- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Nükleer enerji santralinin düşündürdükleri...

Sizlerle bu gün nükleer enerji üzerine buluşmayı istiyorum.
Bilindiği üzere, nükleer Enerji, en tehlikeli enerji dallarından birisi, en ufak bir sızıntı veya kaçak, toplu ölümlere kadar gidebilecek tehlikeleri arzetmektedir.
Bu enerjiyi dünya üzerinde halen 32 ülke kullanıyormuş. Bu ülkelerde faaliyette olan 443 nükleer santral yılda toplam 370 bin megavatt elektrik enerjisi üretiliyormuş.
Bu rakam toplam dünya elektrik enerji üretiminin yüzde 18'ine eşitmiş.
Ancak santraller bu üretimi yaparken diğer yandan da her yıl toplam 12 bin ton nükleer atık üretiyomuşr.
Bu atıkların tam olarak nerede depolanacaklarını ise bilen yokmuş. Gerçi az gelişmiş toprakların sınırları içinde bir yerlere depolarlar. Zira başta Avrupalı ülkeler olmak üzere birçok devlet kendi topraklarında nükleer atık depolamak istemiyorlarmış. Canım kendi ülkelerini bıraksınlar, Türkiye, Afrika ülkeleri ne güne duruyor! Karadeniz’e atılan atıklar unutulmadı. Halen bazı bölgelerde zehirli variller yeryüzüne çıkartılıyor.
Bu enerjiyi kullananların bu atıkları kendi ülkelerine depolamak istememelerinin nedeni ne acaba?
Bunun nedeni ise nükleer atıkların etrafa yaydıkları radyasyonun çok ölümcül olması ve bir felaketin yaşanmaması için atıkların uzun yıllar büyük bir dikkatle saklanmasının gerekmesiymiş. Zaten başka ülkelerindeki insanların ölümü, onları fazla ilgilendirmiyor.
Bu atıkların etkisi 293 bin yıl sürüyormuş.
Şimdi gelin birde ülkemize bakalım, biz neler ile uğraşıyoruz? Bakın bir Tuzla ile başa çıkamıyoruz.
Türkiye’nin, 300 yıl bu nükleer atıkları kontrol edebileceğini düşünebiliyor musunuz?
Tuzla'da yaşanan kimyasal atık olayı akıllarda yeni birçok soruyu akıllara getiriyor. Henüz kimyasal atık sorununu dahi kontrol edemeyen Türkiye nükleer atık problemini nasıl çözecek? Sizce çözebilir mi?
Nükleer atıklarla ilgili en büyük sorun ise atıkların çevreye çok uzun yıllar aralıksız olarak radyasyon yaymalarıymış. Bir örnek vermek gerekirse, nükleer atık içerisinde bulunan Plutonyum 239 adındaki izotopun ışıma gücünün yüzde 100'den yüzde 99'a düşmesi için 24 bin 400 yıl geçmesi gerekiyormuş. Bu izotopun radyasyon yaymaması için ise toplam 292 bin 800 yılın geçmesi gerekliymiş. Son rakamlar ortalama bir nükleer santralin yaklaşık 3-5 milyar dolara mal olduğunu gösteriyormuş. Böyle bir santral yılda yaklaşık 11 milyar kilovattsaat enerji üretiyormuş.
Diğer yandan aynı santral yılda ortalama 60 metreküp radyoaktif atık açığa çıkarıyormuş. Atıkların ortadan kaldırılması ise ortalama 38 milyon Euro'ya mal oluyormuş. Bu teknolojiyi kullanan ülkeler atıkları 70 dereceye varan yüksek ısıları nedeniyle önce santral yakınlarında bulunan soğuk su havuzlarında dinlendiriliyorlarmış. Bu dinlendirme 5 yıl sürüyormuş. Ardından ara depolama safhası başlıyormuş. Soğuyan radyoaktif maddeler toprak altına gömülmeden önce ışıma oranı düşmesi için genellikle toprak üzerinde bulunan ara depolarda yaklaşık 30 yıl daha bekletiliyorlarmış.
Türkiye'nin nükleer santral projesi neleri kapsıyormuş bir de ona bakalım;
-Nükleer santrallerin yanı sıra nükleer enerji üretim tesislerinde yerli katkının en yüksek düzeye çıkarılması.
-Yerli tasarım ve üretime dayalı araştırma ve güç reaktörleri ile parçacık hızlandırıcılarının kurulması.
-Tıp ve endüstrinin radyoizotop ihtiyacının yerli olanaklarla karşılanması.
-Uranyum zenginleştirme dahil yakıt çevrimi tesisleri kurulması.
-Uranyum ve toryum aranması.
-Nükleer Teknoloji Merkezi kurulması.
İyi güzel belki de ucuz enerji elde edilecek! Ancak, çevreye ve geleceğe verdiği zarar? O zararın bedelini kimler ödeyecek dersiniz? Elbette bizler, çocuklarımız ve torunlarımız. Yani gelecek nesiller.
1986 yılında Kiev’deki Çernobil Nükleer enerji santralinde meydana gelen sızıntıyı daha unutmadık. Gerçi zamanın Gümrük ve Tekel Bakanı, halkın gözünün içine bakarak, radyoaktif esintiden etkilendiği belirtilen, Doğu Karadeniz bölgesindeki çaylardan üretilen ürünü keyifle içmişti!