- Kategori
- Siyaset
Ölümü sevmek, barışa küfretmek!

ÖLÜMÜ SEVMEK, BARIŞ’A KÜFRETMEK!
Benim de takipçisi olduğum Elif Şafak bugün “twitter” hesabında belki de günümüze uyarlanabilecek muhteşem bir söz paylaşmış.
Sözün sahibi Büyük düşünür Halikarnaslı Heredot, o çarpıcı sözünde aynen şöyle diyor : ”Barış zamanında oğullar babalarını gömer, savaş zamanlarında ise babalar oğullarını !”
Yaşamın bu topraklarda ölümle bu denli kısa mesafede durduğu , dün düşünüp; tahammül dahi edemediğimiz, acıların artık kanıksanmış bir alınyazısıymış gibi yüreklere taş basa basa kabul gördüğü bugünlerimiz için bu çok anlamlı, çok isabetli bir söz bir bakıma.
Barış’ın savaşa diz çökmek üzere olduğu, silahların ve ölümün esir aldığı coğrafyamızda acıların bitmek bilmez bir kısırdöngüye dönüştüğü ve son 30 yılda 50 bin annenin, 50 bin babanın,50 bin evladı nı toprağın bağrına isyan ve gözyaşı ile gömdüğü bu topraklar için telafuz edilmiş bir hakikat vesikası gibi duruyor karşımızda bu veciz söz!
Büyük ölümler, büyük acılar, büyük yıkımlar ve büyük sosyo-ekonomik çalkantılara sebep olmuş bir travmanın küçük bir analizini biraz ironik, biraz vicdan sızısı ile dillendirmek, aslında bu topraklarda bu ülkeyi ve bu ülkeye ait ne varsa pazarlıksız ve ön koşulsuz seven bir yurttaş bilinci ile dile getirilmiş çok insani bir demece yoğunlaştık tüm ülke kamuoyu olarak.
Diyarbakır’ın çiçeği burnundaki emniyet müdürü Recep Güven’in yüzündeki hüzünlü ifadeyi dilinin tercümesine tanıklık ettik hep beraber.
“bu ülkede ölen teröristlere eğer ağlamıyorsanız insan değilsiniz…” diyordu ve devamında “önce vatan değil, önce insan diyoruz, insan yoksa vatan da olmaz…” diye devam ediyordu bu hüzünlü emniyet müdürü.
Aslında hüzünlerimizin tercümanlığını yapmıştı bir bakıma Recep Güven, bitmek bilmez acılarımızın, bize bu acıları yaşatan hakikatlerin sözcülüğünü yapmıştı.
Ölüme kim sevinebilir ki, düşüncesi, uyruğu ve coğrafyası ne olursa olsun bir insanın ölümüne sevinmek ne kadar kabul edilebilir, ne kadar hoş görülebilir ki diyordu Recep Güven tüm iyi niyeti, tüm insani hisleri ile.
Oysa nerden bilebilirdi Recep Güven bu ülke de ölümün önüne geçmenin bir büyük günah, bir ağır suçmuş gibi kabul gördüğünü ; büyük ısrar ve inatla otoritenin babaların oğullarını gömme isteminin bir “yasa” kadar güçlü olduğunu.
Peş peşe cellatlar giyotinleri biledi, bu haddini bilmez (!) emniyet müdürünün kellesini alma heyecan sardı ölü sevicilerin yüreğinde.
Vatanseverliğin, milliyetçiliğin ve ulusalcılığın ölüm kuşandığı bu coğrafyada “barış, kardeşlik ve hürriyet” istemleri ihanet’le eş değer görülürken bu ne cürretti, insan yaşamının kutsallığı ve önceliğini savunmak nasıl kabul edilebilirdi ki? Etmediler zaten, en ağır, en acımasız suçlama ve ithamlarla karşı karşıya geldi Recep Güven.
“Sen teröristleri yaşatıp kazanma gayretine gireceğine daha çok terörist öldür, daha çok anne ağlasın, daha çok baba çocuklarını gömsün, senin görevin yaşatmak ve kazanmak değil, senin görevin öldürmek öldürmek ve durmadan öldürmek “ iken böyle marjinal olmanın ne alemi vardı ?
Böyle işte bizim öykümüz, bu ülkenin acıklı hikayesi bu !
Ama inadına sevmeyeceğiz ölümü, barışı, kardeşliği savunacağız, bu ülkenin babalarının çocuklarını toprağa gömmesine karşı bu bizim en büyük zorunluluğumuz, eğer seviyorsak bu ülkeyi!