On beşinci mektup / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ağustos '10

 
Kategori
Deneme
 

On beşinci mektup

Ankara, Kasım 2001

Recai merhaba,

Soğuk bir Ankara, ışıksız, loş...

Soğuk sözcüğü bütün anlamları içeriyor burada...

İnsanın insana yabancılaşması, kendine yabancılaşması, bütün çevreye, dünyaya, hayata yabancılaşması giderek…

Sevgi, saygı, acıma, koruma, yardımlaşma duygularını yitirme. Paylaşmayı, acıları bu yolla taşınır kılmayı, sevinçleri çoğaltmayı unutmak...

Bu yüzden az gelişmiş bir toplumuz belki de; kalkınamamış, geri kalmış. Ağlayamayan, gülemeyen; ne kendisinin ne diğer insanların duygu ve düşüncelerinin farkında olan bireyler topluluğuyla nereye gidilebilir ki?...

Haberlere bakıyorum, ürkütücü... Polis izin günlerinde kap-kaççılık yapıyor. Bir görevli yakın takibe aldığı dul bayana önce kabarık bir elektrik faturası gönderiyor, sonra onu evinde ziyaret edip tenini okşayarak bu borcun önemli olmadığını, bunu kendisinin halledebileceğini söylüyor.

Bir genç kız cep telefonuna eski sevgilisinin gönderdiği taciz mesajlarıyla ilgili olarak savcılığa başvuruyor, savcının canlı tacizi alımlı genç kıza yazılı mesajların tedirginliğini bir çırpıda unutturuyor.

Büyük kentlerin birinde, İstanbul’da bir genç kız kiralık ev arıyor, yaşlı ev sahibi fıkır fıkır bulduğu kiracı adayına paranın önemli olmadığını söylüyor, para gerçekten önemli değil, genç kıza evinin kapılarını açan yaşlı adam istiyor ki genç kız da ona kalbinin, sonra odasının kapılarını açsın. Olmuyor, bu anlaşma gerçekleşmiyor. “Koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasa...”

Felsefe başka, kültür başka, beklentiler başka... Bir adım ötede felsefe yok, kültür yok, dünümüz-yarınımız yok, anlık yaşıyoruz; olanlarsa anlık çıkar çatışmaları belki de. Ne söylenebilir başka?...

Okumayan-yazmayan bir toplum. Resim-fotoğraf- heykel sergilerini hatırlayan var mı? Tiyatro, opera, bale? Klasik müzik, senfoni orkestraları, caz, yöre müzikleri, bölgelerimiz türkülerimiz? Tanrı aşkına bunlar nasıl sorular böyle?...

Peki, bunlar cevapsız sorular olsun, çatışmayalım...

Eğitim fakülteleri, fen fakülteleri, dil tarih coğrafya fakülteleri vb.leri. Edirne’den Van’a, Trabzon’dan Antalya’ya ülkemizin hemen her yanında üniversiteler, bunlara bağlı fakülteler, yüksekokullar var. Yarınlarımızın güvencesi gençlerimiz bu çağdaş öğrenim kurumlarında, tarih, coğrafya, dil-edebiyat, felsefe, çevre, fizik, kimya, biyoloji, hukuk, uluslar arası ilişkiler, pedagoji, resim, müzik, beden eğitimi, halkla ilişkiler, sinema, radyo-televizyon ve daha başka alanlarda öğrenim görüyorlar. Bir de ilahiyat fakülteleri var, giderek alternatif eğitim fakültelerine dönüşen…

Bu okullarla ilgili Dr. Niyazi Altunya’nın değerlendirmesi ilginç: Bu fakülteler din ve ahlak öğretmenliği yanında özellikle felsefe, edebiyat, tarih, sosyal bilgiler, vatandaşlık, demokrasi, insan hakları ve sınıf öğretmenliği gibi alanlara da el atmışlardır…

İlahiyat Fakültesi mezunlarının iş bulmasına, din ve ahlak öğretmeni olarak çalışmasına kimse karşı çıkmıyor, çıkmamalı da. Ne var ki, alanları dışındaki derslere girmelerini olağan karşılamak da mümkün değil. Ben ilahiyat mezunu olsam, felsefe, edebiyat, tarih, demokrasi gibi değişik alanlardaki derslere girmeye zorlanırsam, silah zoruyla filan, bir adım atmam, eşikte dururum…

Öğretmenler, özel öğrenim gören, önemli görevler yapan, yıllardan beri emeğinin karşılığını alamayan kamu görevlileri. Peki, öğretmenler adaletli bir biçimde yer değiştirebiliyor mu?...

Ne yazık ki hayır. Öğretmenler, ne ilk atamalarında, ne de sonraki yer değiştirmelerinde adaletli davranıldığına inanıyor. Bir rüzgâr eser hani sonbaharda, alır yaprakları götürür bırakır bir yerlere. Bir yerlerde yaprak az olur, bir yerlerdeyse çok...

Öğretmenlere bakıyorum, kırsal kesimde, köylerde az, büyük kentlerde, özellikle, Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı gibi merkez teşkilatlarında tam bir örgütlenme, aşırı istihdam var...

Nedense 1920’li yılları hatırlıyorum burada. Heyeti İlmiye Toplantıları, Program Heyeti, Telif ve Tercüme Bürosu, derken 1926 yılında Maarif Vekâletinin bütün işlerini tek merkezden yürütmek üzere, Maarifin Genel Kurmayı olması hedeflenen Milli Talim ve Terbiye Dairesi kurulur.

Maarif Vekâletinin adı Milli Eğitim Bakanlığı olarak değişince, bu kurulun adı da Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı olur. 1926’dan 2001’e, Talim Terbiye Kurulunun kuruluşundan bugüne 75 yıl geçmiş.

Bu kurumun kurulması için o günlerde öylesine çaba gösteren Mustafa Kemal ve Mustafa Necati, Milli Eğitimin, Öğretici Filmler Merkezinin, Talim ve Terbiye Kurulunun bugünkü durumunu görseler ne yaparlar acaba?...

“Bir bilim adamının kitabı, ömründe değil kitap, mektup bile yazmamış, meslektaşlarımız tarafından incelenebilmekte ve kabulüne ya da reddine karar verilebilmektedir. Bu yüzden piyasa çok iyi örnekler yanında, bilgi yanlışları ile sakatlanmış, kitap denilmeyecek “ders kitapları” ile dolmuştur. (Dr.Niyazi Altunya, Öğretmenlerin Sendikası, s. 22–23, Düzgün Yayıncılık, İstanbul, 2000)

Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre, Mustafa Kemal, yakın çalışma arkadaşlarından Maarif Vekili Mustafa Necati’nin öldüğü haberini alınca gözyaşlarına engel olamamış, ağlamış...

Mustafa Kemal bugünkü durumumuzu görse, bir kez daha mı ağlardı? Kim bilir?... Epey ağlayan olurdu belki de...

Hep haberleşmek, daha güzel günlerde görüşmek üzere...

Fuat OVAT

 
Toplam blog
: 54
: 877
Kayıt tarihi
: 30.06.10
 
 

Kamu yönetimi alanında yüksek lisans yaptım. İletişim, medya sektöründe çalışıyorum... Yazmayı se..