- Kategori
- Siyaset
Önder Sav Erbakan'ın keline çare buldu ama kendisi kel kaldı!

Sav aktif siyasette 50 yılını geride bıraktı...
50 yıl insan hayatında çok uzun bir süre... Demem o ki; tecrübeyse bundan daha büyük bir tecrübe olamaz...
Tabii ki tecrübenin önemini ve gerçekliliğini yadsıyamayız. Ama her yaşadığımız günde karşımıza çıkan yeni durumlar, "her şeyi biliyorum artık" böbürlenmesinde bizleri sükutu hayale uğratan hala bilmediğimiz ve yeni öğrendiğimiz bazı basit gerçekler ya da 50 yıldır doğru bildiğimiz ama gerçekte doğru olmayan bilgiler...
Ünlü Filozof Sokrates'in dediği gibi: Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.
Tesadüfen şahit olduğum ve "Kendini yalanlayan meslek: Doktorluk" başlıklı bir bloğumla anlattığım olayda bir göz doktoru profesörün kendi meslektaşına, "Dünyanın en yalancı insanları doktorlardır" demesi beni çok etkilemişti. Bir göz dokturunun bulduğu ve 17 yıl boyunca kullandığı, artık tüm dünyada da vazgeçilmez bir ilaç olarak kullanılmakta olan bir göz damlasının aslında zararlı olduğu bizzat göz damlasını bulan doktor tarafından açıklanmıştı. Dünyanın en yalancı insanlarının doktorlar olduğunu söyleyen göz doktoru bu olayı örnek göstererek sözlerinin sonunda: "17 yıl önce bu damlayı, sadece bulan doktor kullanıyordu, dünya kullanmıyordu, şimdi dünya kullanıyor, ama o doktor kullanmıyor!" demişti.
Bu durum pozitif ilimlerde böyle de sosyal ilimlerde farklı mı? Tabii ki değil. Deneyin mümkün olmadığı, sadece gözleme dayanan sosyal olaylar, çok çeşitli hatta birbirine tamamen zıt etmenlerin birarada bulunması sebebiyle çok daha komplikedir. Canlı doğasında kendini koruma güdüsü olarak doğuştan var olan savunma mekanizmalarının yansımaları olarak, dünyanın merkezinde kendisinin olması, sadece kendi doğrularının doğru olması, kendi menfaatleri için başkalarına kuyular kazması, tuzaklar kurması, kalleşlikler, adam satmalar, ihanetler ve de nankörlükler... Üstelik bütün bu duygular gizli kapaklı saklı duygular. Sadece tezahürlerini görebiliyoruz. Yani iş işten geçtikten sonra...
Hele de bu, en yakın arkadaşlarının başlarına basarak ancak yükselmenin söz konusu olabileceği siyaset söz konusu olursa bu tezahürleri çok daha baskın bir şekilde görebiliriz, yaşayabiliriz.
Bu nedenledir ki; "benim hayatım siyasette geçti, ben çok tecrübe kazandım, ben piştim, olgunlaştım" lafları olsa olsa cahil cesaretidir.
Bütün bu girişi kim için yaptım? Başlığımdan da anlaşılacağı gibi tabii ki Sav için. Ama Sav siyasi tecrübesinin yanında aynı zamanda bakanlık, Ankara Barosu Başkanlığı ve TBB Başkanlığı yapabilecek kadar çok deneyimli ve başarılı bir hukukçu, aklı başında uyanık bir kişi...
Olsun, ne demişler: Çok bilen çok yanılır...
Sav'ın şu anda iç dünyasında yaşamakta olduğu duygusal fırtınaları ve hepsinden önemlisi pişmanlıkları çok iyi tahmin edebiliyorum. Pişmanlık demek, eşittir yanılmak demektir. Demek ki bunca brikimine, bunca siyasi tecrübesine rağmen Sav hayatının hatasını ve yanılmasını yapmıştır...
Oysa Sav, bundan sadece 5 ay önce, 40 yıllık kader arkadaşının en zor günlerini yaşadığı, yaralı bir kurt olarak en zayıf olduğu ve yıkıldığı bir zamanında ona bir tekme de kendisi vurmuş, onun yıkılmışlığını fırsata döndürerek kendisine bir zafer efsanesi yaratmıştı.
Hatırlayın lütfen; o günlerde nasıl da Kılıçdaroğlu'yla sarmaş dolaş, adeta zafer kutlayan gülen yüzler yansımıştı kameralara. Ve herkes, Sav'ın CHP'deki gizli kalmış gerçek ve sarsılmaz iktidarını konuşmaktaydı. Saadet Partisi'ndeki iktidar savaşında kaybeden taraftaki Erbakan bile güvendiği adamı Şevket Kazan'ı ona göndermiş ve derdine derman olmasını istemişti. O da, 12 Eylül referandumunda "evet" oyu vereceğini açıklayan Kurtulmuş'a karşı Erbakan'a elinden gelen bütün taktik yardımı yapmıştı. Onun taktikleri sayesindedir ki; Erbakan kaybettiği savaşı kazandı!
Ama bu, Sav'ın kendi olayında yanılmadığı anlamına gelmiyordu... Sav da, toplum da yanılmıştı... Oysa Sav'ın olayıyla ilgili esas gerçekler çok daha farklıydı ve bambaşkaydı. Fitili ateşlenen sosyal olayların hesaplanamayan olaylara ve sonuçlara sebep olabileceği öngörülememişti.
Evet, siyasetteki 40 yıllık kader arkadaşı Baykal, partideki hegemonyasını kullanıp tüzüğü değiştirerek onun genel sekreterlik yetkilerini tırpanlamaya kalkışmıştı. Belli etmese de içten içe Baykal'a kırgındı. Kendisinin tasfiye edildiği duygusunu yaşamaktaydı. O halde Baykal'a kurulan kaset komplosundan yararlanarak Baykal'ı tasfiye etmek ve onun hegemonyasını da, sıfatsız da olsa, teslim almak cazip olabilirdi.
Kendisinin genel başkanlığının toplumca tasvip edilmeyeceğinin, dolayısıyla mümkün olmadığının farkındaydı. O halde kendisine bir "kapıkulu" gerekiyordu. Kim olabilirdi? "Baykal'dan bir şey olmaz, Baykal'la seçim kazanılamaz" diyen toplumdaki ve medyadaki etkin bir kesim uzun bir süredir Kılıçdaroğlu'nun liderliğini dillendirmekteydi. Bilinçli ve çok başarılı bir şekilde organize edilen Star tv. duelloları ve İstanmbul BBB adaylığındaki başarıları Kılıçdaroğlu konusunda toplumda da çok önemli bir beklenti ve talep oluşturmuştu. Üstelik toplumdan "Kılıçdaroğlu Başkan" sloganları yükseldikçe o, hemen ekranlara çıkıyor ve "CHP'de liderlik sorunu yoktur" açıklamasını yapıyordu. Baykal'a çok sadıktı.
Kılıçdaroğlu hem toplumdan talep ediliyordu hem de çok sadıktı. Bundan iyi "kapıkulu" olamazdı. Sav, kurultay öncesi CHP yönetiminin "Liderliğe aday kim olursa bilin ki hain odur" açıklamasını yaptığı sıralarda Kılıçdaroğlu'yla gizli gizli görüştü ve onunla "kapıkululuk" pardon liderlik konusunda anlaştı.
Sav, 50 yıllık siyaset yaşamında birçok kalleşliklere, arkadan hançerlemelere şahit olmuştu. Kılıçdaroğlu'ndan hiç mi şüphelenmedi? Bence şüphelendi, ama o, teşkilatından çok emindi ve teşkilatına güvenerek yola çıktı.
İşte Sav ölümcül hatasını burada yaptı. Aynı teşkilat Baykal için de göz yaşları dökmüş, ölüm oruçları tutmuştular, ama ertesi günü unutmuştular.
Sav bunu düşünemedi. Baykal'ı unutan teşkilatın kendisini de unutabileceğini, Baykal'a kazık atan Kılıçdaroğlu'nun kendisine de kazık atabileceğini öngöremedi...
"Ertesi günü" Kılıçdaroğlu'nun lider olduğu gündü. Kılıçdaroğlu kapıkulluğu yaptığı sırada sıradan bir milletvekiliydi, onun CHP'den milletvekili seçilmesi ve CHP'liliğini sürdürebilmesi onların iki dudakları arasındaydı. Ne pahasına olursa olsun harcayabilrlerdi onu. Yani o dönemde "kapıkululuk" yapmak gerekiyordu. Oysa o, şimdi genel başkandı.
Genel başkandı partiye seçim kazandıracak olan. Bu da iktidar ve yüksek makam özlemiyle yanıp tutuşmakta olan teşkilat üyelerinin rüyalarını gerçekleştirmek demekti. O halde lidere yakın olmak ve ona yanaşmak gerekirdi.
Ayrıca Türk toplumundaki liderlik taassubu ve siyasi partiler kanununun ve parti tüzüğünün lidere verdiği yetkiler de zaten lideri süreç içerisinde güçlü pozisyona getirecekti.
Kılıçdaroğlu çok bilinçli ve sabırlı bir şekilde bu sürecin geçmesini bekledi. Ayağını düz basınca da ayak bağı olarak gördüğü Sav'a tekmesini yapıştırdı. Çünkü CHP'de Sav güçlü bir şekilde durduğu sürece hiçbir zaman gerçek bir lider olamayacaktı.
Sav'ın tek güvenç kaynağı olan teşkilatı, Baykal komplosuyla beraber, ne 180 derecelik dönüşler, ne zık-zaklar, ne dansözlükler yapmışlardı...
İstanbul'da Gürsel Tekin'le kenetlenmiş, etle tırnak olmuş İstanbul teşkilatı bir gecede nasıl da Gürsel Tekin'i satmışlardı! Şimdi de Berhan Şimşek'i satıyorlar ve yeniden "Gürsel Tekin" diyorlar!
Sav, bunları görmedi, görmezden geldi. Belki de görmezden gelmek işine geldi. Ve kaybetti...
Erbakan'ın keline çare buldu ama; kendisi kel kaldı...
O şimdi kendi ihanetini ve kendisine yapılan ihaneti birlikte yaşıyor... Muhtemeldir ki en çok istediği, Baykal'ın onu affetmesidir. Baykal'ın desteğiyle Kılıçdaroğlu'ndan intikam alabileceğinin çok farkında olmalıdır.
Bugün için Baykal Kılıçdaroğlu'ndan yanadır. Yarın ne olur hiç kimse bilemez.
Zira siyasette 24 saat bile çok uzun bir süredir.
İlk gün Kılıçdaroğlu'na rest çeken, ona kılıç sallayan Sav, bugün uslu uslu görevini ve makamını Süheyl Batum'a teslim etti.
Sav'ın devir-teslim töreninde özellikle Baykal'a teşekkür etmesi çok manidardı ve benim söylediğim ihtimali desteklemektedir.