- Kategori
- Fotoğraf
O hangi fotografçı ya da multimedyator ki; ben tanımıyorum?!.
YAZI DİZİSİ: 25
Türk insanı – Türk’ün sanat anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış – Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz neticeler.
Kortan Tümerdem’e verdiğimiz, birkaç yıl sonra da bize iade ettiği projeksion makinesi ile adı büyük bütçesi güdük ilk gösteri işimizi yapmıştık, aslında. Timur Selçuk Fransa’da oturduğu tarihlerde, Oradan gelip burada Spor ve Sergi Sarayında bir konser vermiş, Spor salonundaki akustiği akıl edemediği için, çok kötü bir netice elde etmişti. Timur çok küçük yaşlardan beri arkadaşımdı, 6-7 Eylül olaylarında talebe federasyonu başkanı olarak, bu yazı dizisinde sözünü ettiğim Bahaeddin Erton, babasının ölürken bize emanet ettiği, komşu kızını babamdan istemeye geldiği gün, Timur da gelmiş ve birlikte benim mekano adlı, sökülüp takılan oyuncağımla uzun uzun oynamıştık. Hatta yıllar sonra, müşterek terzimizde, terzimiz Enver Sel’in sürprizi sayesinde karşılaştığımızda; Timur bana hatır sormadan önce, mekanonun durup durmadığını sormuştu. Böyle bir çocukluk arkadaşımın yanlış salon yüzünden düştüğü durumu kabul edemediğim için, amcasına haber bırakmıştım ki; Timur Fransa’dan geldiğinde, hemen haberim olsun. Nitekim Timur gelince buluştuk ve Timur’un Türkiye’de vereceği konserler için, tek projeksion makinesi ile onun şarkılarından oluşan konser bölümüne, fotoroman türü bir gösteri hazırladık. Fakat bu işin yapılması için, Timur’un hiç parası yoktu. Sadece işin maliyetine, biraz katkıda bulunmuştu.
İlk kez Ankara Dedeman sinemasında sahne aldık. Sinema hıncahınç doluydu. Bu arada programda sadece Timur Selçuk ve ben yoktuk. Programın İkinci yarısında Modern Folk üçlüsü de vardı. Hem program zengin hem de görüntü değişikti. Hep birlikte aldığımız netice ise; o günkü benzerlerine kıyasen, çok ileri bir noktadaydı. Ve fakat program biter bitmez, Timur kaçar gibi ayrıldı aramızdan, bu süratli gidişe hem ben, hem Modern Folk, hem de o zamanki emprezaryo Hınçal Uluç hiç bir mana verememiştik. Bizler de İstanbul’daki programda görüşmek üzere vedalaşıp ayrıldık. Ben bir arkadaşı ziyarete gittim. O zamanlar sadece Ankara’da Üç Dört saat program yapan S&B bir TV istasyonu vardı. Ve herkes o istasyonun yayını daha başlamadan TV cihazını açıyor; hatta yayın bittikten sonra cihazını kapatmayanlar için ekrana “Yayın bitmiştir. Cihazınızı kapatmaya unutmayınız.” diye bir yazı bile çıkıyordu. Arkadaşa vardığımda da TV cihazı açıktı. Haberler okunduktan sonra, bir de baktım ki; ekranda Timur Selçuk, Herhalde krepon kâğıdı bulunamadığı için, vantilâtörle uçuşturulan bir çok tuvalet kâğıdının arasında, kendi şarkıları ile kendine yaraşan bir program yapıyordu. Bu tavra çok canım sıkılmıştı.
Bu olaydan birkaç gün sonra, sonradan yanan, ve uzun zaman Rahmetli Egemen Bostancı’nın muvaffak bir şekilde yönettiği, Şan Sineması’nda Timur Selçuk sahneye çıktığı zaman, ortalık birbirine giriyor ve sürekli hatta bizlere inat olsun diye, art arda flâşlar patlıyordu. Oysa, tüm basın fotografçısı arkadaşlara, flâş kullanmamaları için recacı olunmuştu. Sen misin recacı olan? Basın çakar da çakar ama fotograf çıkmaz da çıkmaz.. Çünkü o basın mensubu çok bilir fotocu arkadaşlar, bir perdeye yansıyan fotograf görüntüsünün, flâş ile çekilemeyeceğini dahî bilmiyorlardı eskiden. Sadece Milliyet müzik bölümü şefi, Doğan Şener’in foto muhabiri, flâş kullanmadan çekim yapıyordu. Ve gerçekten Milliyet’te çıkan fotograflar da yazı da muhteşemdi. “Timur Selçuk Devleşti” diyordu manşette. Halâ gözlerimin önünden gitmeyen, tuvalet kâğıtlı Timur’a rağmen, Benim karınca kararınca isteğim olmuştu. O zamanlar Taşlık Gazinosu vardı. Ve Timur haber verdi ki; birkaç gece de orada sahne alacağız. İlk gece Timur ile o zamanki eşi Ayşegül müdüriyete kadar gittiler. Soyunma odasında önce ben üstümü değiştim. Sonra çıktım ama bir ihtiyaç için geri dönüp kapıyı açtığım zaman, gördüğüm manzara şuydu. Ayşegül ile Timur geri dönmüşler, Timur üzerindeki kazağın alt kısmını masanın üzerine doğru açmış ve masaya desteler halinde, yine o tarihte var olan mor binlikler saçılıyordu. Tabiî “-Pardon! ” deyip kapıyı kapattım. Ve sonra haklı olarak, bu konu ile ilgili bir açıklama bekledim. Hiçbir açıklama gelmeyince de; ben Timur’a refakati kestim. Ve Timur da sadece Bir kere devleşti. Şimdi bazı TV programlarında, değindiği erdem konusu ile hangi erdemi kasıt ettiğini de merak etmiyor değilim doğrusu. Ancak, o gösteriler benim ileriki günlerim için çok büyük bir tecrübe olmuştu.
İnsan dost, arkadaş, kardeş bildiklerinden ve yardım elini uzattığı kişilerden, meslekî açıdan kazık yiyince tatsız oluyor. Bu kişilerden birisi de Fotografçı Kâmil Şükun’dur. Kâmil birkaç kere sakıt eşi ile ziyaretimize gelmiş, soframızda ağırlamış olduğumuz bir arkadaştır. Osmanbey’de Yurdaer Acar, Yekta Torun ile ortak studio açarken, Yekta’nın caddebostan’daki stüdyosunun başına, benim Yekta’dan recam ile o zamanlar boşta olan, Kâmil Şükun’u geçirmiştik. Fakat Kâmil iyi müşterisi olan o yeri, nedense kısa bir zamanda yürütemez olmuştu. Bunun üzerine de Yekta, kâmil’in iş akdini fesih etmişti. Kâmil de, bizim gibi Osmanbey merkezli bir başka stüdyo açmış, hatta benim o stüdyoda halâ sakladığım, bazı portre fotograflarımı da çekmişti. Zannımca oradaki stüdyo işini de yürütemediği için, stüdyoyu kapatmış, Hürriyet gazetesi ileri gelenleri arasında bulunan Rıdvan Menteşin kuzeni olan Kâmil Şükun, bu sayede “Kim Kimdir?” neşriyatının başına müdür olarak geçirilmiştir. O pozisyona geçen bir insan, mutlaka dönüp arkasına bakması gerekirken, muhterem Şükun, “Kim Kimdir?” kitabına, “Kim kimse? Bana ne!” diye baktığından; herhalde bizim kapıcı bile o kitaba girmiş, ama Haydar Volkan girememiştir.. Bunun da sebebi: Haydar Volkan öz geçmişi için “Kendisini bir hiç olarak kabul eder.” cümlesinin yazılmasını istediği içindir.
Evet, herkes her şey olabilir ama, ben benim için bir hiçimdir. Ve her öğrendiğim her başarım beni hiçliğe daha da çok itmektedir. Her çıktığım basamak, beni bir misli daha ürkütmektedir. Adlarını yaldızlı harflerle yazmak isteyenler yaldızlı harflerle yazabilirler. Yıldızlı harflerle yazmak isteyenler yıldızlı harflerle de yazabilirler. Ben bir fanîyim. Adım ünüm ve unvanım nasıl yazılırsa yazılsın. Sonum sadece kara topraktır. Ve ben bir hiçimdir. Baki kalacak olan varsa eserimdir. O eserin de yalansız, riyasız, şerefli, adam gibi olması içindir bütün çabam. Herkesten fazla kendimi saydığım içindir, müşterimi ve müşterimin işine duyduğum saygı. Ben ne işime ne de kendime küfür ettiremem.
Cenajans’ın sahibi Nail Keçili, toplantı masasının başından kalkıp, “-Haydar gel buraya otur ve bu projeyi sen yürüt.” dedi ve gitti. Aynı masada Genel Müdürü Rahmetli Cem Şaşmaz da vardı. Cem varken bu iş pek bana düşmezdi ama Cem ile bakıştık. Ve ben masanın başına geçip oturdum. Yürüteceğim projenin aslında iş dağılımları yapılmıştı. Seçilmiş kişiler de belliydi. Hepsi de ilk bakışta aklı başında profesyonel insanlardı. Proje iki etaptan oluşmaktaydı. Birinci etabında Türkiye’deki tüm Shell bayileri, Mart ayının ilk günü, Şan Sinemasında toplanacak, bu kişilere Shell’in Türkiye ile birlikte Dünya üzerinde OtuzAltı ülkede piyasaya süreceği bir motor yağı takdim olunacak ve tabiî bayilerin siparişleri alınacak; sonra da bu yağ aynı yılın 1.Nisan günü, yani bir ay sonra, tüm Türkiye ve Dünya’daki Shell bayilerinde piyasaya sürülecekti. Yağ Dünya’nın tüm Shell tesislerinde demo olarak üretilmekteydi. Shell camiasında bile o demo denilen yağ hakkında, kimse bir şey bilmiyordu. Yağın Dünya sloganı “Life-lines” idi. Bu görev dağlımı arasında, ayrıca bize bir de multivizyon yapma işi düşüyordu. Ben bu “Life-lines” sözünü kasıt ettiği manada almayıp, kelime anlamları ile aldım. Yani “Köbek-bağı” değil “hayat-çizgisi” olarak. Ve bütün kampanya da bu şekilde yürüdü. Çünkü Türk milleti ayak bağı, kasık bağı, gönül bağı, baş bağı, göbek bağı kelimelerini hiç sevmediği için, “Göbek-bağı” sloganı bu millete tamamen ters gelecekti. Kampanya başlamadan bitecekti. Ve yağ satışları satmadan düşecekti.
Dünya kampanyaları, motorun “göbek-bağı”nın yağ olduğunu kasıt ederken, ben yeni yağın insanlara yeni bir “hayat-çizgisi” getirdiğini söylemekteydim. Ve de bu iddiayı bir multivizyon ile de perçinlemekteydim. Bu millet herhangi bir bağı sevse, ben de aynı yolda gidebilirdim. Şimdi yapılan reklâmlara bakınca, bu kadar saçma, bu kadar araştırma yoksunu reklâmı bir arada görünce, reklâmlar için değil de, reklâm verenler için hayretler içindeyim. Bu gösteri için Şan Sineması sahnesine bir benzin istasyonu kurulmuş, sahneye spor bir Mercedes bile sokulmuş, içinden inen Zerrin Özer, sözleri yeni ürüne tornistan edilmiş şarkılarını bile okumuştu. Her profesyonel kendine verilen görevi bir ödev titizliği ile yapmış olmakla birlikte; Umur Bugay kendine düşen görevi çok fena ıskalamış, Ahmet Gülhan’ın eline Üç perde skeç için, sadece bir dosya kâğıdı oyun vermişti. O üç perde oyunu da Ahmet ile beraber yazıp, sahneye koymamız, belki de en hayırlı iş oldu. Çünkü profesyonel görünümlü amatörlüğü aşamamışların altından kalkamayacağı kadar büyük bir işti, yapmakta olduğumuz.
Multivizyon için dolum tesislerinde çekim yaparken, imalât müdürü demo tankını gösterip, “-Bu tangı bir kerre boşaltabilirsek iyi olur.” demiş, ben de “- Epey ufak bir tankmış. Pek fazla dert etmeyin. Mutlaka boşaltırız.” demiştim. Şan Sinemasındaki konuşmalar, şarkılar, tiyatrolar ve multivizyon bittikten sonra, akşam bu tür bayi toplantılarının değişmezi, şarkı türkü, rakı, yeşil örtü faslına gelinmişti. Ve satış elamanları tek tek masalara gidip, sipariş almak için teşebbüse geçmişlerdi. Biraz sonra İngiliz müdür, yanıma gelip, “-Haydar tek sipariş yok ne yapacağız?” dedi. Ben de her yaptığımdan emin olarak, “- Hiç merak etmeyin. Yarın telefon santraliniz kitlenecek ve müdüriyetin önünde trafik aksayacak. Şimdiden bilginiz olsun.” dedim. Ve tabiî dediğim oldu. O tank zannımca çok kısa sürede, üç kere boşaldı. Halâ da boşalıp dolmakta. Altı ay sonra Nail Keçili telefon etti. “-Haydar bu Shell’ciler OtuzAltı ülke arasında herkesten habersiz bir yarışma yapmışlar. Ödüller verilmek üzere tüm reklâm ajanslarını Portekiz’e bekliyorlar. Hadi birlikte gidelim.” dedi. Yarışma kıstasları da belliydi. Ülke: Yol km. araç sayısı, nüfus, ehliyet sayısı, vbg. birçok seçenek ve de netice. Rakip Amerika’da Texsas Türkiye’den büyük. En iyi tahmin ile ilk Dokuza girmek mümkün. Sevgili Nail’e nal toplamaya gidecek vaktimin olmadığını söyledim. Birkaç gün sonra bir gece telefon çaldı. Telefonda Nail Keçili, Portekiz’den arıyor ve Türk Shell’i Dünya birincisi yaptığımızı söylüyordu..
İşte bu olay Türkiye’de duyulunca, bu neticeyi geçmek mümkün olamayacağı için, bütün rakiplerin tabiî olarak, çok fazla canları sıkıldı. Çalışsalar Onların da bu türden başarıları olabilirdi. Ancak Onlar sadece teknolojik olarak gösteri yaptılar. Gösteriye ruh katmadılar. Bütün rakipleri dolaşıp, son olarak bize gelen hatırı sayılır bir müşteri, bizde seyrettiği multivizyon sonrası, kendi ekibindeki müdürlere dönüp; “-Beyler biz diğer yerlerde hangi mamuller ya da kimler için hazırlanmış multivizyonları gördük?” diye bir sual sordu. Suali soran patron da dahil olmak üzere: Haluk Konyalı, Ali Üstündağ, Gültekin Çizgen’de ne gördüklerini, yarım saat boyunca hatırlayamadılar. Sadece Cüneyt Birol’da görmüş oldukları multivizyonun, cam mamul ve Paşabahçe olduğunu hatırladılar. Biz bu müşteriye Dört ay sonra bir multivizyon yaptık. Ve o Dört kişiye tek tek bize gelmiş oldukları gün, Onlara göstermiş olduğum multivizyonu hatırlayıp hatırlamadıklarını sordum. Dördü de sadece gördüklerini hatırlamak bir yana, etkilendikleri satırları bile ezberden bana okudular.
Bu olaylar olurken, Türkiye hatta Dünya ve her sektör için, çok başka bir “İMKANSIZ” daha gerçekleşiyordu. 1980 Yılı ile 2002 Yılları arasında, her biri 25.000.-$ civarı olan işlerde, Üçer Beşer Yedişer multivizyon yaptıran, firmalardan hiç biri, yaptıracakları multivizyonlar için, bize iş emri ve tarifi vermiyor; her türlü inisiyatifi olduğu gibi bize bırakıyorlardı. Yaptırdıkları ilk işten sonraki, bitmiş ve onay bekleyen bir sene sonraki yeni işleri içinse, stüdyoya kadar gelmeye bile gerek görmüyorlar, sadece “-Dert etmeyin üstat. Multivizyonu müşterimiz ile birlikte görürüz. Bize de sürpriz olur.” diyorlardı. Hatta dava ettiğimiz Taciroğlu firmasının davasında, hakim bizi bilirkişi kabul ediyor, firmanın genel koordinatörü, bizim lehimize şahitlik ediyordu. Bu ve daha bunlar gibi inanılmaz ahlâk, akıl ve san’at dolu birçok gerçeğe, başta Cenajan olmak üzre: bölük bölük şahit göstermemiz de mümkündür tabiî... Bütün bunlara rağmen, görmüş olduğum terbiyesizliği, tüm meslektaşlarıma şamil kılarak bir cevap da vermek istemiyorum. Ve fakat ben, Onların yerinde olsam, tüm unutulmuşların haklarını hemen savunurdum. Niyetim, tabiî kimseye terbiyesizlik etmek de değildir. Benim kitabımda: Hak, hukuk, ahlâk, adalet ve şeffafiyet esastır. Bu akla ve bana göre: Gültekin Çizgenin de bulunmadığı bir “Fotograf Müzesi” tabiî ki; eksik bir müzedir. Şimdi o “Fotograf Müzesi” yetkililerine soruyor ve cevap bekliyorum. O müzede ve Dünya çapında başarılara imza atmış, benim bilmediğim, daha başarılı bir fotografçı ya da daha mükemmel bir multimedyator mü var?!. Da bana yer yok!..
Haydar Volkan
Çiftehavızlar:21.Aralık.2011
Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız.