Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Kasım '12

 
Kategori
Anılar
 

Öğretmenliğimin buruk anıları

Öğretmenliğimin buruk anıları
 

Kozluk ilçesi’nin Samanyolu köyündeyim.

Okul yolun üst tarafında yer almakta. Diyarbakır’ı Batman’a bağlayan yol, karınca yolu gibi çalışmakta. Araçların geçmediği hiçbir vakit yok. O yıllarda, Kozluk İlçesi, Siirt İline bağlı.

Atandığım okula, yoldan geçen herkes geliyor.

Başını yukarı tarafa çeviren her yetkili; ”Aha bir okul.  Varayım neylemekte bakalım muallim” demekte. Her gün çat kapı. Milletvekilleri bile geldi.

Dağ köylerinden gelen müfettişler, uğrayıp yorgunluk çayı içiyorlar. Ankara’dan yöreye gelmiş bir bakanlık yetkilisi, gelip halimizi soruyor öylesine.

Soran çok, çare bulan yok derdimize.

“Çare yok” diyorum.

Okulun tuvaletleri bozuk. Çamlar kırık. Şebeke suyu yok. Eşekle ya da el arabasıyla suyu, yolun altındaki Batman Çayı yatağından getiriyoruz. Yağmur yağınca da, çatıdan gelen suları leğenlerde topluyoruz. Köyün kadınları, omuzlarıyla su taşımaktan perişan oluyorlar.

Zor bir iş bizimkisi.

Okula gittiğim ilk günlerde havalar sıcaktı. Hiç sorun yoktu.(Su dışında) Kasım ayından sonra yağmurlar yağmaya başladı, yağmur suları, sınıfın içinde. sınıf oldu bir  yüzme havuzu.. bir baktım yukarı, bizim okulun çatısı, ha var ha yok.  Köyden yardım edecek kimse bulamadım. Herkes kendi derdinde. Çatı ustası olmak, bana kaldı.

İkili öğretim yapıyoruz. Bir gün öğleden sonra, çıktım çatıya, kontrol ettim çatının akan yerlerini, tespit ettim. Akıntıyı durduracak malzemeler tedarik edip, çatıya tekrar çıktım. Tamir işine başladım. Kendimi işe kaptırmışım. Bir otomobil sesi duydum. Arkama bakınca, okulun önünde, bir siyah aracın durduğunu gördüm. Siyah plakalı. “Resmi hizmete mahsustur” yazmakta yan kapısında.

İçinden inen muhteremler, çatıya doğru bakıp, bir şey söylemeden girdiler okulun içine.  Bende basakları titreyen merdivenden inmeye çalışırken, birisi “sizi müdür çağırıyor” dedi yerden yukarı. İndim merdivenden, girdim okulun içine. Sınıftaki misafirlere “hoş geldiniz” dememe fırsat bile vermediler.  Müdür olduğunu zannettiğim şahıs, bana doğru eliyle “yallah” işareti yaparken  “Git! Git! gitttttt! Kravatını takta gel! Ne bu böyle kot pantolon… “diye bağırırken, ben dondum kaldım.

Anlayışa bak! Çatıya tamir için kravatlı mı çıkmak gerekiyor?

Kot pantolon olunca ayakta, çatı onarımı olmaz mı?

Ben müdür olacak o kişiden ”kolay gelsin” diye bir söz beklerdim.

Birilerinin “Neye ihtiyacınız var?” diye sormasını beklerdim.

“Bir tebessüm” beklerdim.

“Kuru bir teşekkür” beklerdim.

Ceketinin önü açık kendini müdür zanneden birisinin, ardındaki ceketlerinin önleri düğmeli insanların olduğu kişilerin karşısında, genç bir öğretmen olarak öylece kalakalmıştım.

Beni çatıya çıkaran merdiven…

Ayağımdaki kot pantolon…

Askıya astığım o zaman ki kravatım…

Karyola ütüsü yaptığım pantolonum…

Elimdeki keser…

Çatıdaki çivi deliklerini tıkayan lastik parçaları…

O köydeki öğrencilerim…

Sizlere selam olsun.

**

Okulda soba yok.

Köylüler bize bir soba bulmuyorlar. Para olmadığından değil, ilgisizlikten. Pamuk toplama zamanı gelmişti. Köyde pamuk ekenler, pamuk toplayacak insan bulamamakta. Biz gezi planı yaptım. 135 öğrenci var. Başlarında bir benim, tek öğretmen. Tarla sahibi ile anlaştık. Çocukları pamuk toplamaya götürdüm. Köylü çocukları her işe alışık.  Pamukları kilo hesabı topladık. Başlarında ben işçi kâhyası.

Çocuklar oyun oynar gibi, pamuk topladılar. Tarla sahibi toplanan pamuğun parasını bana verdi. Gittim Batman’a, güzel bir soba aldım. Getirip sınıfa kurdum sobayı.

Soba var. Bu defa odun yok. Çocuklar okula gelirken yanabilecek ne bulurlarsa getiriyorlar. Lastik pabuç, taksi lastiği… Pamuk dalları…

Bazen hiç odun olmayınca, bir otomobil lastiğini kesip sobaya atıyoruz. Soba, lastiğin hızlı yanışından kıpkırmızı oluyor. Lastik bitiyor, sınıfın ısınması da kesiliyor. İdare edip gidiyoruz.

Bir gün okula müfettiş geldi.

Odun yok. Soba sönmüş. Misafire ayıp olmasın dedik. Masamın çekmecesinden çıkardım “Mustafa Sıtkı” çakısını. Müfettiş görünce çakıyı “Çek! Çek! ben korkarım böyle şeylerden “ diye söylendi. Kızdı da bize.

Bende “Müfettiş Bey, bu çakı olmazsa ben lastikleri kesemem. Sınıfı da ısıtamam” dedim. Nihayet anladı müfettiş, odunumuz olmadığını.

Müfettiş Bey, bir çakıdan korktu, ilk defa geldiği köyün okulunda. Hem de gündüz vakti.

Müfettiş kızacak başka bir şeyler de buldu mu? Bilmiyorum.

Müfettiş bizlerden bir şeyler öğrendi mi acaba? Onu da bilmiyorum.

Terör olayları içinde, ben on yıl çalıştım.

“Benim derdim, neydi acaba?”

Mustafa Sıtkı çakısı mı?

Çocukların giysileri, yırtık pabuçları mı?

Acı gülüşlerinin bitmesi mi çocukların?

Olmayan soba mı?

Olmayan yakacak mı?

Karenin çevresi mi?

Üçgenin kenarları mı?

Amazonun suyu mu?

Ne?

**

O yıllar 1980 ile 1985 arası.

 O müdürün, müfettişin yüzünü hatırlamıyorum.

O çocukları, öğrencilerimi hatırlıyorum. Yüzlerindeki gülüşlerine kadar hem de.

Önemli olan; ”hatırda kalacak bir şeyler yapmalı.”

 
Toplam blog
: 420
: 1641
Kayıt tarihi
: 19.12.08
 
 

1957 Çanakkale/Yenice doğumluyum. Öykü ,deneme, şiir yazarım. Yazdığım bir çok şiirin bestesini d..