anlatmayacaktın!” diye sitem etti. Kamışlığa vardıklarında bir çobanın, kestiği kamışı üflediğini gördüler. Üflenen kamış dünyanın en yanık, en buğulu, en duygusal ve en kutsal sesini vermekteydi. Boğum boğum, ılık ılık yayılıyordu havanın içine. Her boğumunda özge bir anlam, özge bir duygu vardı. Kutsal ve hüzünlü… Gizli ve gizemli… Fısıltılı ve içtenlikli…
Kuyudan sonra gizi bilen üçüncü kişi Mevlâna, ney‘le(?) ilgili olarak Mevlâna’nın bile bilmediği dokuz gizi bilen ilk ve son kişi de odur: Hamza.
Mevlâna ailesinin Afganistan'dan ayrılmasından on, onbeş yıl sonrasına denk gelir Hamza'nın ailesinin İran'dan ayrılması. Ailelerin ikisinin de baba yurdundan göç etmesinin altında iki önemli neden vardı; biri Moğol yayılması, ikincisi de ney‘in(?) huzur veren, sevgi yayan, barışçı ve kutsal çağrısı… İkisinin de yönü Anadolu'ya doğruydu. Konya'da sonlandı yolculukları. Hamza'nın babası Hacı Yusuf tam anlamıyla bir ney sevdalısıydı. Kendisi de ney üflerdi, ama en büyük amacı biricik oğlu Hamza'ya ney dersi aldırmak ve böylece kendinden bekleyip bulamadığı neyzenliğin en yüksek rütbesini onda görmekti. Bu işi için de Konya biçilmiş kaftandı. Çünkü orada oldukça önemli neyzenler vardı. Bunu daha İran'dayken duymuş ve o günden sonra Konya düşü görmeye başlamıştı. Sonunda bir gün kendini, üç deve yükü eşya, yaşlı annesi, eşi, on yaşındaki oğlu Hamza ve altı yaşındaki kızı İrem'le birlikte Konya'da bulmuştu.
Konya'ya geldikten sonra, kısa süre içinde oradaki neyzenlerin hemen hepsi hakkında bilgi sahibi oldu. Onların içinde en çok sözü edilen neyzenin Halepli Kirman usta olduğunu öğrendi, adresini edindi ve bir gün oğluyla birlikte kapısını çaldı.
Ağaç yontmaktan, testere, törpü, zımpara kullanmaktan nasırlaşmış elleri huzur içindeydi Kirman ustanın. Tıpkı yüzündeki ışıklı çizgiler ve gözlerindeki sevecen pırıltılar gibi. Çok büyük bir ilgi, sevgi ve saygıyla karşıladı onları, Konya'ya geliş nedenlerini, öykülerini ve ney‘e(?) olan tutkularını dinledi, hayran oldu. Özellikle Hamza için içinden geçen sevgi seline engel olamayıp:
- Bu genç insanı Allah büyük bir özenle yaratmış, Hacı Baba, dedi.
Ela gözlü, kudretten sürmeli, güleç yüzlü, ağzı,burnu düzgün, geniş ve aydınlık alınlı, kıvırcık saçlı, duru bakışlı, oldukça da terbiyeli bir gençti Hamza. Söylenen her söze ilgi duyduğunu yüzündeki çizgilerle belli eder, bakışlarıyla anlam katardı.
-Estağfurullah, dedi Hamza'nın babası… Hâşa… Lâkin sağ olun. Allah razı olsun. Dilinizden bal akıyor.
- Estağfurullah, dedi Hamza da. Küçük yaşına karşın nerede, ne konuşulacağını biliyordu.
- Onu hemen dergâhımıza almalı; bu güzelliği, bu sevdayı ödüllendirmeliyiz.”
- Eksik olmayınız Allah'ın sevgili kulu Kirman usta.
Kirman Usta Hamza'ya dokuz boğumlu bir ney armağan etti. Eline tutuşturulan neyin ayna gibi parlayan cilalı yüzünü okşayan Hamza, babasını da Kirman ustayı da şaşırtan bir incelikle önce ustanın, sonra babasının elini, sonra da ney‘in(?) yüzünü öptü, ellerini ney‘iyle(?) birlikte göğsünde kavuşturarak saygısını sundu. Ney ısındı, ısındı… Ney fazla ısınınca onu bir kenara bıraktı Hamza. Ney orada, insanoğlunun her türlü algılama kapasitesinin dışında bir dönüşümü yaşayarak yandı, kül oldu.
- Kalk güzel evladım, diyerek onu omzundan yukarı çekti Kirman usta. Başka bir ney verdi ona. "Ney seni sevdi. Hem de çok sevdi. Hakkını vereceğine inançla aşkından yanıp kül oldu. Allah her daim sevgili ve saygılı kılsın seni. Dokuz cihanda da şerefin daim, yüzün güleç olsun!"
Hamza da babası da onun bu son sözüne takıldılar. Ne demek istediğini anlamak için yüzüne baktılar, ama o çoktan kaçırmıştı bakışlarını.
Ney’in(?) Üçü
Yaşamında pek az insana nasip olabilecek böylesine eşsiz bir güzellikle karşılaşan Hamza, kendisine bir günde iki ney ve çok büyük iki sevgi armağan edilmiş biri olarak büyük mutluluk duyuyor, bir an önce derslerine başlamak istiyordu. Tam da bu düşünceyle gelmişti ikinci kez Neyzen Kirman ustanın dergâhına. Yeşil hırkası, küçük, sevimli sarığı ve hızla serpilen ince bedeniyle Neyzen Kirman’ın önünde diz kırıp boyun büktü, yüzünü ona döndü, yüreğini, beynini onun buyruğuna verdi, bütün varlığını ona teslim etti. Böylece bu işe ne kadar hevesli olduğunu, gönül verdiğini kanıtlamış oldu. Onun bunca içtenliği, ilgisi Neyzen Kirman’ın gözünden kaçmadığı gibi, ruhunu okşadı. Onunla ilgilenmesi gerektiğine olan inancı daha da arttı.
Bıyıkları yenice terliyordu Hamza’nın. Konya’nın kerpiç evlerini değil ama dar sokaklarını çok sevmiş, kısa zamanda mahalle içinde kabul görmüş ve hatta yakışıklılığı kızlar arasında konuşulur olmuştu. Ne ki onun tek tutkusu ney’iydi(?). Gecesini gündüzünü, düşünü hayalini iyi bir neyzen olmak ve ney sesine doymak aşkı doldurmuştu. Bu tutkusuna ayırıyordu tüm zamanını, bıkıp usanmadan ney çalıyor, benliğini kaplaması, içini doldurması gereken sevgi(li)sini arıyordu.
Yeryüzündeki varlık nedeni ney‘in(?) sesini duymak, dünya âleme duyurmak ve sevdirmekti sanki… Böylece bütün dünyayı, âlemleri ve hatta evreni kucaklamak…
Neyse ki, babasıyla hocasının emeğini, umudunu boşa çıkarmadı ve birkaç yılın içinde Konya’nın her yerinden ses verir oldu. O ney üflediğinde, sesin ulaştığı her yerde hayat ney’e(?) ayarlanırdı. Ney’in(?) sesine, Neyzen’in nefesine.
Dokuz yıl süren eğitiminin sonuna gelindiğinde küçük bir tören düzenledi Neyzen Halepli Kirman Usta. Hamza’nın annesini, babasını ve kız kardeşini de davet etmişti. Şeker şerbeti içilecek, neyler üflenecek, gönül gözüyle söyleşilecekti. İki aile o akşam çok daha yakın oldular birbirlerine. Şerbet sunmak görevi Halepli’nin kızı Melike’ye düşmüştü ve Neyzen Hamza onu ilk kez o akşam bu kadar yakından görüyordu. Su gibi güzel bir kız kardeşti. Ne ki Melike’nin yüreği öyle demiyordu. Çok zaman var ki hep uzaktan gördüğü Hamza’ya tutulmuştu. Onun aşkıyla yanıp tutuşuyor, bunu ona belli edebilmek için çırpınıp duruyordu. Ama o bütün bunları görmezden geliyordu. Şerbeti sunarken de bu duygular içindeydi. Herkes besmelesini çekerek şerbetini içerken Hamza ağzı, burnu, midesi yana yana, öğüre öğüre kendini dışarı attı, kustu. Herkesi bir telaş almışken, Hamza’yı evin avlusunda sıkıştıran Melike,
-Bu sana aşkımın verdiği bir cezadır Hamza! dedi. “Beni hep böyle mahzun bırakırsan dilerim Allah’tan şerbetin acı, ölümün diriminin, dirimin de ölümünün ilacı olsun. Yat kalk, huzursuz ve mutsuz ol. Git gel, hep yorgun kal; dizlerinin bağı çözük, gözlerinin feri bitik olsun!”
Şerbetine tuz ve acı biber tozu karıştırılmış olan Hamza’nın söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Bunca içten ve içtenlikle edilmiş beddua karşısında ürktü; ölümüne ve dirimine yenilerinin ekleneceğinden korkmaya başladı.
-Şerbet genzime kaçtı da…” diyerek özür diledi oradakilerden. Sonra sustu…
Ney’in(?) Dördü
Selçuklu toprakları ve başkent Konya atların toynakları altında ezilmekten yorgun düşmüştü. Üç koldan zulüm, üç yoldan ölüm yağmur gibi yağıyordu Anadolu’ya. Bir yandan Moğol akınları… Doğudan batıya doğru durup dinmeksizin, dalga dalga yayılıyor, geçtiği yerlerde taş üstünde taş bırakmıyor, önüne gelen her şeyi yakıp yıkıyor; bir ucu Malatya’ya ulaşmışken, öbür ucu Erzurum’u kasıp kavuruyordu. Öte yandan Haçlı seferleri… Batıdan güneye sel gibi akan kurşun askerler, istavroz çıkararak ulaştıkları her yeri kan gölüne çeviriyorlardı. Ama en kötüsü de Selçuklu sultanları, prensleri ve beyleri arasındaki iktidar kavgalarıydı. Bütün bu olumsuzlukların soyup soğana çevirdiği Anadolu halkı da ayaktaydı. Özellikle Baba İshak isyanı dönemin bir başka sorunu olarak hızla yayılıyordu. Kısacası, Anadolu baştanbaşa yanıp kavruluyordu. Tam o sıralarda, bir ses yayılıyordu Anadolu bozkırlarından. Ne savaş, ne kırım, kıyım, ne zulüm, ne de ölüm: İnsanın altında kalan her şeyin yakasını bırakın ve gelin, diyen sese eşlik eden Neyzen Hamza’nın ney‘inin(?) sesiydi bu.
Güzel çocuk Hamza… Yetenekli ve gözde… Ustasının verdiği güç çalınabilen bir makamı ezgilemeye çalışıyordu, uzun uzun uğraşmaktan yoruldu, sıkıldı, yüreği daraldı, hava almak için Meram Bağları’nın kuş cıvıltılarıyla dolu, yeşilin tonlarıyla bezeli, meyve kokularıyla mest olmuş yamaçlarında yürüyüşe çıktı. Yoruluncaya kadar yürüdü ve dinlenmek için bir ceviz ağacının altına uzandı. Olanlar da tam o an oldu işte: Uykuyla uyanıklık, yorgunlukla dinginlik, şiirle müzik, geçmişle gelecek, savaşla barış, ölümle dirim arasında bir yerde ona rastladı, içi geçti, dalıp gitti, âşık oldu, uyandı, kalktı, hırkasının içi cebinden neyciğini çıkarıp üflemeye durdu. Üfledi, külünü öteleyip ateşini harlandırdı yüreğinin… Ney’ini(?) dinlemeye geldiğini söyleyen Antik Güzel’in ney sesiyle bütünleşmesinden sonra sırra kadem bastığını hissetti.
O günden sonra ney’ini(?) yalnızca âşık olduğu Antik Güzel için üfledi Neyzen Hamza. Boğazının yandığı, midesinin acıdığı, gözlerinin yaşardığı zamanlarda da Melike için…
Yaşamının en büyük amacı Mevlâna’nın Neyzen’i olarak anılmaktı. Halepli Kirman Usta’nın uzun yıllar süren eğitim-öğretiminden sonra bile gecesini gündüzüne katarak çalışıyordu. Ancak böyle bir çabayla hedefine ulaşabileceğini çok iyi biliyordu. Hedefi, Mevlâna’nın neyzenleriyle birlikte Mevlâna’ya ve onun semâzenlerine çalabilmekti. Ama bu o kadar da kolay elde edilebilir bir rütbe değildi, başka yolları da eklemek gerekiyordu ney yoluna; bunun için dua ediyor, Mevlâna dergâhına gidip geliyor, bir fırsatını bulup kendini Mevlâna’ya göstermek ve ona ney çalmak için çırpınıp duruyordu. Çabaları boşa gitmemiş, ney üfleme konusundaki başarısı Mevlâna’nın kulağına ulaşmıştı. Bunda, yolunun bir gün Konya’nın ünlü beylerinden Şahap Bey’in yoluyla buluşması önemli bir dönüm noktası olmuştu.
Neyzen Hamza’nın ney çalmaktaki zarafetini ve başarısını duyan Şahap Bey adamlarını gönderip onu konağına davet etti ve ney‘ini(?) yanına almayı unutmamasını buyurdu. Bunu duyan Neyzen Hamza, kendi nezaketi gereği, daveti geri çevirmeyerek konağa gitti, ama her zaman yanında taşıdığı ney‘ini(?) götürmedi. Hoşbeşten, yenilip içildikten sonra Şahap Bey, kendisi için ney üflemesini söyledi. Her zaman ve hemen hemen her yerde olduğu gibi bu kez de sesinde buyurgan bir hava vardı. Onu dingin bir yürekle dinleyen Neyzen Hamza aynı dinginlikle cevapladı:
-Şahap Bey, dedi. “Büyüğümsün, sözüm yok. Ama ney dediğin Allah’ın peygamberimize verdiği bir gizdir. Buyruğa değil; sevgiye ve hoşgörüye ses katar. Onu her zaman yanımda taşırdım, ama buyruğunuzu alınca getirmedim.”
Şahap Bey bozulduysa da bozuntuya vermeyerek sessiz kaldı. Aslında o da bir ney tutkunuydu ve fırsatını buldukça Mevlâna’nın semâ törenlerine gider, büyük haz duyarak izler, dinler, hatta fırsat buldukça Mevlâna’yla söyleşirdi. Neyzen Hamza’nın gerçek bir sanatçı olduğu inancıyla durumu bir gün Mevlâna’ya anlattı. Bu duyumundan kısa bir süre sonra Mevlâna;
-Ey Hamza, diye seslendi bir gün ona. Dergâhında olduğunu öğrenmiş, sorup tanımış, kendisinden çok genç olduğu için yanına çağırtmış ve ikindi namazından sonra dergâha gelip gelemeyeceğini sormuştu büyük bir incelikle.
Kulakları çınlamıştı Hamza’nın. Dudakları kurumuş, çatlamıştı. Yüreği göğsüne sığmaz olmuş, bütün bedeni titremeye tutulmuştu. Onun heyecanını aynen yaşayan bir başka kişi daha vardı: Babası. Yaşamının son demlerinde kavuşabildiği en büyük mutluluktu bu; oğlunun Mevlâna tarafından kabul edilmesini görmek!...
Ney’in(?) Beşi
Melike bir daha yoluna çıkmadı ya da çıkamadı; orasını bilen bilir; ama Antik Güzel bir kez daha, bütün gizi ve gizemiyle karşısındaydı Hamza’nın. Çünkü o da bir ney hayranıydı. Ney‘in(?) sesinden aldığı hazzı ne lirden, ne de arptan alabilmişti. Neyzen Hamza’yla ilk karşılaşmasında duyduğu ney sesini benliğine biriktirip götürmüş ve bir süre içten içe dinleyerek avunmuştu. Ama tıpkı ölümü ve dirimi gibi ney sesini de yenilemeliydi. Böyle düşünmesinin bir nedeni de çıkması gereken yepyeni ve upuzun yolculuğuydu.
Onu ansızın karşısında gören Neyzen Hamza, yine bir düş âlemine daldığını düşündü önce. Bu kez Sille Kilisesi’nin avlusundaydı. Ney‘in(?) sesi kilisenin mermer sütunları arasında yankılanarak dolaşıyor, halkalanıyor, oylumlanarak çoğalıyor, her deviniminde yepyeni bir güzelliğe aralıyordu ses perdelerini. Ney‘i(?) üflemeye ara vermedi. Çünkü bir önceki kavuşma anında yaşadıkları yüzünden gözlerine inanamıyor, aynı duruma düşmek istemiyordu. Ayrıca, ney‘i(?) üflemeye ara verdiğinde Antik Güzel’in yine çekip gidebileceğinden korkuyordu. O, tüller ve güller içinde bir rüya gibi kilisenin merdivenlerine çökmüş, ellerini çenesine dayamış, bir kez daha ney‘in(?) sesiyle bütünleşmişti. Uzun sürdü bu durum. Çok uzun… Sonunda ney üflemeyi bıraktı Neyzen Hamza, oldukça yakınında, karşısında oturan güzelin gerçek olduğuna inanmaya başladı. Ona doğru bir iki adım attı, eğilip yüzüne baktı, elini uzatıp tüllerine ve güllerine dokundu yeğnice. O bir gerçekti!
- Hep burada kalmalısın, dedi ona.
- Nasıl?
Hırkasını çıkarıp ona verdi.
- Giy, dedi “Bunu.”
Düşündüğü gibi olmuştu, kendi uzun boyuna uygun olan hırka Antik Güzel’i tepeden tırnağa sarmış, her bir yanını, yumuşak kıvrımlarla dolu beden hatlarını örtüp saklamıştı.
- Giydim…
- Bu sarığı da kafana iyice geçir.
Sarık büyük olduğu için başını olduğu gibi sarmış, zaten kapalı olan saçlarının belli olmasını önlemişti.
- Nasıl oldum?
- Tıpkı bir erkek gibi.
- Anlıyorum galiba.
-Evet, şimdi birlikte dergâha gideceğiz. Seni yeni bulduğum semazen olarak tanıtacak ve semazenlerimizin içine aldıracağım. Beni kırmazlar biliyorum. Böylece sık sık görüşebileceğiz.
Aylar mı geçti böyle, yıllar mı, yine bilen bilir, bütün o süre içinde yalnızca bakıştılar, gözleriyle sevdiler birbirini, ötesi yok. Sonra bir gün her şey bir kez daha dokuzuncu boğumun içinde kayboldu.
Geriye kalan tek şey, anlatılması, tanımlanması olanaksız, sınırları sonsuza kavuşan sevgiydi. Bir de bir gün yine vuslat arzusu ve heyecanı…
Ney’in(?) Altısı
Ney‘ini(?)üflediği zaman yerine göre kuşlar uçmaktan, koyunlar melemekten, bulutlar yağdırmaktan, rüzgârlar esmekten, bebekler ağlamaktan, hastalar inlemekten vazgeçip onu dinlerlerdi. Onu dinleyenlerin yarası sağalır, sancısı diner, sıkıntısı dağılırdı. Özlemi olan özlemine, sevdası olan sevdiğine kavuşurdu. Dua edenin duası kabul edilir, her şey bir ötekinin en güzeli olup çıkardı.
Onun en iyi dinleyicilerinden biri de ilham kaynağı, bilgi hocası Mevlâna’ydı. Bir gün onu Alaaddin Camii revaklarının gölgesinde ney‘in(?)üflerken bulmuştu. Herkes öğlen namazına durmuşken o zamanı, mekânı olduğu gibi namazı da unutmuştu. Mevlâna, ney‘in(?)sesini zikrine ses ortağı alarak derin bir huzur içinde dinledikten sonra,
- Ey Kutb-i Nâyi Hamza, Allah’ın güzel kulu, bu nasıl bir nefes, nasıl bir sestir ki, beni de benden alıp en güzel gönül tahtına götürdü, bu hüzünlü anımda ruhumun yangınına serin sular serpiverdi. Allah seni sana, bana ve cümle aleme bağışlasın sevgili evladım.
- Haşa ya ulu kişi, elini eteğini öptüğüm Mevlâna Hazretleri, ne bulmuşsam siz vermişsiniz, neyi başarmışsam sizden aldığım ilham ve şevkle başarmışım. Ney‘in(?)de, nefesin de özü sizsiniz. Teveccühünüze laik olan yürek figanımın sesini, sizin yolunuza düştükten sonra buldum. Allah sizden de razı olsun.
- Sağol Hamza. Ne ki kaç zamandır seni biraz benden ve senden öte görürüm. Yaratan’ın aşkına meşk mi karıştı ola?
- Hâşâ sevgili Pirim, yaratılmış olanı da Yaratan’dan ötürü…
- Kimdir o bahtı açık sevgili?
- Kuşlar, bulutlar, yağmurlar, rüzgârlar gibi ürkek ve gök kubbe kadar uzak bir can. En uzun yolculukların en görkemli güzeli. Benliğimi, içimi yaktı, beni bağışlayın. En güzel olanın çok daha güzeli… Gelip gidenin çok öncesinde ve önünde, gelecek olanın en arkasında… Düşlerimin en yakınında, gerçeklerimin ötesinin de ötesinde… Sokrat’ın binlerce kilometreden kokusunu alarak sevdalandığı, bütün ömrünce arayıp bulamadığı, bu yüzden yüzüğündeki zehre sığınarak kavuşmayı dilediği…
- Lâ… İlâhe İllallah…
Mevlâna böyle söylenip sessizce oradan ayrıldı. Oysa Neyzen Hamza sözlerine daha yeni başlamıştı.
Ney’in(?)Yedisi
Boş zamanlarında Bulgur Tekkesi’ne giderdi Neyzen Hamza. Bazen de Gevraki Hoca Türbes’ne. Bu gidişlerinin asıl nedeni bulup buluşturduğu sadakaları o bölgedeki sadaka taşına bırakmaktı. Öyle bir gelenek vardı o zamanlar. Kentin birkaç yerine, adına “sadaka taşı” denen taştan masalar yapılıp yerleştirilmişti. Yardımseverler yoksullara ulaştırmak istedikleri eşya ve parayı bu masaların üstüne bırakır, ihtiyacı oanlarve yoksullar da buradan alarak eksik-gediklerini giderirlerdi. Bir bahar akşamı yine bu amaçla buraya gelmiş, edindiği giyim kuşamları ve altınları sadaka taşına bıraktıktan sonra dinlenmek üzere Bulgur Tekkesi’nin bahçesindeki bir kuytuya oturmuş, hep yanında taşıdığı ney‘ini(?)üflemeye başlamıştı. Önce ney‘in(?)sesini duyan güvercinler gelmişti yanı başına, sonra da kediler. Onlardan biraz sonra da pir-u nur yüzlü, yaşlı bir dede. Hepsi sus pus olup onun ney‘ine(?)kulak vermiş, uzun uzun dinlemişlerdi. Ney‘in(?) karanlığa, taşa duvara, insan yalnızlığına işlediği nakış eşi bulunmaz güzellikteydi. Ölüyü bile diriltecek kadar etkili ve geceyi aydınlatacak kadar ışıklıydı. Neyzen Hamza bir süre ney üfledikten sonra eve dönmek üzere kalktı, üstünü başını düzeltti ve yola koyuldu. Tam o sırada yaşlı adam,
- Oğul dedi, Allah senden razı olsun, ruhumuzu şenlendirdin. Bak bu türbelerde yatanlar da, bu taşlar, bu duvarlar da senden hoşnut oldular. Sık sık gelip ney‘ini(?) üfle e mi?
Cevapvermedi, ney‘ini(?) hırkasının içindeki özel, uzun cebine yerleştirdi ve oradan ayrıldı. Ama o sözü unutmadı. Sadaka taşı için geldiği her zaman ney‘ini(?) de getirdi ve bazen Bulgur Tekkesi’nde, bazen Gevraki Hoca Türbesi’ndehatta bazen de yakındaki mezarlık duvarının dibinde üfledi. Dokuz gizi anlattı her yerde ney‘in(?) diliyle.
O akşamlardan biriydi, daha yeni oturmuştu ney‘iyle(?) shbete, gök gürlemesi gibi bir selam sesiyle irkildi… Mevlâna’ydı gelen. Onun sık sık buralarda kendini aradığını, uzun uzun ney çalarak ruhunu dinlendirdiğini biliyordu.
- Allah rızası için kalkma,üfle, dedi ona.
Uzun bir süre Hamza’nın ney‘ini(?) dinlediler hep birlikte. Mevlâna, yaşlı adam, yıldızlar, güvecinler ve kediler… Sonra ney sustu, herkes kalkıp gitti. Bir Mevlâna kaldı akşamın ılık karanlığında bir de Neyzan Hamza.
- Hamza, dedi ona Mevlâna. “Dokuz nerededir?”
- Ney‘in(?) kamışında ya Mevlâna Hazretleri.
-Dokuz giz nedir?
- Hâşa ya MevlânaHazretleri, ben kim oluyorum ki…
-Sen dokuz gizi bilip bana da öğretecek olansın ey Hamza. Sus ve konuş, konuş ve sus!
Yapabileceği başka şey yoktu.
- Birincisi eşref-i mahlûkat, yani insan olmanın varlık nedeni: O en büyük mertebe, aşk… Yaşamın en leziz yanı… Yaşayanın yaşaması gereken… İkincisi yaşama nedeni: İnsanı kâmile ulaşmak, en olgunu olabilmek canların ve insanın… En alçak gönüllüsü… Üçüncüsü: Anne karnındaki yaşam, sudur özü… Dördüncüsü: Birin ikiliği, doğumdur adı. Beşincisi: Bebeklik, günahsızlık aynı zamanda. Altıncısı: Çocukluk, çokluğa açılan kapılar… Yedincisi: Gençlik, aşkın kor yüzü, sevginin doyulmazlığı; beşeri aşkın tadını, kokusunu, sıcaklığını doyasıya yaşamak… Sekizincisi: Yaşlılık, ekindir tözü. Dokuzuncusu… Boğazı kurumuş, dili damağına yapışmış, ter kan içinde kalmıştı. Soluk almakta zorlanıyordu.
- Dokuzuncusunu sen benden önce iki kez yaşayacaksın ey güzel çocuk.
Neyzen Hamza’nın yaşadığı sıkıntının, döktüğü ecel terlerinin nedeni de buydu zaten. Bu bilgisi.
- Yediden önce mi sonra mı?
Diledi ki bilgi ve sezgi deryasındankaderinin değişmiş olduğuna işaretbir güzel söz, bir umut ışığı çıksın.
-Yedinin içinde… Sekizin olmadığı…
Bitkin düştü Neyzen Hamza. Duyulur duyulmaz ince bir çığlıkçıktı ağzından:
-Ah!... Keşke onuncu boğumu da olsaydı ney‘in(?)!...
Ney!in(?) Sekizi
Melike’nin bedduası tutmuştu. Bir kez daha ölüm ve dirim serüveninin bilinmeyen bir boyutunu yaşamaya, kabuk değiştiren bir yılan gibi acılar içinde kıvranmaya durdu. Döngü tamamlandığında, gizli ve dehlizlerle dolu yolu onu Gülşen’e getirdi. Gülsüz’e yerleşti, Gülce’de aş buldu.
Vuslat bir kez daha bir görüngü… Biçimi bilinemeyecek, derecesi ve niteliği de… Ama gerçekleşecekti, gerçekleşti.
Gülleri eğitecekti Kutb-i Nâyi Hamza Dede. Ney ustası olduğu kadar da dikensiz gül ustasıydı çünkü. Kamışın iyisini, hasını, dokusunun ney‘e(?)uygun olup olmadığını bir bakışta anlar, binlerce kamışın içinden bu özelliklere sahip olan kamışları seçerdi. Kamışın her şeyden önce dokuz boğumlu olmasına dikkat ederdi. Ayrıca çeper kalınlığını, içinin genişliğini, boğumların birbirine uzaklığını ve boğumlar arasındaki uzaklığın altın oranını hesap ederdi. Bütün bunları kendince ölçer biçer, kamışın kesilip kesilmeyeceğine, nereden ve nasıl kesilmesi gerektiğine karar verirdi.
Gülcenin ikinci yılının başlarında nereden, nasıl ve niçin geldiği hiç kimse tarafından bilinmeyen Hamza Dede adlı bir zat ayağının tozuyla Gülce’ye uğradı, adının Gül olduğunu öğrendiği Antik Güzel’i sordu ve Gülce’nin kuytu bir köşesine sığınarak ney‘ini(?)üflemeye durdu. O günden sonra Gülce’nin taşında duvarında, koridorlarında gece gündüz ney‘in(?) sesi duyulmaya başladı. Derinden, yanık ve büyülü… Ancak bir kendisi duyardı o sesi, bir de onlar. Yani bazen Melike, ama çoğu zaman da Gül. Benim duyduğum anlar da oluyordu elbet, ama ben o sesin sahibinin Gülce olduğuna inanıyordum. Gülce’nin dikensiz güllerinin yumuşak, gizemli, buğulu, duygulu sesiydi içimizi burkarak ney‘in(?)gizini yüreğimize nakışlayan. Çünkü buraya ulaşan dikensiz gül felsefecileri dikensiz gül olma yolundaki yolculuğu tamamlamak üzereyken, dokuzuncu gizden söz ediyorlardı.
İkimizin buluştuğu nokta gül kokusu, üçümüzün buluştuğu nokta ney sesiydi. Dördüncümüz çoktan hükümsüzdü, ama beşincimizin bütün ömrünce âşık kaldığı duyumu hepimizin derdiydi. Gülceli Gülsüzlülere gelince; ney‘in(?)sesini hiçbir zaman duyamadılar. Hatta şu yeryüzünde ney gibi bir gizin, ney sesi gibi bir sesin olduğunu asla bilemediler; yoksun oldular, yoksul kaldılar.
Neyzen Hamza’nın kendisi de başlı başına bir giz olmak durumunda olduğundan; gizimiz bir kat daha artarak dokuz kata çıkmış, dokuz kat ağırlaşmış ve bu yüzden dokuz kat daha güç saklanır olmuştu. En iyisi, Hamza gizini de ve giz küpü olan ney‘in(?)içine atmak, daha fazla açığa vurmamaktı.
Dokuzuncu boğumdan önceki sessizlik ve ıssızlık kapıdaydı. Kapı şifre faslına açıldı, bütün vesveseleri içine aldı ve onun gizi olarak kaldı.
vesvese kapısı
“Telefonu açtım.
Gül’ün gül kokulu sesiydi. Kısacık merhabalaşıp hal hatır sorduktan hemen sonra,
-Teklif var mı, diye sormuştun ya dün? diye sordu. Sonra da beklemeden cevapladı: “Evet, var.”
- Neee? diye bir çığlık attım. Daha dün gece birlikteydik. Farklı davranışları nedeniyle kuşkulanmış, “neyin var?” diye sormuştum, “ bir şeyim yok,” diye cevap almıştım. Şaşırdım. Bütün varlığım sarsıldı. Hepi topu sekiz, dokuz saat içinde neler olabilirdi ki. “Nasıl yani? Nereden çıktı?”
- Teklif, dedim!
Yıllardan sonra ilk kez anlıyordum: O hanım, Bu Hanım değildi, o hanım o hanım’dı ve dünden bugüne, kendisine, ikimizin de anladığı anlamda bir teklif geldiğini söylüyordu. Daha kötüsü de ikinci cümlesinin içindeydi: “Artık kimseye de hesap verecek durumda değilim.” Oysa ortada bunu böyle söyletecek, üstelik de “artık” dedirtecek önemli bir neden yoktu. Onun yerine, onun adına düşündüm, taşındım; yine o denli bir neden bulamadım.
Dedi ve dokuzuncu boğuma varmadan üst üste öldü Gül. Tıpkı Nemrut gibi başını taşlara vura vura ölebilirdi. Ama öyle olmadı, ansızın ölüverdi. Ölmek de onun için yaşama dönmek kadar kolaydı. Çünkü o kolaycıydı. Gerçekte ölen o muydu? Ölüp ölüp dirilen kimdi? Bu soruların cevabını kimse bilmiyordu. Ben de bilmiyordum.”
şifre kapısı
Amg: Bu şifre bilinsin… Sırlar tadımlık çözülsün…
Amg’nin soylu Kızı, tutkum, sevdamın ince teli, yaşama sevincimin ışıklı gülümseyen kaynağı, hüznümün baş konuğu!... Varlığımın anlamı, benliğimin tamamlayıcısı, can yoldaşım, yanıma yakışanım!... Umudum!... Fidan boylum, kanımın kaynayan yanı!... Bedenimin sıcağı, düşlerimin en güzel süsü, hayallerimin baş oyuncusu, karanlığımın mumu, iç dünyamdaki sarp kayalıkların yürekli ceylanı... Kavgalarımın barış güvercini, parmaklarımın ucundaki sızım, yürek çarpıntım, heyecanlarımın anası, sabahlarıma doğan yalazlı güneşim, yangınlarımın çıngısı, umutsuzluklarımın törpüsü, ömrümün en güzel armağanı... “Aklı da yüreği gibi muhteşem sevgili”sinin muhteşem sevgilisi... Seni bir türlü tanımlayamayacağım kadar çok seviyorum.
Gel ki, bütün bu duygulanımlarım boşa kürek çekmek gibi yanıma kâr kalıyor. Çünkü sen yalnızca içimde büyüyen bir boşluk gibisin; yanımda değilsin, göremiyorum, dokunamıyorum, öpemiyorum, okşayamıyorum... Elim yanıyor sensizliğinle, dilim yanıyor, bedenim yanıyor…
Avuçlarımın teri miydin ki buharlaştın ve gökyüzüne yükselerek gözlerimin görüş gücünü aştın. Kupkuru kaldı ellerim. Kupkuru oldu bedenimin her bir yanı. Böylesine ansızın çekip gitmen kuruyan dallarımın ansızın tutuşmasına neden oldu. Ben cayır cayır yanarken, yangınım büyüdükçe sen uzaklaştın. Görünmeyen geleceğim, ulaşılmazım oldun!
Seni ve her şeyini nasıl özlüyorum bilemezsin. Derin ve dingin söyleşilerini, yaşama sevinci dolu gülümsemelerini, duruşunu, oturuşunu, dokunuşunu, avuçlarının sıcaklığını, râyihanı… Nağmenle dostların kulağı hoştu; elini çıkar ve kendi kulağını çek.”
Yasemin:
Özlemimin ve şiirlerimin gül yanaklı esin perisi, masallarımın saydam kraliçesi, mitlerimin sevgili Nimpfesi, sana biraz da Yasemin’den söz edeyim. Bu gün atmosferinden geçtim. Yüreğimi görebilseydin; nasıl pırpırlandığını, nasıl çırpındığını, çırpınırken nasıl kanadığını!... Ben ona baktım, o bana baktı. İç geçirdim, ağladı. “Seni yüzden utandıran bir yüz; her uyuyanı uyandıran bir uyumuş.”
Gıyaz:
Anımsayacaksın; bir zamanlar demiştim ki, sevdamız ve gelecekteki mutluluğumuz için ömrümü uzatmalıyım. O zaman bunu başarmıştım. Çocukların günleri kadar kaygısız, coşkulu ve sevinçli geçiyordu günlerimiz. Birlikte olduğumuz o kısacık anlarda bile nasıl doruğuna çıkarak paylaşıyorduk aşkımızı... Bizi buluşturan, yöneten, yazgımıza karışan gizil bir gücümüz var mı, yok mu? Gerçekte ayrı mıyız, aynı mıyız? “Aşkta iki ayakla koşulmaz; aşkla oynanmaz.”
Su:
Sen de eğer hâlâ benim gibi yaşıyorsan anlarını, benim seninle dolu olduğum gibi, yani ben gibi ben yerine düşünüyor, düşlüyor, ikilemlerle boğuşuyorsan, bazı şeyleri sorguluyor ve bazen umutlanıyorsan ortak bir noktadan hareket etmelisin, ortak bir noktaya varabilmek için… Gül gülşende güzeldir, öyle değil mi? Bülbül de en güzel şarkılarını gülün dalında söyler.
Gülümsün unutma! Gül gibi gülümseyenimsin.“Ey cana ev olmuş beden! Yeter, deniz bir tuluma ne kadar sığabilir…”
Banda:
Oturup yalnızca seni, kendimi ve zamanı düşünüyor, için için, kana kana ağlıyor, saate ve telefona bakıyorum. Saat 21.30, aramadın. 21 35, 21 45... Saat 22 00, 22 05,... Senden ses yok. 22.34: Ecel anım! Ya ben kimim; neden zamanla, seninle ve başkalarıyla çelişkilerim var? 22.38, 22 40... Artık zamanı aşmalıyım! Zamanı ya sana ya da kendime göre adlandırmalıyım. O benim adımı değiştirmeden ben onun adını değiştirmeliyim! Ya tümüyle zamansız kalmalıyım ya da tümüyle zaman olmalıyım! “Gönlümdeki o söz, o kutluluktandır; çünkü gönülden gönüle pencere vardır.”
Şasel:
“Ey herkesi özendiren gönül! Kendini özendir ve kendinden utan./ Ey herkese öğüt veren dil! Senin sıran geldi neden sustun?”
Ze:
Kur’anı Kerim’deki bazı sureler, anlamı hâlâ çözülememiş birkaç harften oluşmuş ayetlerle başlar. Bu ayetlerin Allah’la Hazreti Muhammed arasında birer şifre olduğu ve bu yüzden anlam-lar-ını yalnızca o onların bildiği söylenir.
Yeryüzünün en saf ve en temiz (b/ir/eş) aşkının tanığı olduğu için kutsal sayılabilecek Ney’in(?) Dokuzu’nun da kendine özgü şifreleri oldu.
Bu şifrelerin bazılarının anlamını yalnızca Gül biliyor. Bazılarının anlamını yalnızca ben biliyorum. Bazılarının anlamını da ikimiz biliyoruz. “Gül” ve “ben.” Başkaları da olacak, olmalı. Bu konuda “umutluyum.” Örneğin “son durak” bunlardan biridir. “Gül” ve gülle başlayan ya da biten bütün isimler de öyle. “O Hanım” ya da “Bu Hanım”, “ban-sel”, “ney”(?), “antik mavi”, “şada”, “ze”, “yasemin”, “gıyaz”, “su” da diğerleri. Ancak bir şifre daha var ki, birden çok sayıda ve anlamda…
Ney’in(?) Dokuzu
Anadolu beylerinin atlarının ayaklarından sular seller gibi fışkıran toprak, bağdaş kurarak oturan yiğitlerin poturlarının üstünde altın tozu gibi ışıldıyordu. Gelen, atını seyisine bırakıp Gülşen ovasının yeşil bir halıyı andıran çimenlerine diz çöküyordu. Ortada boylu boyunca duran tabutun üstüne huzmeler biçiminde inen güneş Hamza Dede’yi de yağmurunda ıslatıyordu. Ney‘den(?) yayılan içli ezgiler tepeden tırnağa kulak kesilen yepelek bedenlerin birer berrak su damlası gibi titreyerek ipilemesiyle bütünleşiyor, derin bir hüzün okyanusu oluşturuyordu. Yeşil Bursa ipeklisinden, üstüne mavi renkli altın iplikle Kelime-i Şahadet’in işlendiği tabut örtüsünün altından antik gelinliğin uçları görünüyordu. Yeğni esen rüzgâr ney‘in(?) yürekleri dağlayan sesini ve o sesin taşıdığı sihirli ezgiyi dalga dalga yayarken, arada bir ona uğrayıp içinde saklı bütün gizleri depreştirmek istercesine ucundan ucundan sallıyor, bırakıyordu. Gerçekte kaç ölü vardı örtünün altındaki sanduka tabutta ya da kaç aşkın külü vardı örtünün altındaki antik mavi gelinliğin içinde; kaç ölüye ağlıyordu Hamza Dede’nin ney‘i(?); kendi kutsal ölüsüne mi, yüreğinin eşsiz güzel ölüsüne mi; beklenen kimdi, Mevlâna mı? Gelecek miydi, gelip “kalk ey Hamza” mı diyecekti, kim bilir. ”Kalk ve kutsal ölünü de kaldır, buna yetkili kılındın…” Kaç ölüyü kaldıracaktı Neyzen Hamza; ya da içine düştüğü çıkmaz yüzünden Mevlâna’nın oradan ayrılmasını mı bekleyecekti?
Demeye kalmadı, beklenen haber geldi: Tebriz-i Şems Konya’ya geri dönmüştü. Bunu duyan Mevlâna tıpkı karasevdalı bir âşık gibi, olup biten her şeyi, birlikte geldiği hükümdarı bile unuttu, büyük ve büyülü bir heyecanla oradan ayrıldı, hırkasının etekleri ayaklarına dolaşa dolaşa, düşe kalka, koşa koşa uzaklaştı.
Mevlâna ayrılınca uyanıp kalkması gerekenlerin her biri gerçek bir âşık olarak mı kalacaktı tabutta?
Bir bilen vardı elbet.
Söz Mevlâna’nın müridi, gönül dostu ve “oğlum” diye seslendiği Selçuklu Hükümdarı IV. Rükneddin Kılıç Arslan’a düşmüştü. Mevlâna’nın bir dizesini okuyarak tabutun kapağını kapattı:
“Gül(ler) gidince ve gül bahçesi solunca, bülbüllerin macerasını dinleyemezsin(iz).”
son
*İtalik yazılmış dizeler Mesnevi’den alınmıştır.